Slovenya’dan Sonra II.Dinsiz Ülke Olan Çek Cumhuriyeti (Çekya), Eski Çekoslovakya İzlenimleri

17.05.2019
Mustafa YILDIZ

Slovenya’dan Sonra II.Dinsiz Ülke Olan Çek Cumhuriyeti (Çekya), Eski Çekoslovakya İzlenimleri / Mustafa YILDIZ

Slovenya’dan Sonra II.Dinsiz Ülke Olan Çek Cumhuriyeti (Çekya), Eski Çekoslovakya İzlenimleri

Gezi İzlenimleri  III

İmkanlarımız ölçüsünde sadece merakımıza binaen ve dahi, gezmek/görmek maksadıyla yaptığımız seyahatlerin üçüncüsü olan, bende de en fazla merak ve heyecan uyandıranı eski adıyla “Çekoslovakya” yeni adıyla “Çekya” (Çek Cumhuriyeti) oldu.Gezi sonucu bu ülke ile ilgili edindiğimiz izlenimleri merak edenler için faydası olur düşüncesiyle sizlerle de paylaşmak istedik.

Ülkemizde II.Dünya savaşı sonrası başlayan daha doğrusu başlatılan, “Sosyalist Blok” ülkelere karşı yapılan “Soğuk savaş” propagandalarının etkisinde kalarak, komünist-solcu diye bildiğimiz ülkelere karşı bilinç altımıza yerleşmiş/yerleştirilmiş hep bir “Antipatik algı” çocukluğumuzdan beri var olduğundan, o ülkeler söz konusu edildiğinde, otomatikman hafıza kartımızda hemen bir perişanlık, dram ve yoksulluk görüntüsü canlanırdı.

Halkımızın muhafazakar/sağcı bilinen kesimin ekserisinde de algı/tasavvur böyleydi. Zaten “O ülkeler sömürüldükleri için fakir ve yoksul olurlar” diye, bu ülkeler “Sağcı” diye tanımlanan cenahta fazla teveccüh görmez, merak uyandırmaz ve tercih de edilmezlerdi. Çünkü; o ülkelerle ilgili bilinenler, çoğunluklu olarak resmi ideolojinin bizlere aktardığı ile sokakta kulak dolması oluşmuş ön yargılarımızdan ibaret idi.

“İnsan çevresinin çocuğudur.” misali bilinçli pompalanan bu yarım-yamalak sözde bilgi, azda olsa üzerine sinmiş komünist, marksist, sosyalist gibi izmlere karşı hiç sempatisi olmayan biri olarak, bu isimlerle anılan bir ülkeyi ziyaret edeceğim aklıma bile gelmezdi. Bu yoğun duygu ve düşünce ile ilk defa solcu-komünist bildiğim bir ülkeyi ziyaret edecektim. Nasıl bir fotoğrafla karşılaşırız acaba! diye azda olsa içten içe bir korku/endişe ve heyacanı birlikte yaşadık diyebilirim.

Bilindiği üzere Avrupa Kıta olarak, belki de en fazla ülkesi olan ve en fazla çeşitte ırkı bünyesinde barındıran bir kıtadır. Buna karşın Avrupa’yı gezenler muhakkak şunu fark etmişlerdir; Avrupa ülkeleri gerek ahlaki, gerek estetik ve mimari bakımdan olsun, birbirlerine benzer birçok yanları olduğunu görmüşlerdir. Ancak, bahse konu ülke Çek Cumhuriyeti (Çekoslovakya) olunca bende oluşan beklenti harap olmuş, pejmürde, yoksul, sömürülmüş bir ülke görüntüsü olacağı şeklindeydi. Bu beklentiyle yola çıkmış olduk.

Ülkenin çok yönden girişi olduğundan, biz Bavyera tarafından Çek topraklarına giriş yaptık. Yolculuğumuz; her iki tarafı doğal yeşil alanlarla kaplı yollardan geçti.Nüfusun büyük çoğunluğu bizdeki gibi şehirlerde yaşadığı için, ender rastlanan köylerin yanlarından geçerken, tek tip mimari ile yapılmış, eskiden Türkiye’de depremzedeler ve göçmenler için yapılan iskan evleri benzeri yapılar görünce, demek ki  “Bize anlatılanlar doğruymuş” diye içimizden geçirdik.

Ülkenin en büyük kenti ve aynı zamanda ülke turizminin de merkezi, başkent “Prag” olduğundan, Çek Cumhuriyeti’nin tamamını ziyaret etme/görme imkanımız da zamanımız da olmadığından, adres olarak herkes gibi biz de Prag’ı seçtik ve oraya doğru hareket ettik.

Şehre girdiğimiz de, ilk andan itibaren gördüklerimiz beklentimizin aksine bizi oldukça şaşırttı. Şehrin adeta tam ortasından geçen, her yıl üzerinde uluslararası tekne yarışlarının yapıldığı “Vitava” nehrinin her iki yakasına kurulmuş olan şehir; tarihi kaleleri, hemen hemen tüm caddelerde boydan boya sıralanmış tarihi binaları, muhteşem mimarisi ile “Katedral”leri, tamamına yakını müze veya tiyatroya dönüştürülmüş tarihi “Kilise”leri, nehrin üzerine kurulmuş onsekizi (18) aşkın tarihi köprüleri ile son derece güzel görüntü veren bir şehirle karşılaşmış olmak, şahsen beni son derece şaşırtarak hayrete düşürdü.

Soğuk iklime sahip Prag’ın, aynı tonda soğuk insanlarına inat çoğu yabancı kalabalık bir ziyaretçi turist ile karşılaştık. Beklenmedik bu görüntülerle karşılaşınca, hem ülke hem de Prag şehri hakkında malumat sahibi olmak, bilmediklerimizi öğrenmek adeta mecburi oldu. Bizde uyanan bu merakla yaptığımız araştırma da, birebir yaptığımız söyleşiler ve gezip görerek elde ettiğimiz bilgiler neticesi elde ettiğimiz malumat ve bilgiyi sizlerle de paylaşmayı arzu ettik. Uzun geçen ramazan günlerinde vakit geçirmeniz temennisiyle sizler için şunları derleyebildik.

Öncelikle, ülkeyi daha yakından tanımanızda kolaylık sağlasın diye kısa ve özet olarak, yakın tarihini ve ekonomik bazı resmi verileri aktarmakla başlayalım istedik. Verdiğimiz rakamlar arasında farklı kaynaklarda azda olsa farlılıklar oluyor/olabiliyor bunun fark ettik. Ancak sonuç itibariyle yapılan/yapılacak yorum ve tahlillere etkisi söz konusu olmayacağından çok da önemsemedik. Zaten amacımız verilecek bilgiler neticesi doğru tespitlere ulaşmak, sağlıklı yorumlar yapabilmektir.

Malum olduğu üzere Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte I.Dünya savaşına giren Avusturya-Macaristan İmparatorluğu mağlup olunca, 1918 yılında Slovakya, Bohemya, Moravya, Silezya ve Karpat Rutenya’nın birleşmesiyle “Çekoslovakya” isminde yeni bir devlet kurulmuş oldu[1].

Ülke henüz yapılanma aşamasını tam tamamlamadan II.Dünya savaşında (1939) Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildi. Slovakya Almanya’yla anlaşarak Çek’lerden ayrıldı. Ancak 1945 yılında Sovyetler Birliği ile Amerikan Askerleri Almanları ülkeden çıkarınca, Slovakya Çekoslovakyayla tekrar bir araya geldi.

1948 yılında Çekoslovakya’da Komünistler iktidara gelince aldıkları kararla “Doğu Bloku” ülkelerine dahil oldular. Bilahare Sovyetler Birliğinin dağılması ile (1991) kırk bir (41) yıl süren” Varşova Paktı” dönemi de sona ererek tekrar müstakil devlet haline geldi[2].

1 Ocak 1993’de “Kadife Devrimi” adı verilen kansız bir devrimle Çekoslovakya kendi içinde tekrar ikiye ayrılarak, bu sefer “Çek Cumhuriyeti” ve “Slovakya” olmak üzere iki yeni devlet olarak tarih sahnesine çıktılar[3].

Çok geçmeden altı (6) yıl sonra Çek Cumhuriyeti (1999) Nato’ya kabül edildi. 2004 yılında da Avrupa Birliği’ne (AB) dahil oldu.2016 yılında aldığı bir kararla da ismini “Çekya” olarak değiştirdi. Ancak halen “Çek Cumhuriyeti” ismi resmi olarak kullanılmaktadır[4].

Yaklaşık on bir milyon (11) nüfusa sahip “Çek Cumhuriyeti” başkenti “Prag” olup, yönetim şekli ise “Üniter Parlementer Cumhuriyet”dir. Toplamda on üç (13) il’e sahip olan Çek Cumhuriyetinde, illeri Valiler yönetirken, başkent Prag’da ise idareyi, Meclis ve Başkanlık Güçleri ile Şehir Konseyi ve Belediye Başkanı birlikte yürütür[5].

Yüzölçümü 78,866 Km2 olan Çek Cumhuriyeti’nde, Nüfusun % 90,4’ü Çekli, % 3,7 Moravyalı, % 1,9 Slovak, % 4 diğerleri (Ukraynalı, Vietnamlı, Silezyalı, Polonyalı, Alman) teşkil ederken, 20 bin civarında da Arap ülkelerinden gelen Müslüman nüfus yaşamaktadır.[6]

Dini yapısı ise: Yaklaşık olarak % 45’inin dini belirsiz, % 34’ü Ateist, % 10’u Deist, % 3’ü Protestan, % 0,2’si Ortodoks’tur.Çok az sayıda da Arap ülkelerinden gelmiş Müslüman nüfus teşkil etmektedir[7].

Kişi başı GSMH’sı 20,360 USD $ civarındadır. Turizm merkezi başkent Prag aynı zamanda “Unesco dünya mirası koruma”sı arasındadır. Ülkenin III. Büyük kenti olan “Ostrava”da ağır sanayi ve zengin kömür yatakları vardır.IV.Büyük kenti olan “Pilsen” ise dünya çapında ihraç ettiği biraları ile meşhurdur.[8]

Çek Cumhuriyeti AB üyesi olmasına rağmen, kendi para birimi olan “Çek Karunası” kullanmaktadır.(1 Euro=25,71 Çek Karunası)

İhracatının % 20’sini otomotiv sektörü (Skoda) sağlamaktadır. Havacılık sektörü de oldukça gelişmiştir. Dünya havacılık sektöründe hafif uçak (Eğitim, Tarım, Yangın, Spor, Planör) üretiminin % 25’i Çek Cumhuriyetinde üretilmektedir (Oldukça yüksek bir rakam)[9].

Ayrıca Elektronik, Kimya Endüstrisi, Cam, Kristal, Seramik, Mobilya ve Nano teknoloji çok gelişmiştir. Bizde pek yaygın olmayan Nano teknoloji hakkında kısaca bilgi vermekte yarar var sanırım[10].

Nano teknoloji; metrik sistem içinde bir ölçü birimi olarak kullanılır. Milyarda bir anlamına gelir. Yunanca ve Latince’den alınan bir kelime olup “Cüce” demektir. Tam bir tanımı yapılmamakla birlikte genel görüşe göre, 1-100 nanometre (Nm) boyutlarda maddelerin anlaşılması, kontrol edilmesi ve atomsal seviyede değiştirilip, işlevsel hale getirilmesi olarak da tanımlanabilir[11].

Nano teknolojinin gayesi; daha az yer kaplayan, daha az enerji harcayan ürünleri daha az maliyetle üretebilmektedir. Mesela; kir tutmayan duvar boyası, ütü istemeyen kumaş, ıslanmayan elbise v.s. gibi. Yeryüzü madenlerinin hızla tükendiği bir devirde, yakın zamanda nano teknolojinin ne denli bir ihtiyaç olduğu görülecektir. Çek Cumhuriyeti bu alanda dünyada ilkler arasında yer almaktadır[12].

Hiçte bu kadarını tahmin etmediğimiz Çek Cumhuriyeti işte bu. Üsttelik bütün bunlar yüzyılların birikimi de değil, yakın tarihlerde ülkeyi  idare edenlerin gayretleriyle elde edilmiş kazanımlar bunlar.Kabaca çizmeye çalıştığımız bu fotoğrafın yorumunu okuyucu yapar diyerek uzatmadan burada bitirelim diyorum. Varılan neticelere gelince;

Kaynakça:

1-https://tr.wikipedia.org/wiki/Çek_Cumhuriyeti_tarihi

2- 1993 senesi İstanbul basımı TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 8. cildinde, 254-255 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

3-Metin Creative Commons Atıf-BenzerPaylaşım Lisansı altındadır; ek koşullar uygulanabilir. Bu siteyi kullanarak, Kullanım Şartlarını ve Gizlilik Politikasını kabul etmiş olursunuz.

4-Vikipedi® (ve Wikipedia®) kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Wikimedia Foundation, Inc.e nisan 2019rişim

5-Metin Creative Commons Atıf-BenzerPaylaşım Lisansı altındadır; ek koşullar uygulanabilir. Bu siteyi kullanarak, Kullanım Şartlarını kabül etmiş olursunuz. Wikimedia Foundation, Inc. Erişim Nisan 2019.

6-Metin Creative Commons Atıf-BenzerPaylaşım Lisansı altındadır; ek koşullar uygulanabilir. Bu siteyi kullanarak, Kullanım Şartlarını ve Gizlilik Politikasını kabul etmiş olursunuz.

Vikipedi® (ve Wikipedia®) kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Wikimedia Foundation, Inc. tescilli markasıdır.Erişim Mayıs 2019

7-https://tr.wikipedia.org/wiki/Çek_Cumhuriyeti_tarihi.Erişim Nisan 2019

8, 9-Metin Creative Commons Atıf-BenzerPaylaşım Lisansı altındadır; ek koşullar uygulanabilir. Bu siteyi kullanarak, Kullanım Şartlarını ve Gizlilik Politikasını kabul etmiş olursunuz.

10-Vikipedi® (ve Wikipedia®), Wikimedia Foundation, Inc..

11-www.czechtradeoffices.com/tr/about-us/traditional-czech-export-sectors

12-https://www.bilgiustam.com › Bilim.

Netice-i Kelam

Maksadımız, gördüğümüz yerleri birileriyle paylaşmak değildi elbet. Ülkemizdeki mahalli seçimlerin halen tazeliğini koruduğu şu günlerde Avrupalının seçtikleri ile bizim seçtiklerimiz arasında bir kıyaslama yapılmasını sağlamaktır. Avrupalı seçilmiş yerel yöneticiler savaşlar sonucu harap olmuş şehirlerini kısa sürede imar ederek, nerelere getirdiklerini, hali hazır yapılan/yapılmış hizmetleri sizlere göstermek ve hatırlatmak içindir.

Allah-u Alem Türkiye’den belediye imkanlarıyla Avrupa’yı gelip görmeyen Belediye Başkanı kalmamıştır sanırım. Kalan varsa da sayısı çok azdır. Gelip görsünler tabii. Ama acaba bizim gördüklerimizi onlar görmemişler mi? yoksa gözlerini kapayarak mı gezip dolaşmışlar doğrusu çok merak ediyorum.

Herkesin bildiği gibi, 1939 yılında başlayan ve takriben altı (6) yıl süren II. Dünya harbi, bazı kaynaklara göre 60 Milyondan fazla (65 diyende var) insanın ölümüyle sonuçlanmış, Avrupa ülkelerinde büyük yıkımlar/felaketler yaşanmış, neredeyse taş üstünde taş kalmamıştır[1].

Yaklaşık olarak ölen insan sayısı % 95’i asker, % 5’i sivil olmak üzere: Sovyetler Birliği 26 Milyon, Çin 15 Milyon, Almanya 7 Milyon, Polonya 6 Milyon, Japonya 2,5 Milyon, Hindistan 1,6 Milyon, Yugoslavya 1,5 Milyon, Fransa 0,6 Milyon, İngiltere 0,45 Milyon, ABD 0,42 Milyon insanını kaybetmişlerdir[2].

Savaş yıllarında dünya nüfusu yaklaşık 2,5 Milyar civarlarında tahmin edildiğine göre, 60 Milyondan fazla insan kaybı olması olayın vehametinin nedenli büyük boyutta olduğunu gösteriyor zaten. I.Dünya savaşı kayıpları daha taze iken, ikinci defa bu kadar sayıda insan kaybının yaşanması, yıkımların olması neticesi avrupa ülkelerinin elinde adeta çalışacak genç insanı bile kalmamıştır. Almanya’nın dışarıdan işçi talep etmesinin önemli nedenlerinden biri de bu sebepledir.

Savaş sonucu yıkımın baş mimarlarından olan Amerika, Avrupa’ya demir atarak anti komünist olarak gördüğü ülkeleri yanına çekmek için 1949-50 yıllarında “Marshall” [3] (George Marshall USD Dışişleri Bakanı) ismiyle içinde Türkiye’nin de bulunduğu on altı (16) [4] Avrupa ülkesine ekonomik yardımlarda bulunmak kastıyla, para yardımında bulunmuştur.

Savaş sonunda her bakımdan geriye düşmüş  Avrupa ülkeleri bütün bu yıkımlara rağmen, Amerika’dan aldıkları yardımların geri ödemesini yaparken, aynı zamanda öz kaynaklarını da devreye sokarak yeniden ayağa kalkmak için adeta sivil bir seferberlik başlatmış/başlatabilmişlerdir.1951 yılında kendi aralarında kurdukları birlikle de (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu), birlikte kalkınma hamleleri başlatmışlardır. Bu birliktelik süreci onları AB olmaya kadar götürmüştür. Halen de ticari bazda birbirlerini koruyup kollamaktadırlar.

Bilahare 1957 yılında kurdukları bu birliği genişleterek (AET) aralarındaki husumetlere rağmen birbirlerine parasal destekler vermek suretiyle de ekonomik hamleler yapmışlar, kısa süre sonra da kendileri borç veren konuma gelmişler/gelebilmişlerdir. Bu birliktelik süreci onları AB olmaya kadar götürmüştür. Yani Avrupalı Marshall yardımlarını fırsata çevirmiş/çevirebilmiştir. İngilizlerin deyimiyle “Babalar oğulları için çalışır” felsefesini gerçekleştirmişlerdir.

Türkiye’de 1949 yılında (CHP dönemi) Marshall yardımı almış, ancak yerli yerinde kullanamamış, ödemelerini sürekli ertelemiş, borçlar katlanınca da tavizler vermeye başlamıştır. Bunun en bariz örneği, mahcubiyetin gereği olarak Kore’ye Amerikan çıkarlarını koruma adına asker göndermiştir. (DP dönemi) Karşılığında da ancak 1952 yılında Birleşmiş Milletlere (NATO) üye kabül edilmiştir[5].

Dışarıdan aldığı hazır paralarla idareye devam eden Türkiye, borca bağımlı hale gelince, zamanla iç işlerine yapılan müdahalelere bile ses çıkarmamış/çıkaramamış, zorunlu olarak dışa bağımlı teslimiyetçi, silik politikalar izlemek zorunda kalmıştır. Zaman zaman bazı dönemlerde ufak tefek baş kaldırma emareleri görülmüş ise de “Bizim çocuklar”a yaptırılan darbelerle gerekli ikazlar yapılmıştır. 

Eskisi kadar olmamakla birlikte bugün dahi ucuz işçilik nedeniyle maliyeti düşürüp, avrupa-asya arasında köprü konumunda olması hasebiyle de fazladan nakliye aşağıya çekilsin diye, Türkiye’ye ancak montaj sanayi reva görülmüştür. Yani bize vida/somun sıktırmayı layık görmüşlerdir. Askeri alanda bazı yapılanlar yeterli sayılır mı bilmiyorum.

