20 Ekim 2019 Pazar •

İktidar ve Mülk Meselesi Üzerine

07.10.2019
Prof. Dr. İbrahim GEZER

İktidar ve Mülk Meselesi Üzerine  / Prof. Dr. İbrahim GEZER

Bir millet kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez. (Rad, 11).

Yaklaşık 2,5 yıl halifelik yapan, 90 yıllık Emeviler döneminin adeta parlayan yıldızı Ömer b. Abdulaziz, Hz. Ömer gibi adaletiyle maruf bir yöneticidir.

Günlerden bir gün ülke şehirlerinden birinin eşrafından bir mektup alır. Mektup halifeye hitaben yazılmıştır: Ey emir-ül müminin epey zamandır, şehrimiz fakir düştü, eşkıya zuhur etti, yollar ve binalar tahrip oldu. Bize beytül maldan (hazine) biraz para göndersen de sorunlarımızı çözsek, şehri yeniden imar etsek! Bunun üzerine Ömer İbn Abdulaziz şöyle bir cevap yazar: Ey filanca şehrin yönetici ve eşrafı… Mektubunuzu okudum ve sorunlarınızı anladım. Ümmetin hazinesinden size ayrılan payı daha önce göndermiştim, bu yüzden size ayrıca para gönderemem ama sorunlarınızı çözme konusunda size tavsiyem ise şudur; şehrinizin etrafını adalet suruyla çevirin ve yollarınızı zulümden arındırın.

Bir bilgenin de dediği gibi “Adalet, kutup yıldızı gibidir, merkezde durur ve bütün evren onun etrafında döner.” Bu yönüyle adalet, tarih boyunca, toplumların dirlik-düzeninin kaynağı olmuştur. Bir ülkede adalet varsa diğer bütün sorunlar katlanılır hale gelebilir, adaletin olmadığı durumda ise hiçbir çare derde deva olamaz.

Bir toplumda huzur ve barışın yolu, toplumun dindar ya da seküler, teist ya da ateist, liberal ya da marksist olmasından ya da sosyolojik kafadan yoksun bazı kimselerin iddia ettiği gibi dinlerden ya da kültürlerden değil, o toplumda iktidar ve mülkün yani siyaset ve ekonominin adaletli paylaşımından geçer. İnsanoğlunun belki de en önemli iki ortak alanı olan iktidar ve mümkün adaletli paylaşılmadığı bir toplumda ne barış ve huzurdan bahsedilebilir ne de kriz, kaos, iç çatışma, şiddet, terör ve darbeden ari kalınabilir. Bu yüzden bizim geleneğimizde “bir devlet küfürle belki ama zulümle abat olmaz” denilmiştir.

İktidar ve mülkü adil paylaşmanın tek yolu; adaletli, çoğulcu ve katılımcı bir siyasal ve ekonomik sistem kurmaktır. Keşke başka yolları da olsaydı, ancak bugünün şartlarında böyle bir sistemi kurabilmek sadece demokratik bir yönetimle mümkün olacaktır. Ta ki daha iyisini icat edinceye kadar… Dünyada demokratik bir yönetime sahip olup da gelişmeyen ya da demokratik bir yönetime sahip olmamasına rağmen gelişen tek bir ülkenin var olmaması bunun açık delilidir.

Demokrasi önerimiz onun kusursuz bir rejim olmasından değil, bugünün şartlarında yukarıda sayılan vasıflara haiz bir yönetsel sistemin en optimal şekliyle ancak onunla mümkün olmasından kaynaklanır. Demokrasi dini, ahlaki, bilimsel ya da estetik bir doğruya değil sadece ve sadece yönetsel bir doğruya tekabül eder. O, sadece doğuya ya da batıya ait olmayıp, neredeyse bütün toplumların tarihinde var olan, doğal toplumların doğal yönetim şeklidir, yani insanlığın ortak birikimidir. O halde kabul edelim ya da etmeyelim, bugünkü şartlarda demokratik bir yönetim inşa etmedikçe ne adalet ve özgürlük, ne katılım ve çoğulculuk ne de eğitim, sağlık, tarım ve sanayi de sürdürebilir bir gelişme mümkün olacaktır. Zira bunların tamamı kamil manada ancak demokratik bir yönetimde karşılık bulabilir. Coğrafyamızla ilgili bir tasavvur geliştirmek isteyen birey ya da cemiyet, herkes kendi önceliğini bu gerçeğe göre belirlemelidir.

Bir ülkedeki yoksulluk, yolsuzluk, terör ve darbe gibi marazlar aslında iktidar ve mülkün adaletsiz paylaşımının kaçınılmaz sonuçlarıdır. Sebepler ortadan kalkmadıkça, sonuçlar değişmeyecektir. Manipülasyon ve illüzyonla sebeplerden çok sonuçlara odaklanmaya alıştırılmış toplumların bu gerçeği görebilmesi pek kolay olmayacaktır.

Toplumda herkesin hukuk önünde eşit olması; etnik, dini, mezhebi vb. farklar gözetmeksizin bireysel, siyasal ve ekonomik haklardan eşit şekilde yararlanması; siyaset, bürokrasi, meslek odası vb. kamu kaynağı kullanılan her alanda görev ve sorumlulukların sınırlı süreli olması; herkesin kamuda ve kamu yönetiminde eşit şekilde yer alabilmesi; tepeden aday dayatmaksızın ya da yüksek seçim barajlarıyla karşı karşıya kalmaksızın insanların eşit şekilde siyasete katılabilmesi; kamuda istihdam, görevlendirme ve atamalarda sadece ve sadece liyakat ve ehliyetin esas alınması; ülkedeki ihalelerin şeffaf ve ilgili herkese açık şekilde yürütülmesi; imar değişikliği vb. uygulamalardan kaynaklanan kentsel rantın birkaç imtiyazlı kişinin elinde toplanmak yerine kamuya aktarılması; ülke gelirlerinin adil paylaşımı; din, düşünce, ifade, basın, seyahat, mülkiyet, bilgiye erişim ve muhalefet etme hak ve özgürlüklerinin anayasal garanti altına alınması; seçimlerin adil, şeffaf ve demokratik bir şekilde yapılması ve iktidar değişiminin barışçıl yollarla gerçekleştirilebilmesi gibi özelliklerin tamamı iktidar ve mülkün adil paylaşımıyla yakından ilgilidir.  

Ülkemizde özellikle son yıllarda iktidar ve mülkün adil paylaşımı konusunda alabildiğine olumsuz bir sürece tanıklık ediyoruz. Yasama–yürütme ve yargı güçlerinin tek elde toplanması; milli iradenin tecelli ettiği meclisin önemli oranda devre dışı bırakılması, yerel meclislerin by pass edilmesi; basının büyük oranda tek merkezden kontrol edilir hale gelmesi; mahkeme kararlarının görmezden gelinmesi; gösteri yürüyüş yapma hakkının geçersiz hale gelmesi; keyfi tutuklamaların yapılması ve tutukluluk sürelerinin adeta bir infaz yöntemine dönüşmesi; kamudan çıkarma, mal varlığına el koyma ve kayyım ataması gibi ağır cezaların bağımsız mahkeme kararları olmaksızın uygulanır hale gelmesi; büyük ihalelerin sürekli belli firmalara verilmesi; on milyonlarca insanın asgari ücrete ve yoksulluk sınırının altında bir yaşama mahkûm edilmesi; ülkenin devasa kaynaklarının faiz lobilerine aktarılması bu adaletsiz ve antidemokratik uygulamalardan sadece bir kaçıdır.

Ne yazık ki sadece ülkemiz değil, dünyamız da her geçen gün daha çok eşitliksiz ve adaletsizlik üreten bir dünya olmaya doğru gidiyor. Dünyada siyaset, ekonomi, eğitim ve daha nice alanda yaşanan adaletsizlikler devasa boyutlara ulaşmış durumda... Politik istikrarı sağlamak için kurulan Birleşmiş Milletler Cemiyeti ile ekonomik istikrarı temin amacıyla oluşturulan IMF gibi yapılar, adaletli bir dünya arayışı yerine başta ABD olmak üzere birkaç imtiyazlı ülkenin çıkarlarını korumaya odaklanmış görünüyor. Maalesef, bu kurumlar bu halleriyle, değil adaletli bir dünya kurmak, tam tersine adaletsizliğin ve eşitsizliğin kaynağına dönüşmüş durumdalar.

Bu konuda yapılan uyarılar, iyileştirme çabaları sonuç vermiyor, insanlar adaletsiz uygulamalardan elem çekmeye devam ediyor. Zalimler, pervasızca zulümlerini sürdürüyorlar. Filistin’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ve daha birçok yerde mazlumların ahı gökleri kaplıyor, çocukların elleri kolları kırılıyor, insanlara işkence ediliyor, hak ve hukukları ayaklar altına alınıyor, evleri yıkılıp ateşe veriliyor, kadınların namuslarına tasallut ediliyor ve milyonlarca insan yerlerinden yurtlarından sürülüyor. Sosyal medya vasıtasıyla da olsa gündeme taşınan bu zulümler maalesef etkili ve yetkili mercilerde bir karşılık bulamıyor. Sadi Şirazi’nin “Dünyanın bütün nehirleri bir araya gelse adalete susamış bir insanın susuzluğunu gidermeye yetmez.” sözünde ifade edildiği gibi hiçbir çaba, hiçbir tedbir adaletsizliğin açtığı yaraları kapamaya yetmiyor ve zalimler zulümlerini bütün pervasızlığıyla devam ettiriyorlar.

Kendi coğrafyamızın durumu daha da içler acısı… Coğrafyamızın neredeyse tamamında antidemokratik, gaspçı ve despotik yönetimler halkların başına bela olmuş durumdalar. Coğrafya insanı yüzlerce yıldır bir türlü, insan onuruna aykırı şahlık, sultanlık ve krallık gibi rejimlerle hesaplaşmanın ve adaletli, çoğulcu ve özgürlükçü yönetimler inşa etmenin bir yolunu bulamıyor. Ülkelerimiz bu sefih rejimler yüzünden aşağılandıkça aşağılanıyor, yenilgiden yenilgiye, bozgundan bozguna sürükleniyor. En büyük marifetleri, halklarını manipüle etmek ve ülke kaynaklarını sonuna kadar sömürmek olan bu rejimler, coğrafyamızdaki eşitsizliğin, adaletsizliğin ve bütün zulümlerin kaynağını oluşturuyor. Bu gerçeğin görülmemesi için coğrafya insanı, sürekli teyakkuzda tutuluyor, manipülasyon, illüzyon ve operasyonlarla şaşkına çevrilerek kendine gelmesi engelleniyor.

Dünya Ekonomik Forum’u tarafından yapılan bir araştırmada, incelenen 38 İslam ülkesinden sadece 11’i kendi ülkesindeki kabiliyetli insanlara iş dünyası ve siyasette nispeten eşit fırsatlar sunabilmektedir. Bu 11 ülke arasında maalesef kendi ülkemiz bulunmuyor.  

Uzunca zamandır coğrafyamız, cemiyetlerin insan yetiştiremediği; entelijansiyanın entelektüel çıkaramadığı; üniversitelerin bilim, meclislerin hukuk, işletmelerin marka üretemediği bir coğrafyadır. En kötüsü ise insan yetiştirme modelimizin çökmüş olmasıdır. Onlarca cemiyet tarafından iyiliği yaymak, kötülükleri azaltmak ve insanlığa örnek olmak amacıyla yetiştirilen yüz binler, hatta milyonların, ne yazık ki, süreçte bir şekilde ideallerimizin tam tersi rejimlerin inşasında birer araca dönüştürüldüklerine şahit oluyoruz.  

Analitik düşünme ve eleştirel yaklaşımdan uzak eğitim çalışmaları bizlere pahalıya mal olmuş görünüyor. Göz yapalım derken kaş çıkarmak gibi bir durumla karşı karşıyayız. Zihinsel inkişaf ve siyasal bilinç kazandırmaktan uzak eğitim yaklaşımları, sebep sonuç ilişkilerini kurabilmemizi engellemek bir yana, adeta insanımızın doğasını bozarak ortalama ülke insanının gerisine düşen tepkiler vermemize yol açıyor. Sözgelimi ülkenin genç, eğitimli ve şehirli kesimleri ülkedeki otoriterleşme eğilimlerine, antidemokratik uygulamalara ve bunları kurumsallaştırmaya çalışan sistem denemelerine karşı daha sağlıklı ve doğru tepkiler verirken, bizim cemiyetlerimiz elinden çıkan aynı özelliklere sahip insanlarımızın benzer farkındalığı ve hassasiyeti gösteremediklerine tanıklık ediyoruz.  

Bütün bunlar eğitim çalışmalarımızın içerik ve önceliklerinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Bu marazları aşacak bir eğitim yaklaşımı, ancak bireysel eğitimde zihinsel gelişimi, toplumsal eğitimde ise siyasal bilinci öncelemekle mümkün olacaktır. Böyle bir eğitim projesi;

  • Hukukun üstünlüğünün önemi
  • Yasama-yürütme ve yargı erklerinin birbirinden bağımsızlığının hayatiyeti
  • Seçme ve seçilme hakkının özgürce kullanımı
  • Şura, istişare, demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğünün önemi
  • Dernek, sendika ve parti olarak örgütlenebilme hakkı
  • Aile, dernek, sendika, parti vb. ortamlarda demokratik ilkelere uyma duyarlılığı
  • Farklılıkları doğal karşılama ve çoğulculuğa açık olma hassasiyeti
  • Sivil toplum ve örgütlülüğün önemi
  • Adalet, liyakat, katılımcılık ve çoğulculuk gibi siyasi değerler hakkında hassasiyet
  • Demokratik ilkelerle çelişen kurtarıcılık, darbecilik, seçkincilik, elitizm, halka rağmencilik, oligarşik denetimcilik ve nepotizme karşı tavır geliştirebilme
  • Eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı çıkabilme ve şiddet içermemek şartıyla eylem yapma hakkı gibi konularda farkındalık kazandırmalıdır.

Ta ki bu eğitimin muhatapları darbelerin neden hep bizim coğrafyalarda vuku bulduğunu; en çok terör örgütünün neden bizim ülkelerde arzı endam ettiğini; tiranların, despotların, şahların ve sultanların neden hep bizim coğrafyayı mesken tuttuğunu; neden gelir dağılımı en bozuk ülkelerin bizim coğrafyalarda ortaya çıktığını; coğrafyamızdaki ülkelerin çoğunun dünyanın en yoksul ülkeleri arasında olmasına rağmen nasıl olup da aynı ülkelerin yöneticilerinin dünyanın en zengin ilk birkaç yüz insanı arasında bulunduğunu; neden dünyanın en yaşlı liderleri tarafından yönetildiklerini ya da neden gelişmiş ülkelerin yöneticileri belli sürelerle değişirken kendi yöneticilerinin ömür boyu kaldıklarını sorgulayabilsinler… ve daha önemlisi iktidar ve mülkün eşit paylaşıldığı bir ülke kurma umudumuz olsun…

Vesselam.

Yorum Ekle
Yorumlar
Vahap Güler

10.10.2019

Tebrikler güzel bir yazı.Kalemine güç diliyorum
Davut

08.10.2019

Yazılarınızı daha sık bekliyoruz... Güzel bir değerlendirme
Vedat Kahyalar

07.10.2019

Çok güzel makale.Tebrik ederim.
Dürümiye / Lezzete Davetiye