17 Ağustos 2019 Cumartesi •

Osmanlıya İlkleri Yaşatan Kuşatmaların Yapıldığı Ülke Avusturya İzlenimleri

02.05.2019
Mustafa YILDIZ

Osmanlıya İlkleri Yaşatan Kuşatmaların Yapıldığı Ülke Avusturya İzlenimleri / Mustafa YILDIZ

Ziyaretlerimizin ikinci durağı olan Avusturya’ya ilk gidişimiz.Almanya’nın bir şehrini daha görürüz diyerek, bu beklentiyle yola çıktık.

Daha doğrusu benim beklentim/tasavvurum bu yöndeydi. Bu nedenle de Avusturya ile ilgili çok da farklı bir görüntü ile karşılaşacağımı pek beklemiyordum. Duyumlara dayalı bilgilerle Avusturya topraklarına girdiğimizde şehirleri birer birer geçerken, ülke ile ilgili bazı ip uçları görünmeye başladı.

Avusturya derken başkent Viyana akla geldiğinden herkes gibi biz de Viyana’ya doğru seyir halinde devam ederken, yol boyu gördüklerimiz bizde azda olsa bir merak uyandırdı diyebilirim. Başkente vardığımızda da doğrusu umduğumuzdan daha güzel bir şehir ile karşılaştığımızı söyleyebilirim.
Şehre girişte gözümüze ilk etapta çarpanlar arasında, tarihi müzeler, her tepe üzerinde kurulu görkemli şatolar, tarihi saraylar, orijinal hali muhafaza edilerek günümüze kadar gelebilmiş tarih mimarili evler, korunaklı yeşil alanları ve şehir merkezinden süzülerek geçen “Tuna” nehrini sayabiliriz.
Gerek toprak olarak ve gerekse bulunduğu konum itibariyle büyük bir ülke olmayan Avusturya hakkında kısa olarak da olsa, ön bilgi vermenin faydalı olacağını düşünerek, öne çıkan bazı ekonomik verileri aktarmayı yararlı görüyorum.

Nüfusu dokuz (9) Milyona varan, yüzölçümü de ancak 83,878 Km2 olan Avusturya’nın başkenti “Viyana” olup, yönetim şekli “Federal Cumhuriyet” tir. Dokuz (9) eyaletten müteşekkil Avusturya’da beş (5) yılda bir yapılan seçimlerde oy kullanma yaşı da onaltı (16) dır.[1] Seçilme yaşı 18 (Onsekiz), Başkan seçilme yaşı ise 35 (Otuz beş) dir.

Nüfusun % 80’i Alman, % 19’u Balkan göçmeni (Bulgar, Macar, Yugoslav) olup, (Yüzbinin üzerinde türk vatandaşının yaşadığını ifade edenler oldu) dini yapı olarak da; % 80 civarında Hristiyan, % 4,2 civarında Müslüman, % 0,8 diğer dinlere mensup iken, % 12 civarında ise hiç bir dine inanmayanlar teşkil etmektedir.[2]

Para birimi Euro (Avro) olup, GSMH’sı 2018 verilerine göre yaklaşık olarak 43,600 Auro’dur. Ekonomik olarak büyük oranda dışa bağımlı olup, ithalatının büyük bir kısmını Almanya üzerinden sağlamaktadır.[3]

İhraç ettiği ürünler arasında Demir, magnezyum, grafit ve kömür gelmektedir.Dünyada çok ender bulunan “Grafit” madenine sahip sayılı ülkeler sıralamasında ilkler arasında yer alır.Grafit; yumuşak, yağlı, kağıt üzerinde iz bırakan, siyah renkli, bükülen, katı ve karbon bir mineral olması dolayısıyla, kurşun kalem yapımında, elektrodlarda, döküm sanayinde ve 400 °C’ye kadar ısıya dayanıklı olduğundan makine yağı olarak kullanılmaktadır.[4]

Gelir kaynağı olarak da en fazla geliri “Turizm” den elde edilen gelirler olduğunu söyleyebiliriz.Avusturya’da turizmin en büyük merkezi de başkenti “Viyana”dır. İçinden “Tuna” nehrinin geçtiği Viyana; kaleleri, şatoları, müzeleri, yeşil alanları, tarihi yapıları ile dünyada yaşanabilir kentler arasında daima en başlarda yer alması, Viyana’nın turizm merkezi olmasında oldukça önemli yer tutarlar.

Ülkenin batı kısmı ise; en yüksek yeri 4810 metreyi bulan Alplerle kaplı olması Avusturya’nın kışın kayak yapılan ülkeler arasında yer almasını sağlarken, alplerin aşırı dik oluşu batı avrupayla doğu avrupa arasında Avusturya’yı ulaşımın merkezi konumuna gelmesini sağlamıştır.

Bilmemizde yararı olur zannıyla Avusturya’nın yakın tarihine şöyle göz atacak olursak; I.Cihan harbinde mağlup olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılınca, Avusturya müstakil bir devlet olarak uzun süre ayakta kalamamış,1938 yılında Hitler’in Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilerek Almanya’ya ilhak edilmiştir.[5]

Ancak 1939 yılında patlak verip altı (6) yıl kadar süren II.Cihan harbi sonucunda Almanya’yı mağlup eden (1945) Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa’dan oluşan devletler, Avusturya’yı işgal ederek müşterek egemenlikleri altına almışlardır. Nazi zulmünden kurtulduğuna sevinen avusturyalılar sevinçlerini göstermek babından, kurtuluşun sembolü olarak Rus Askerlerine ithafen yazdıkları teşekkür yazısı tablosu halen orijinal haliyle Viyana meydanında herkesçe okunmaktadır.

1955 yılında yine bu işgalci ülkelerin kendi aralarında anlaşmasıyla Avusturya bağımsız ülke statüsüne kavuşmuştur.1995 yılında da Avrupa Birliği (AB) üyesi ülke olarak birliğe dahil olmuştur.[6]

Tarihle ilgisi olan, daha doğrusu hatırlama da yarar gördüğüm bizimle ilgili tarihi münasebetlere de değinmekte yarar var sanırım. Malum, söz konusu Avusturya ve Viyana olunca tabii olarak akla ilk gelen I. ve II.Viyana kuşatmalarıdır. Kısaca hatırlarsak şayet; İlk kuşatmayı kendi isteğiyle bitiren Osmanlı, başarısızlığına rağmen bunu mağlubiyet olarak görmemişti ama daha sonra yapılan II. Kuşatmadaki başarısızlık da eklenince, kuşatmalar sonuçları itibariyle avrupaya çok önemli kazanımlar sağlarken, bizim için de bazı tarihi ilklerin yaşanmasına neden olmuştur.

İsterseniz kısaca hatırlayalım; bilindiği gibi 1529 yılında yapılan I.Viyana kuşatması bulunduğu yer itibariyle memleketten bir hayli uzak mesafede olması, savaşın uzun sürmesi, erzak ve askeri takviyenin de zamanında yapılamaması sonucu büyük kayıplar veren Osmanlı, başarı da elde edemeyince ordu mecburen ganimetten mahrum olarak İstanbul’a geri dönmüştür.

El’i boş geri dönen devlet kuşatma için yaptığı askeri masrafları hazineden karşılamak zorunda kaldığından, büyük maddi kayıplar yaşamıştır.Takriben bir buçuk (1,5) asır sonra yapılan II. Viyana kuşatması da (1683) uzun sürmüş, ikinci kez neticesi alınmadan, maddi ve manevi bakımından da büyük kayıplar verilerek geriye dönülmesi üzerine, maddi boyutun yanında idarede de kaoslar yaşanmış ve devamında yapılan/yapılmış antlaşmalarda ilk kez toprak kayıpları yaşanmıştır. Kuşatmalar bunun sebebi olarak kabul edidiğinden, tarihimizde unutulmazlar arasında yer almışlardır.[6]

Galiba 1600’lerin sonu yani “Karlofca” antlaşmasının (1699) yapıldığı tarih, Osmanlı sınırları genişlemede geldiği en son noktasıdır diyebiliriz. Yani II.Viyana kuşatmasıyla birlikte ilerleme süreci bitmiş, duraklama dönemi başlamıştır. Bir asır kadar süren bu duraklama döneminde (1700-1800 arası) uluslararası arenada artık bir türlü derlenip toparlanamayan Osmanlı emsallerinden yavaş yavaş geride kalmaya başlayarak çöküş dönemine girmiştir (1800-1908 arası).Zaman zaman iyi niyetli çabalar olmuşsa da dağılmayı/bölünmeyi önleyemeyerek (1908-1920 arası) çöküş süreci yaşamıştır.1922’de hilafetin kaldırılması ile de son nokta koyularak resmen tarih sahnesinden silinmiştir.[*]

Avrupalılar açısından kazanımlara gelince; I.Viyana muhasarası girişimi Avrupa genelinde bir korku ve paniğin yaşanmasına neden olmuştur.O tarihlerde Avrupa’da yaşanan şiddetli mezhep kavgaları (30 yıl savaşları) Papa XI.Innocentius’un öncülüğünde, kuşatmayı bahane göstererek yaptığı girişimler sonucu askıya alınmış, yerine bir “Haçlı ruhu” oluşması için ilk tohumlar o tarihlerde atılmıştır.

Bunlardan habersiz II.Viyana kuşatmasına çıkan Osmanlı ordusu, kesin zaferle döneceğinden emin olarak çıktmış, çamuru da bahane ederek ağır toplarını cepheye götürmemiştir. Buna karşın ilk defa Osmanlı’ya karşı neredeyse bütün avrupalı devletler bir araya gelerek müdafaaya katkı vererek başarısızlığın yaşanmasına neden olmuşlardır.[7] Zamanlamanın istihbari bilginin de eksik olduğu sonradan fark edilmiştir.

Padişah IV.Mehmet mağlubiyetin sorumlusu olarak gördüğü Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı idam ettirmiştir. Bu mağlubiyet daha önceleri “Yenilmez Ordu” diye nam salmış Osmanlı Ordusuna prestij kaybı yaşatırken, avrupalı düşmanlarına da büyük moral ve cesaret aşılamıştır.Avrupa ülkeleri bu püskürtmeden sonra büyük sevinçler yaşamış, hatta bazı devletlerde resmi kutlamalar bile yapılmıştır.[8]

Maksadımız tarihi bu sutunlara taşımak değildi elbette, zaten koca tarih böyle iki cümleyle de anlatılamaz.Ancak, darecilerce ülke adına verilen/alınan kararlardan dolayı yapılan/yapılmış hatalar, gelecek nesillerin bedel ödemelerini kaçınılmaz kılacağından, gelecek nesillerin de tarihi tekerrür ettirmemeleri adına dersler ve ibretleri hatırlama babından kaleme alınmıştır o kadar.

Aşağıya alınan II.Bölümde de bazı tespitler verilmiştir.Yapılan/yapılmış tespitlerimizi kimileri isabetli olarak görmeyebilir, ama bunun da hoşgörü ile doğal karşılanacağını umuyorum.

Kaynakça;

1 "Kommission für Migrations und Integrationsforschung der Österreichischen Akademie der Wissenschaften" (PDF). Statistik Austria. 2012. s. 27. 24 Şubat 2013 tarihinde kaynağından (PDF) Erişim tarihi: 24 Nisan 2019 

2 "Population by Year-/Quarter-beginning". 26 October 2018.

3 "Austria". International Monetary Fund. 19 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi:21 Nisan 2019

4 "Gini coefficient of equivalised disposable income (source: SILC)". Eurostat Data Explorer. 6 Kasım 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Aralık 2015.

5 "Human Development Report 2015" (PDF). United Nations. 2015. 17 Haziran 2016 tarihinde kaynağından (PDF). Erişim tarihi: 20 Nisan 2019 .
 

6   İ.H.Uzunçarşılı “Büyük Osmanlı Tarihi”. II.Cilt 7.Basım.Türk Tarih Kurumu Yayınları.
 

7   Raymond Morgan “Osmanlı Tarihi” I.Cilt.Adam Yayınları.
 

8   Mustafa Turan “II.Viyana Muhasarası”.”Osmanlı Devletinde siyasi, idari ve askeri çözülme”.OTAM dergisi sayı:9 (Ankara 
       Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi)
       [*] Verilen tarihler yaklaşık olup tasnifler yazara aittir.Bir tespitte bulunmak için verilmiştir.

Avusturya Ziyareti Bize Neler Hatırlattı?

-Gerek gördüklerimiz/duyduklarımız ve gerekse yaptığımız araştırmalar neticesinde ulaştığımız bilgiler doğrultusunda vardığımız yorum ve tespitlerimizi, aşağıya maddeler halinde sıralamaya çalıştık. Avusturya’yı anlatacak teknik veriler sınırlı olduğundan, tarihi yönünü öne çıkardık. Aynı zamanda batının bir parçası kabul edip, “Parçadan bütüne varma” misali Avusturya nezdinde Avrupa’nın tamamını kapsayan tahlillerde yapmaya çalıştık.

