"Yıkıldı cihanın bir yanı"

06.12.2019
Dr. Mehmet SILAY

"Yıkıldı cihanın bir yanı"  / Dr. Mehmet SILAY

 

İçerde Peygamber aşığı bir ilim adamı vardı. Mevdudi‘nin ve İkbal‘in hemşehrisi Haydarabadlı Muhammed Hamidullah !

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi‘ne henüz kaydımı yaptırmıştım fakat Cağaloğlu‘nda işçi olarak çalıştığım Yağmur Yayıneviyle de bağlantım kesilmemişti. İkindi serinliğinde gelen iki Tanrı misafiriyle salon aydınlanıverdi. Onu ilk defa ve yakından görmenin mutluluğunu ve heyecanını yaşıyordum. Yağmur Yayınevi‘nin kurucusu ve sahibi İsmail bey, onları nezaketle karşılamıştı. Ismarlanan çayları masanın üzerine usulca bırakıyordum.

Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşlarını yazarken yalnız kütüphanelere kapanıp, kaynak araştırmaları yaparak ve retrospektif çalışmalarla yetinmemiş. İnceleme konusunu güncelleştirmiş ve olayın yaşandığı coğrafyaları adım adım dolaşmış.  Savaş sanki bugün cereyan etmiş gibi, Bedir Kuyularıyla Mekke arasında ve merkep sırtında defalarca gidip gelmiş. Çarpık yapılaşmaları görmemezlikten gelerek, yamaçları, meydanı ve Bedir kuyularının etrafını tekrar incelemiş. Hayber kayalıklarında Haydar-ı Kerrar kesilmiş ve Uhud tepelerini böğründen yaralı Seyyid-i Şüheda Hamza gibi mahzun ve inkisar  dolaşmış.

Aramızda ince bir sunta var. Anadolu‘dan gelen siparişleri karşılıyorum. Poşetlere yerleştirdiğim kitapların dışına da adres etiketlerini usulca  yapıştırıyorum.

Ziyaret kısa sürüyor. İlim adamının tavırlarında güven var, ciddiyet var. Önceden kalkıp kapıları açıyorum.

-Allah‘a ısmarladık!

-Güle güle efendim, Allah‘a emanet olun!

Çakmak bakışlarıyla yine göz göze geliyoruz. Onları uğurlamak düşüyor nasibimize.

Aynı hafta Ona Veznecilerde rastlıyorum. Yol ortasına düşmüş iri bir tuğla kırığını, görmeden üzerine basan  bir insana zarar vermesin diye, eliyle eğilip alıyor ve kaldırımın arkasına atıyordu.

Zaman hızla akıyor, değişen mevsimlerle köprünün altından çok sular geçiyor.

Koltuğumun altında bütünlemeye kaldığım Biyokimya kitabıyla, Beyazıt Meydanından Devlet Kütüphanesine doğru yürüyorum. Bu imtihanı da atlatırsam klinik başlayacak.

Emin Işık beyin sesiyle geriye dönüyorum.

-Memet, gel buraya!

-Buyur abi!

İşi çok acele. Merhabalaşmaya, hal-hatır sormaya bile vakti yok.

-Hamidullah hoca bugün Edebiyat Fakültesinde halka açık ‘Dinler Tarihi‘ dersine başladı. Bak, haber  vermedi deme!

-Hemen geliyorum!

Koşar adım merdivenleri çıkıp Anfiye dalıyor ve sessizce yerimizi alıyoruz. Ders henüz başlamış ve sıralarda öğrenciden çok sade vatandaşlar ve meraklılar var. Yine Fransızca‘dan simultan tercümeyi Salih Tuğ bey yapıyor.

"- Dinler tarihi insanlığın ortak tarihidir...Kur‘an-ı Kerim‘de sembolik bir üslup egemen. Bir kelime veya kısa bir Ayet-i kerimeyle insanlık tarihine damgasını vuran bir olay örnek olarak anlatılır..."

Sonra ancak kendi işiteceği tonda ve nefes alırcasına bir besmele çekiyor.