Bugün avrupanın en zayıf halkaları olarak görülen Polonya ve Macaristan’ın bile GSMH’ları kişi başı 14-15 bin USD $ civarlarında seyrederken, Türkiye GSMH’sı kişi başı halen 10 bin USD $ civarındadır.[6]

Yıllarca batının kapitalist sistemi altında ezilen, komünist ülkelerin boyunduruğunda sömürülen ülkeler, bugün kalkınan bazıları da kalkınmış ülkeler kategorisinde yerlerini alırlarken, bizde hala iktidar kavgaları ile ömür tükettiğimizi gören/izleyen batılılar maalesef bizi üçüncü dünya ülkesi ve ilkel olarak görüyor ve de görmektedirler.

Ayrıca, avrupalı tarihten miras olarak kalmış neredeyse tüm eserleri korumuş, yapılarını “Sit alanı” ilan ederek koruma altına alarak, geçmişini olduğu gibi muhafaza etmiş/edebilmiştir. Yerleşim yerlerini gezdiğinizde canlı bir tarihle karşılaşıyorsunuz. Tarihini okumanıza gerek kalmadan gördüklerinizle zaten bazı bilgilere sahib olabiliyorsunuz.

Ülkemizde ise adeta tam tersi durum söz konusudur. Sanki ecdat hatırlanmak istenmiyormuş gibi, birilerine peşkeş çekme adına yıkımlar yapılarak, yerine gökdelenler dikilerek, her geçen gün tarihle ilgimiz birer birer kesiliyor adeta.Öyleki, 20-30 yıl önce ölmüş biri bugün kalksa, oturduğu mahallesini bile tanıyamaz hale getirmişiz. Turist çekme adına kazılarda ortaya çıkan “Roma” dönemine ait eserler daha fazla korunmaktadır. Sanki buraların Romalılara ait olduğunu ispata çalışıyoruz gibi. Elbette tarihi eserler korunmalı. Ama bize ait olan da korunmalı/korumalıydık tabi ki.

Hülasa; uzun yıllardır siyasi partiler tarafından idare edilen ülkemiz, emsallerine nazaran arzu edilen sosyal, siyasal ve ekonomik hamleler bakımından bekleneni vermemiş/verememiştir maalesef.Avrupalı ise, dünyalığını büyük oranda tamamlamıştır.Ancak, “Din güzel ahlaktır”[*] prensibinden son derece uzaktır, nasibini almamıştır, tek kanatlıdır.Midesini doyurmuş, ancak insanlık mefhumlarını yosundur ve mutsuzdur.O’da manevi kurtarıcı beklemektedir.

Oysa; tüm bu olumsuzluklara rağmen Türkiye bugün de bölgesinin en büyük gücüdür.Ümidin ve umudun adreside kendisidir.Bu potansiyeli de vardır yeterki dinamikleri devreye sokulabilsin, iyi idare edilsin/edilebilsin.

Ülkemizde yapılan mahalli seçimlerde halkımız tüm partilere gerekli mesajı vermiştir.Siyasilerin de artık halkı iyi anlaması, doğru yorumlaması zamanıdır, zira avrupa ulaşılmaz da değildir.

 

Kaynakça:                  

1-https://onedio.com/haber/kanli-bir-tarih-ii-dunya-savasi-ile-ilgili-15-onemli-bilgi-657284 Erişim mayıs 2019

2-https://www.stratejikortak.com › erişim mayıs 2019

3-https://tr.wikipedia.org/wiki/Marshall_Planı

4-https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/marshall-plani-372

5-https://www.kenandabirkuyu.com/marshall-plani-ve-turkiyedeki-sonuclari.erişim Nisan 2019

6-https://tr.wikipedia.org/.../Ülkelerin_kişi_başına_GSYİH%27ya_(nominal)_göre_sıral...erişim Mayıs 2019

7-* “Hadis-i Şerif” Müslim, Buhari, Tirmizi, Ebu Davut ve diğerleri

Mustafa YILDIZ  - Prag/ÇEKYA (ÇEK CUMHURİYETİ)

Yazarımızın Diğer İzlenimleri için Aşağıdaki Linkleri Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-almanya-ya-dair-izlenimler-920

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-osmanliya-ilkleri-yasatan-kusatmalarin-yapildigi-ulke-avusturya-izlenimleri-936

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları