25 Ağustos 2019 Pazar •

ORTADOĞU, FIRAT’IN DOĞUSU, SDG VE OLACAKLAR

05.08.2019
Süleyman ARSLANTAŞ

ORTADOĞU, FIRAT’IN DOĞUSU, SDG VE OLACAKLAR / Süleyman ARSLANTAŞ

Ortadoğu genel olarak sorunlu bir coğrafya. Etnik ve inanç temelli farklılıkların yanı sıra, mezhepsel, ekonomik, kültürel farklılıkların da öne çıktığı bir arz parçası. İslam dünyasının her ne kadar uzun asırlar boyu sulh ve sükûn içerisinde olan bir coğrafya olarak tanımlamasına rağmen, uzak, orta ve yakın tarih itibariyle yaşanan olaylar, savaşlar bunun doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Takvimlerin 10 Ekim 680’i gösterdiğinde Hz. Resul’un (a.s) güzide torunu Hz. Hüseyin ile birlikte 72 yaranının bugünkü Irak topraklarında yer alan Kerbela’da şehid edilmeleri ve sonrası adı geçen toprakların tarih boyunca çeşitli savaşlara, huzursuzluklara neden olduğunu ortaya koymaktadır.

İran’ın 11 Şubat 1979’da gerçekleştirdiği İslam devrimi ardından 20 Eylül 1980’de ABD ve müttefiklerinin tahriki ile başlatılan İran-Irak savaşı yüzbinlerce bu ümmetin evlatlarının yok olmasının yanı sıra yeraltı ve yerüstü birçok kaynaklarının da kaybedilmesine neden olmuştur. Savaş 1988 Ağustos’unda devrim önderi Humeyni’nin BMGK’nın 698 sayılı kararını kabulü ile sona erdi. Ya da ateşkes sağlandı. Henüz şu ana kadar barış anlaşması imzalanmadı. Sonrasında bölgede, coğrafyamızda menfur emelleri olan ABD ve diğer emperyal güçler bu kez 2 Ağustos 1990’da Saddam’ı Kuveyt’i işgale zorladılar. Saddam Kuveyt’e girdikten sonra, dönemin ABD Başkanı Bush Saddam’ın Kuveyt’i işgaline karşı olmadığını ancak Suudi Arabistan’a zarar vermemesi gerektiği ifade etti. Aradan birkaç gün geçtikten sonra aynı Bush; “Saddam Kuveyt'ten  derhal çekilmelidir.” mesajını verdi. (5 Ağustos 1990) Saddam, Kuveyt’ten çekildi ama ABD Saddam’ ın yakasını bırakmadı. Zira ABD’nin bölgesel amaçları arasında önemli maddeler vardı. Elbette bunların en önemlisi enerji kaynaklarına sahip olmaktı. İkincisi enerji trafiğini kontrol altına almak ve bu arada bir diğer önemli husus da İsrail’in güvenliği idi. Bu nedenle de 17 Ocak 1991’de ABD Körfez Harekatını başlattı.

İlk iki hususla ilgili mülahazalarımızı bir yana bırakarak İsrail’in güvenliği noktasına geldiğimizde, gerçekten mevcut ABD yönetimi ki; elebaşları aşırı Avanjeliklerden oluşmakta, bunlar; Mike Pence, Bolton, Pompeio gibi. Bu günkü ABD yönetimine ve İsrail’in Netanyahu’lu yönetimi mevcut Ortadoğu coğrafyasındaki ülkeleri ve özellikle Müslüman kitleleri kendi güvenliği için tehdit olarak algılıyor. Bu nedenle çeşitli bahanelerle ve mevzii savaşlarla bölge halkının can kaybını ve parçalanmasını temine çalışıyor. Diğer yandan güçlü bir Türkiye, İran, Irak, Suriye, Mısır istemiyor. Çeşitli İslamcı ya da etnik milliyetçi unsurların Ortadoğu coğrafyasında hayat bulmalarına çalışıyorlar. Afganistan’da Taliban, Irak ve Suriye özelinde IŞİD gibi. Her ikisinin de mucidi Amerika. Amaç Müslümanların kendi aralarındaki ihtilafı körüklemek ve parçalamaktır.

ABD, AB ülkeleri ve İsrail için bölgede Türkiye ve İran'ın özel bir yeri vardır. Bu ikiliye kısmen Mısır’ı da ilave edebiliriz. İran Devrim sonrası önemli ölçüde ABD'nin kontrolünden çıktı. Keza 8 yıl süren İran-Irak Savaşı sırasında uygulanan silah ambargosu nedeniyle İran ihtiyaç duyduğu birçok konvansiyonel silahları kendisi üretmeye başladı. Bu gelişmelerin paralelinde, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen coğrafyasında kendi varlığını hissettirmeye de başladı. İsrail'in Gazze başta olmak üzere Filistin topraklarında sınırlı hareket etmesinin sebebi İran'ın Suriye ve Lübnan'daki varlığı ve gücüdür. Bu nedenle Netanyahu'nun kurmayları direkt olarak ne Suriye ile ne de Hizbullah ile bir savaşı göze alamamaktadırlar. Temmuz 2006'da göze aldılar, bedelini de ağır bir biçimde ödediler. Kurşun geçirmez Merkava tankları İran mermileri de delik deşik edildikten sonra silah ticaretleri de sekteye uğradı İsrail’ in.

Bölgenin bir diğer önemli gücü Türkiye ise 23 Temmuz 2015’ten bu yana bölgede daha bağımsız politikalar, stratejiler ve askeri harekatlar planlıyor, uyguluyor. Niçin 23 Temmuz? Zira o gün Ceylanpınar’da görevli iki polis memuru evlerinde uyurken başlarından vurularak şehid edilmişlerdir. Olayın zanlısı olarak IŞİD gösteriliyordu. Aynı gün Gaziantep’te görevli Astsubay Yalçın Nane de Suriye topraklarından gelen kurşunla şehid edilmişti. Türkiye 24 Temmuz gecesi hem IŞİD hem de Irak içlerinde PKK’ya yönelik olarak gerçekleştirdiği hava harekatı ile bölge savaşlarında yepyeni bir kapı araladı. Gerek yazılım ve gerekse silah bakımından bağımsız hareket etmeye başladı. Türkiye bu konumunu 16 Temmuz 2016 FETÖ kalkışması sonrasında da ve üstelik komuta kademesini oluşturan generallerin neredeyse üçte biri tasfiye olunduktan sonra, 24 Ağustos 2016’da başlayan Fırat Kalkanı Harekatı ile Türkiye bölgenin önemli bir gücü olduğunu ve yine başkalarının bölgede yapmak istedikleri karşısında bir güç olduğunu ortaya koydu. PKK, PYD, SDG ve benzeri taşeron güçlerin oluşturmak istedikleri Kürt Koridorunu Ceraplus’u alarak akamete uğrattı. Bölgedeki IŞİD’le mücadele için konuşlandırılan çeşitli ülkelere ait askeri güçlere rağmen kısa bir süre içerisinde Ceraplus ve etrafını yaşanabilir bir hale dönüştürdü. Elbette harekatının merkezine IŞİD yerleştirilmiş olsa da, mesele IŞİD’dan daha çok ABD ve yandaşlarının İsrail’in geleceği için bölge ülkelerinin küçültülmesi, Ankavi devlet modellerinin öne çıkması isteğini önlemekti. Bölge ülkelerinin asli etnik unsurlarından olan Kürt halkına özgürlük getirme meselesi değildir. Bu oyun, söylem, eylem Pakistan’dan Fas’a kadar izlediğimiz sahnelerdir. Tipik bir örnek vermek gerekirse Halife Hafter denen general ki, ABD uşağı İsrail yandaşı Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri beslemesi bir figür, evet bu kişi sahiplerinin emri ile aylardır Trablus yönetimine karşı çarpışıyor. Libya halkı ve geleceği için mi? Hayır. Birçok nedenlerin arasında Türkiye’nin Hafter güçlerine karşı Libya’nın meşru Ulusal Mutabakat Hükümetine vermiş olduğu destek ve yine Mart 2019’da gerçekleştirdiği “Mavi Vatan” tatbikatı ve sonrasındaki gelişmeler Türkiye’nin bölgede asli bir unsur ve güç olduğunu ortaya koymaktadır. Aslında “Mavi Vatan” tatbikatı ile Türkiye hem stratejik hedefini ortaya koydu, hem de ABD, İsrail, Yunanistan üçlüsüne “mavi vatan” dan taviz vermem dedi. Bunun yanı sıra Doğu Akdeniz’de 8 Haziran 2012’de düşürülen RF-4 uçağının ardından Türk deniz kuvvetlerine bağlı çeşitli savaş gemilerinin Doğu Akdeniz’de konuşlandırılması da kayda değer bir gelişme.

ABD Suriye’deki SDG ve diğer YPG, PYD, YPJ vb güçlere çeşitli zaman dilimlerinde ciddi silah ve mühimmat desteğinde bulundu. Zeytindalı harekatı öncesi binlerce tır ve yüzlerce kargo uçağı ile SPG güçlerine ve diğerlerine destek verdi. SPG bu silahları Afrin bölgesinde konuşlandırdı. Türkiye 20 Ocak 2018’de Zeytindalı operasyonunu başlattı. Takvimler 16 Mart’ı 17 Mart’a bağlayan geceyi gösterdiğinde SDG, PYD, YPG kesin bir yenilgiye uğradı ve Afrin’i yine Türkiye’nin müsamahası ile terk ettiler. Bu da Türkiye açısından tarihe geçen kesin bir başarı idi. SPG, YPG, PYD güçleri Afrin’de hezimet yaşarken ABD ne yaptı? Hiçbir şey..

Şimdi geldiğimiz noktada Ortadoğu coğrafyasında, güçlü bir aktör olarak Türkiye var. Bazılarının Türkiye’nin gücünü hafife almalarına ya da olumsuz yorumlarına aldırış etmeyiniz. Türkiye üççeyrek asır başkalarının ürettiği dış politikayı tüketen bir ülke konumundan, kendisinin ürettiği dış politikayı tüketen bir ülke konumuna gelmiştir. Eğer ABD, İsrail vb. Libya’da, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta ve hatta Venezuella’da istediklerini yapamıyorlarsa, destekledikleri figürlerin başarılarını sağlayamıyorlarsa burada Türkiye’nin rolünü, eylemini, desteğini unutmamak lazım..

T.C Cumhurbaşkanı, Astana’da yapılan üçlü zirve toplantısı ardından “Fırat’ın Doğusuna gireceğiz bunu Rusya ve Amerika ile de paylaştık” dedi. Türkiye bunu gerçekleştirir mi? Evet. Zira şu ana kadar yaptıkları yapacaklarının teminatı gibi. Doğrusu Türkiye’nin Fırat’ ın doğusuna yapacağı harekatı da, Türkiye’nin Suriye politikası da ABD ve yandaşları tarafından istenmiyor ve sabote edilmeye çalışılıyor. Bu nedenle Türkiye’nin dikkatleri daha çok PKK özelinde K. Irak’ a çekilmeye çalışılıyor. Geçtiğimiz günlerde Erbil’de katledilen konsolosluk görevlisine yapılan suikastı bu açıdan da okumak mümkün. Keza pençe bir, pençe iki operasyonlarının da nihai hedefi Kandil’i bitirmek gibi okunabilir. Ancak Türkiye’nin K. Irak ve PKK’ya yönelik harekatı hiçbir şekilde Suriye politikasını sekteye uğratmaz kanaatindeyim. Her ne kadar Suriye Demokratik Güçler Genel Komutanı (SDG) Mazlum Kobani takma adlı Ferhat Abdi Şahin Türkiye’ye zeytindalı uzatsa da 7 yıldan beri süren savaşın son bulmasını istese de ve yine 5 km’lik bir barış ya da güvenlik koridorundan yana olduğunu belirtse de, bunların hiçbiri Türkiye’yi kararından caydıracak gibi gözükmüyor.

Sonuç olarak şunu ifade edebiliriz ki; Fırat’ın Doğusuna yapılacak bir operasyon ister gerçekleşsin, ister gerçekleşmesin, Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü içerisinde belirli şartlar altında Suriye yönetimi ile Özerklik anlaşması arzusunda olan SDG ve BM’ni de muhatap kabul ettiğini Mazlum Kobani’nin bilhassa Afrin yenilgisi ardından Türkiye ile savaşmak istemiyoruz sözlerine temkinli yaklaşmakta. Ve en azından PKK, PYD gibi terör örgütleri ile aralarına mesafe koymalarını keza Türkiye’nin 30 ila 40 km’lik güvenlik koridoru isteğine karşı çıkmamalarını hem onlardan, hem de ABD’den istemektedir. Yine son Astana zirvesinde varılan mutabakatta da görüldüğü gibi Türkiye, İran ve Rusya Suriye’nin toplum bütünlüğünden yanadırlar. SDG ve genel komutanı Mazlum Kobani ve diğer aktörler bu gerçeği dikkate almak durumundadırlar…

 

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Leyla Yıldız

06.08.2019

Bu kapsamlı ve ufuk açıcı değerlendirmeniz için teşekkür ederim. Yıllar var ki İslam coğrafyası sadece savaşın, kanın, umutsuzluğun yaşandığı mekanlar oldu. Acaba Müslümanlar birbirlerini katletmekten yorulup gerçek düşmanlarını hatırlayacaklar mı? Yeraltı ve yerüstü tüm zenginliklerini gaspeden zalimleri...Yurtlarımızdan önce zihinlerimizi ve yüreklerimizi işgal eden zalimleri...
Dürümiye / Lezzete Davetiye