"-Vattini  Vazzeytuni...Va Turu Sinine...

"Andolsun incire ve zeytine... Ve Sina dağına ve emin beldeye..." Sureyi ayet ayet okuyup, açıklamaya başlıyor.

İncir ağacının gölgesinde tefekkür halindeyken Cebrail vasıtasıyla Buda‘ya vahyin geldiği bütün Hind menkıbelerinde ve Buda‘yla ilgili biyografik eserlerde vurgulanır.

Geçen sene İnsani Yardım Vakfı‘nın Kandehar‘daki mayın kurbanı mülteci ve muhacirlere tıbbi yardım programında görev alarak Pakistan‘a gitmiştim. Kısa bir süre İslamabad‘da beklemem gerekiyordu. Bölge uzmanı Ahmet Nedim Han‘la birlikte, günübirliğine Buda‘nın bir şehzade olarak doğup yaşadığı ve mesajlarıyla halkı eğittiği Taxilla‘ya direksiyon kırdık.

Yeşilin baş döndürücü tonları içinde ve el değmemiş cennet misal, bakir bir tabiatla kuşatılmıştık. Konak azmanı, devasa milli müzenin tıka-basa, çeşitli boy ve renkte mask-heykel ve büstlerle puthaneye dönüştüğünü esefle gördük. Tepede bağdaş kurup semirmiş temsili Buda heykelleriyle bezenmiş görkemli bir tapınak.

Tapınağa tırmanırken masmavi akan çay boyunca incir ağaçları, zeytin ve rengarenk zakkumlarla kendimi Hatay sahillerinde hissettim. Parlak güneş altında, karakteristik flora ve faunasıyla Taxilla‘da  tam anlamıyla Akdeniz iklimi egemendi.

Keşmir cennetine doğru yükselen yaylada, Everest eteklerindeki incir bahçelerine Hamidullah‘ın nazarıyla bakmaya çalıştık. Görkemli tapınaklar, müzeler, yalnız heykel üreten imalathaneler ve iri gövdeli, geniş yapraklı Buda sembolü ağaçlar.

Avrupa Konseyi‘nde görevliyken gittiğimiz Paris‘te ve Sultan Abdülmecid‘in desteğiyle yapılan Arap Camii‘nde bir Cuma namazını aynı safta kılmıştık. Hâlâ dinçti fakat biraz daha yaşlanmıştı. Zarif revakların altında toplanan Cezayirli mü‘minler Hamidullah‘ı işaret ederek, binlerce Fransız kökenli Hıristıyanın "İslâm Peygamberini" okuyarak Müslüman olduklarını anlattılar.

Nihayet geçen sene Teksas‘ta konuştuğumuz Hamidullah‘ın en vefalı öğrencilerinden Merve hanımefendinin babası ve Dallas Camii imamı Prof. Yusuf Ziya Kavakçı  "...Yakınlarını dahi tanıyamıyacak kadar yaşlandı hoca! diyor. Hayırlı akıbeti bekleyip, Hakka yürüyeceği günü gözler olduk artık. Lakin O, eserleri ve Habibullah aşkıyla aramızda Yevm-i Kıyamete kadar yaşayacak!"

Alimin ölümü Alemin ölümüydü. Bir ilim adamının vefatı insanlığın ortak kaybıydı.

Yoğun kar yağışıyla Türkiye‘nin tamamı karakışa teslim olduğu günlerde, Dallas‘tan  beklenen acı haber geliyor... Onu uzaktan-yakından tanıyanlar, kitaplarını okuyanlar ve adını duyanlar dilhun oldular. Bazı kasaba mescitlerinde bile Gıyabi cenaze namazları kılındı. Ruhu şerifine Fatihalar, Yasinler ve Hatmi şerifler ikram edildi...

Amerika gurbetinde, Hocasını gözyaşları içinde yıkayıp, cenaze namazını kıldırdıktan sonra tüm defin hizmetlerini yerine getiren Yusuf Ziya Beyin duyguları yüreğimizde hazin bir çığlığa dönüşüyordu...

"Eyvah yıkıldı cihanın bir yanı!"

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