-Öncelikle kuşatmaların avrupalıya kazandırdıkları ile başlamak istedik. Çünkü; o tarihi günler avrupalı için adeta bir milad kabul edilmiş, yaygın olan “Tek başına Osmanlıya karşı koyulmaz.” argümanı ciddi boyut kazandığından, “bir olma beraber olma” cabaları o tarihlerden itibaren hız kazanmıştır. Papa’nın da olaylara dini boyut atfetmesi, tarafları oluşacak birliğin ırk üzerinden değil de, dindaşlık üzerinden olması gereğine ikna ederek, bazı devletleri bir araya getirmeyi başarmıştır.Osmanlı’nın da kuşatmada başarısız olması Papa’nın tezlerini haklı çıkarmış, birleşme/dayanışma fikri de yaygınlık kazanmıştır.

-Bu kıvılcım kabul görünce hemen uygulama safhası başlamıştır. “Kutsal İttifak” adıyla 1684’de Avusturya, Lehistan ve Venedikten oluşan bir birlik kurulmuş, bilahare 1686’da da Rusya bu birliğe dahil olmuştur. Bu ruh hali daha sonra “Haçlı Ruhu”na dönüşmüştür. Bir müddet sonra hareket müdafaa yapmaktan çıkmış, osmanlıyı birlikte bitirme hareketine dönüşmüştür.

-Bu uyanış ileriki zamanlarda da avrupalının “Can simidi” olmuştur. Bilindiği gibi, bir süre sonra dağılan avrupalı, tarihten gelen bu damarı tekrar uyanmış, bu bilinçle önce “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu” (1951), daha sonra “Avrupa Ekonomik Topluluğu” (AET. 1957), bilaharede “Avrupa Birliği” (AB. 2007 imzalandı, 2009’da yürürlüğe girdi) ismi ile bugünkü avrupanın doğmasının da nedeni olabilmiştir.(*)
-Oysa o tarihlerde Osmanlıda tam tersi durum söz konusudur. Kuruluşunda nizamı alem için  “İla-yı Kelimetullah”ı hedef belirleyerek yola çıkanları, devlet büyüyüp semizlenince bu gayenin yerini kibir, şan-şöhret kazanma, baş olma sevdası, birbirini çekememe hastalığı almıştır.Herkes birleşmeyi tartışırken, islam coğrafyasında kendi içinde bilek güreşleri yapılmıştır.

-Bugün avrupalı kendi aralarında bazı sıkıntılar yaşamasına rağmen, gördükleri faydanın hatırına birlik kalmada ısrarcı olurken, islam ülkeleri bırakın birlik olmayı, birbirine sırtlarını bile dönmüyor/dönemiyorlar.

-1980 yıllarında batma konumuna gelen İspanya’nın kısa sürede ayağa kalkması, Yunanistan’ın yaşadığı krizlere rağmen hala ayakta duruyor olması, Avusturya’nın bugünkü refah seviyesine ulaşması sadece kendi başarıları olmadığı, AB dayanışması dolayısıyla olduğunu da bilmemiz gerek artık.

-Birazda avrupalı insanın sokakta verdiği görüntüye gelirsek; Batı insanı mimarisi gibi kendisi de de iki yüzlüdür.Binaların dış görünüşleri estetik göründüğü halde, içlerine girdiğinizde ülkemizde birçok insanın yaşamak istemeyeceği vaziyette olduğunu görürsünüz. İnsanı da öyledir. Dıştan temiz görünür ama yakınlaştığınızda çirkin yüzüyle karşılaşırsınız.

-Ülkemizden avrupaya, özelde de Almanya’ya talep üzerine gelmiş vasıfsız insanımızın yerleştiği ülkelerde iyi “Örnek olma” ve islamı temsil noktasında “Emin olma” vasfı göstermedikleri/gösteremedikleri için, vatandaşlarımızın Avrupa’da büyük bir  itibar kaybı yaşamasına sebep olmuşlardır.Bugün dahi vatandaşlarımıza hala o nazarla bakılmasında burda yaşayan vatandaşlarımızın payı çok büyüktür.

-Oysa, buralara gelenler, Medine’ye gelen Mekke’li muhacirler gibi dinlerini temsil etmede duyarlı/tutarlı olsalardı, kanaatimce “İslam” dini Avrupa kıtasında bugün çok daha farklı konumda olabilirdi/olurdu da.

-Avrupalılar tatil yapmak için gittikleri Yunanistan, İtalya ve İspanya’da çok nahoş muamelelere maruz kaldıkları halde, yazılı ve görsel basınları bu tür hadiselere hiç yer vermezken, can ve mal emniyetinin en fazla sağlandığı Türkiye’de nadiren görülen bireysel vakalar büyütülerek verilerek, turizm gelirlerimizi baltalamaya yönelik çalışmalar siyaseten hep vardı ve bugün halen de devam etmektedir.

-Turizmde bizimle rekabet eden bu ülkelere batılı şirketler özellikle, sürekli yönlendirmeler yapmasına rağmen yine de ülkemizi tercih edenler çıkmaktadır. Bu menfi propagandanın tek sebebi halkı müslüman bir ülkenin gelirlerini aşağıya çekmektir. 

-Avrupalılar kendi dini ve kültürel değerlerini tek doğru olarak görürler.Düşüncelerinde ırkçı ve faşisttirler.İslam dinine ve müslümanlara hep ön yargılıdırlar. Çünkü; Bugünkü Hristiyanlık inancı teslis’e (Baba, Oğul, Ruh-ul Kudüs) dayalı iken, islam da tam tersi “Doğurmamış, doğurulmamıştır”[1] diyerek, temelden yani ilk çıkıştan itibaren ayrıldığından, müslümanlara karşı sevgi ve muhabbetlerinin oluşması zaten mümkün değildir.Bu nedenle dostlukları görüntüden ibaret olup, çıkara dayalıdır.

-Müslüman alimlerin birçok bilim dalına katkı sağladıkları bilindiği halde, daima bunu yok farzederek davranmışlardır. Dolayısıyla batılılar müslümanlara karşı hep nankördürler.

-Avrupa’da yaşayan veya ziyaret amaçlı gelen vatandaşlarımız da buraları görünce “Hipnoz” olmuş gibi çevresine hep gördükleri güzellikleri anlatırken, eksikleri pek dile getirmezler/getirmemişlerdir.Aksine, islam ülkelerine yaptıkları gezi ve ziyaretlerinde yakaladıkları/buldukları hataları abartarak anlatarak, farkında olmadan islam dinine ve müslümanlara karşı bakışların negatif olmasına yardımcı olmuşlardır.

-Batı insanı kendi vatandaşları ile ilgili hak ihlali söz konusu olduğu zaman adilane tutumlar sergilerken, söz konusu diğerleri/ötekiler olduğu zaman ise hep çifte standartlı davranmışlar/davranıyorlar da .

Avrupa’da yaşamış ve avrupayı bilenler elbette bizden daha fazla muşahhas tespitler yapabilirler. Bunlar kısa süre zarfında bizim kişisel tespit ettiklerimizdir.

Sonuç olarak; Avrupalı Allah’ın verdiği nimetlere karşı son derece nankör davranmaktadır, davranmaya da devam ediyor.Gerçi insanın kendisi zaten nankör bir varlıktır [2].Ancak batı bu suçu toplu olarak işlemektedir. Talep olmayınca da Allah onlara hidayeti de nasip etmiyor[3]. Üsttelik Rab’bimiz nankörlere karşı azabının da şiddetli olacağını söylüyor[4].

Batı toplumu her ne kadar dini inanç olarak hristiyan kimliğiyle görüntü veriyor olsada gerçekte ateisttir. Bela ve musibete uğramanın bütün şartlarını üzerinde bulundurmaktadır. Yani, belasını bulmayı hak etmiştir/etmektedir. Ancak, bela ve musibetin verilmemesi/gecikmesi müslümanlar yüzündendir. Zira, nankör olmayan, nimeti hak eden müslüman/müslümanlar (Yeryüzü halifesi) ortada yokturda ondan[5].

Batının bilimde, teknolojide ilerlemesi de durmuş ve tıkanmıştır. Yaşanmakta olan bu tıkanıklığa yeni bir menfez açmak, mevcut hali ileriye taşımak da ancak; insanlığın kurtuluşunu gaye edinen, doğru ve yanlışı tefrik edebilen, hikmet ve feraset sahibi, samimi bir topluluğun oluşmasıyla gerçekleşir/gerçekleşebilir diye düşünüyorum[6].

Batı yıllardır “Kemal”ini yaşadı, artık “Fetret”i başlamıştır. Onları geçen elbette çıkacaktır. Bu da ancak müslüman bir nesilin eliyle mümkün olabilecektir. En yakın aday da bugün için Türkiye görünmektedir. İnşallah.

Kaynakça;

* “Avrupa Birliği Başkanlığı” Yayınları.

1-İhlas suresi: 3

2-Abese suresi: 17 

3-Tevbe suresi: 80 

4-İbrahim suresi: 7, Fatır suresi:36 

5-Hac suresi:38 

6-Al-i Imran suresi:3 D.İ.V. Meali. ayrıca nankörlükle ilgili 30’dan fazla olan ayetlere bakılabilir.                                

Mustafa YILDIZ   Viyana/AVUSTURYA

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye