NİÇİN TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ

29.02.2020
Eyüp MEDET

Eyüp MEDET / NİÇİN TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ

 

Bir önceki yazımızda Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin (TCE) ne olduğunu anlamaya, İstanbul Sözleşmesinden hareketle bazı tespitlerde bulunmaya çalışmıştık.

Gerçi İstanbul Sözleşmesi ve TCE son zamanların en çok konuşulan konularından biri haline geldi. Konu o kadar seviyesiz bir hal aldı ki öldürülen kadınlar bu tartışmanın bir malzemesi haline dönüştü. İstanbul Sözleşmesi savunucularını dinlerken bu kişilerin, öldürülen kadınlara gerçekten üzülmediği, kendi haklılıkları için bir malzeme daha bulduk hesabı içinde oldukları hissine kapılıyor insan. Diğer taraftan Sözleşmenin karşısında olanlar adına konuşan bazıları da bu cinayetleri söz konusu sözleşmenin ya da meri mevzuatın kadın cinayetlerini arttırdığı tezinin bir malzemesi haline getirebiliyor.

Yani bu TCE meselesi ve İstanbul Sözleşmesi konusundaki tartışmalar tam bir, çok sesli koro haline dönüştü. Hani bir zamanlar oldukça yaygındı, bazı türküleri batı klasik müziği formunda çok sesli korolar söyler ama kimse ne söylendiğini tam anlayamazdı. Bu TCE konusunda da herkes bir şeyler söylüyor ancak toplumun kahir ekseriyeti ne söylendiğini tam anlamıyor. Bu büyük projenin/operasyonun toplumumuza uygunluğu, uygulanabilirliği, toplumsal maliyeti, sonuçları vb. pek çok konu nitelikli bir şekilde konuşulamaz hale geldi, getirildi. Durum tamamen magazinsel bir boyut üzerinden, oldukça yüzeysel bir şekilde konuşulabiliyor ancak. Belki de proje sahiplerinin bir yöntemidir bu.

Bütün bunları söyleyince bir enaniyet olarak değerlendirilmesin çok bildiğim için değil, bir durum tespiti olarak söyledim bunları. Belki de bu yazı ile çok sesli koroya bizim de bir katkımız olacak.

Daha önce TCE’nin ne olduğu üzerinde durmuş bu yazımızda da Niçin TCE değerlendirmesi yapmaya çalışacağımızı belirtmiştik.

TCE’nin amacını tespit edebilmek için İstanbul Sözleşmesini iyi tahlil etmek gerekmektedir. Çünkü İstanbul Sözleşmesi TCE’nin en güçlü metnidir ve oluşturulmaya çalışılan yeni toplumun temel değerlerini belirlemektedir. Sözleşme bazı noktalarda geniş tabanlı, bazı noktalarda ise çok spesifik sorunlardan hareketle kendisine oldukça güçlü bir dayanak oluşturmaktadır. Sonuçlarının ancak bu Sözleşmeye uyumlu olarak hazırlanacak mevzuatın uygulamaları sonucunda görülebileceği, son derece özenle seçilmiş yapıcı bir dil ile hazırlanmıştır. Bu nedenle çevremizden ne varmış bu sözleşmede, abartıldığı kadar değilmiş diyen pek çok kişi çıkabilmektedir.

İstanbul Sözleşmesinin giriş kısmında uzunca bir uluslararası metinler ve mahkeme kararları listesi sayılıp, kadına yönelik her türlü şiddet ve aile içi şiddet kınandıktan sonra,

“Kadınlarla erkekler arasında hukuki ve fiili eşitliğin gerçekleştirilmesinin, kadına yönelik şiddeti önlemede anahtar bir unsur olduğunun bilincinde olarak;

Kadına yönelik şiddetin, erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm kurmasına ve kadına yönelik ayrımcılığa neden olan ve kadınların tam ilerlemesini (“İlerlemecilik” düşüncesi Batılı pozitivist, materyalist, seküler dinin bir değeridir. PARA yani GÜÇ tek mutlak değerdir. İnsani ilerlemeyi “bencillik” üzerinden değerlendirir. Bu nedenle ahlaklı, merhametli, edepli olan üstündür diyen dinleri ve düşünce biçimlerini aşağılar. Bu anlamda bu bir dinin başka toplumlara zorla dayatılmasıdır.) engelleyen, kadınlar ve erkekler arasında tarihsel eşitsiz güç ilişkisinin bir tezahürü olduğunun bilincinde olarak;

Kadına yönelik şiddetin yapısal niteliğini toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olarak tanıyarak ve kadına yönelik şiddetin, erkeklerle kıyaslandığında kadını ikincil konuma zorlayan temel sosyal mekanizmalardan birisi olduğunun bilincinde olarak; (Doğru olduğu kabul edilse bile, bir toplum için yapılmış bir tespitin bütün toplumlar için doğru kabul edilmesi Batının takıntılı tektipleştirme bakışının ve baskısının uzantısı olarak görülebilir.)

Kadınların ve kız çocuklarının; aile içi şiddet, cinsel taciz, tecavüz, zorla evlilik, namus adına işlenen cinayetler (Ancak dikkat edilirse burada namus cinayetlerini önleme değil namus kavramının tamamen kökünün kazınması söz konusu), kadın sünneti gibi kadın ve kız çocuklarının insan haklarını ciddi anlamda ihlal eden ve kadın erkek eşitliğinin gerçekleştirilmesinin önünde engel teşkil eden ciddi şiddet türlerine maruz kaldığını büyük bir endişeyle hatırlayarak;

Silahlı çatışma sırasında, sivil halkı özellikle de kadınları yaygın ve sistematik cinsel taciz ve cinsel suçlar şeklinde etkilemeye devam etmekte olan ve gerek çatışma sırasında gerekse sonrasında toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti tırmandırma potansiyeline sahip insan hakları ihlallerini hatırlayarak;

Kadınların ve kız çocuklarının toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa erkeklere oranla daha fazla maruz kaldığını hatırlayarak;

Aile içi şiddetin kadınları orantısız olarak etkilediğini ve aynı zamanda erkeklerin de aile içi şiddete maruz kaldığını hatırlayarak;

Aile içerisinde gerçekleşen şiddete tanık olmak da dâhil, çocukların aile içi şiddet mağduru olduklarını hatırlayarak;

Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin olmadığı bir Avrupa yaratmayı arzu ederek, aşağıdaki şekilde uzlaşmışlardır”

İfadelerine yer verilmiştir.

Sözleşmenin Amacı ise

“Kadınları her türlü şiddetten koruma, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele etmek, şiddeti önlemek ve kovuşturmak;

Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirerek gerçek kadın erkek eşitliğini teşvik etmek;

Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet mağdurlarının korunması ve mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı çerçeve, politikalar ve önlemler geliştirmek;

Kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini geliştirmek;

Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliğini sağlamaya yönelik kuruluşlar ve yasa koyuculara destek ve yardım sunmaktır.”

Şeklinde tanımlanmıştır.

Uzunca bir alıntı oldu ama bu bölüm sözleşmenin genel amacını vermesi açısından önem arz etmektedir. Yukarıdaki İstanbul Sözleşmesinden alıntılanan kısmın gayet masum ve yapıcı bir dil içerdiği görülmektedir. Ancak bu sözleşmeyi bütün olarak incelediğimizde metnin pozitif ayrımcılıktan öte cinsiyetçi bir mahiyet arz ettiği görülecektir. Metnin tamamında cinsiyetin bir tarafını mahkûm eden bir anlayış hâkimdir.

Sözleşme bütüncül olarak ele alınmaz ise örneğin sadece sözleşmenin amacı bölümüne bakılarak bir değerlendirmeye gidilir ise çok yanıltıcı sonuçlara ulaşılabilir. Bu nedenle değerlendirmelerimizi sözleşme metninin tamamı üzerinden yapmak bizi daha isabetli sonuçlara götürecektir.

Metne bu şekilde baktığımızda sözleşme amacının çok da masum olmadığı ortaya çıkmaktadır. Hatta amacın kadına yönelik şiddeti önlemekten ziyade toplumlarda TCE’ni hayata geçirmek olduğu anlaşılmaktadır.

Neden sonuç ilişkisi ile açıklayacak olursak sözleşme halen var olan toplumsal cinsiyet rollerinin kadına karşı şiddetin nedeni olduğunu belirtilmektedir. Bu tespiti kim yapmış, nerede yapmış, hangi toplumda yapmış, tespitinin doğruluğunu kim onaylamış gibi sorular havada kalıyor. Ve bir zümrenin bir toplumda tespit ettiği bir durum bütün dünyanın sorunu olarak kabule zorlanıyor. Bu noktadan hareketle kadına yönelik şiddetin yapısal niteliğini toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olarak tanımlayarak kadına yönelik şiddeti TCE projesi için araçsallaştırmaktadır.

Kadına şiddetin temel faktörünün toplumdaki cinsiyet rolleri olarak tespitinin mutlaklaştırılması, gittikçe artan gelir dağıtımının bozukluğundan veya kadına yönelik şiddet vakalarının %80’inde bir yan unsur olarak yer aldığı tespit edilen alkol, kumar, uyuşturucu vs. diğer etkenlerin hiç konuya dâhil edilmemesi oldukça can sıkıcı değil mi?

Sözleşme kadına yönelik şiddetin temelinde insanlığın bu güne kadar ürettiği genel cinsiyet rollerinin yattığı tespiti ile bu rolleri, oluşum süreçlerini, biyolojik cinsiyete dayalı cinsiyet tanımları gibi tüm değerleri reddederek bireylere biyolojik cinsiyete bağlı olmayan yeni cinsiyet rolleri önermektedir. Sözleşmeye taraf olan devletlerden de bu önermelerinin önündeki engelleri (mevzuat gibi) kaldırmasını istemektedir.

Sözleşmenin ilerleyen bölümlerinde oldukça geniş sınırlı bir kapsam belirlendikten sonra tanımlara yer verilmektedir. Bu kısımda ‘kadına yönelik şiddet’, ‘aile içi şiddet’, ‘toplumsal cinsiyet’, ‘toplumsal cinsiyete dayalı şiddet’, ‘mağdur’, ‘kadın’ kavramları tanımlanmıştır ve her tanımda gerçekten sorun bulunmaktadır.

Sonraki bölümlerde ise uygulamalar ve izlemeye yönelik yapılacak çalışmalar ile taraf devletlerden beklenenlere ayrıntılı bir şekilde yer verilmiştir.

Bu kadar uzun alıntılar ve günümüz hızlı toplumuna göre oldukça uzun olan yazının sonunda şunu belirterek noktayı koyalım inşallah.

Kanaatimize göre, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi, Batı Dünyasının marjinal bir yapısının Kapitalist büyük sömürgeci güçlerin desteği ile düşünce ve dini ritüellerinin sorgulanamayacak mutlak gerçeklermiş gibi tüm dünyaya dayatılması ve bu fikriyat üzerinden güçlü bir nüfus planlaması yapmak ve dünya nüfusunu belli bir düzeyde tutmak, bireyselleşmiş kişilerden oluşan topluluklar oluşturarak egemen karşısında bir araya gelebilme ve hak talep edebilme kabiliyet ve direncini yok etmek, hazırlıkları yapıldığı yazılıp çizilen insan sonrası dünya düzeninin toplumunu oluşturmak, insanlığın kadim medeniyet birikiminin tamamını etkisizleştirerek insanı yeniden tanımlamak olarak sıralayabiliriz.

Ya sonrası?

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş