Mundar Edilmiş Bir Hayatı Yaşarken

22.06.2018
Mehmet Yavuz AY

14 Mayıs 2018, Nekbe Günü’nün 60ncı yılı. Filistinli kardeşlerimizin “Büyük Felâket Günü” olarak isimlendirdikleri 14 Mayıs 1948, Terör Örgütü İsrail’in Filistin’den gasp ettiği topraklarda İngiltere’den bağımsızlığını ilân ettiği kara gün…

İlk kıblemiz Kudüs ve diğer Filistin topraklarında neredeyse her Ramazan ayı İsrail tarafından gerçekleştirilen katliamlar, hayatımızın değişmez bir parçası haline geldi. En yeni 14 Mayıs’ı seçerek, gözlerimizin önünde, İsrail, yeni cinayetlere imza attı. 65 Filistinli Müslüman şehit olurken 3000’e yakın yaralımız oldu…

İnsanların, toplumların hayatında kara günler vardır.

İnsanoğlunun yeryüzünde misafir edilişinden bu yana sayısız kırılmalar, felâketler, acılar boy gösterdi.

Büyük oyun kurucu Rabbimizin değişmez ilkelerini ihtiva eden çağrıları, çoğu zaman insanda karşılığını bulmadı. Düşünebilmesiyle en kıymetli varlık olarak temayüz eden insan, olaylara bakmakla yetindi; görmedi, göremedi…

Hayatın görünür yüzüne yapılan tanımlamalar, kişiler ve olaylarla sınırlı kaldı çoğu kez.

Yaşadığımız gerçeklikler ufkumuzu sardı. Hayırlar şer, şerler hayır gibi algılanmaya başladı. Gerçeklikler farklı gerekçelerle de olsa hakikatin yerini işgal etti.

Kitap sahibi fertler ve toplumlar varoluş hakikatine ilgisiz gözlerle bakmayı sürdürerek, yakın hayatı mutlaklaştırdılar.

Her şey bulanıklaştı: Kalp, zihin, gözler…

Yüce yaratıcının çağrısı, bulanık vasatta cılız bir sese indirgendi, kulaklar işitmez oldu.

Mundar edilmiş bir hayatın sesi, soluğu, rengi; dipsiz ve tanımsız kuyularda sahte kitaplar ve ilkeler doğururken insan kendini kaybetti.

Yeryüzü misafirliğini unutan, anavatan bilincini yitiren, sahnenin/dağın arkasını merak etmeyen, metafizik ürpertilerden uzak, diğer canlılarla kendisi arasındaki ayrımı önemsemeyen, toprağın sırtında koşuşturan yığınlara döndü insanımız.

Doğu –Batı ayrımı kalmadı. Doğulardan batılara her yan ruhsuz cesetlerle doldu.

Kalbini zihnini gözlerini, sırtına yapıştığı toprağa çeviren insanın kelimeleri, kavramları ne söyler?

Kim Yahudi, kim Hıristiyan, kim Müslüman, kim Ateist, kim Budist? Hepsi insan mı?

Kimin kelimeleri var, kimin rahmet yüklü gökyüzünü yere indirmeye mecali?

Mundar edilmiş bir hayatı yaşarken, alışırken ve alıştırırken; Yüce Yaratıcının kelimelerinin yanında durmak gibi bir derdimiz olabilir mi?

Küçük felâketler sardı dört bir yanımızı, adını büyük felâket günü de koysak : İnsan, toprak, ülke kaybı.

Ekonomik kayıpların konuşulduğu kadar, ölüm ötesi kayıpların kayıtlara geçmediği bir demdeyiz.

Sahibi Müslüman bir Kıbrıs otelinin barında, içki içerken Kur’an okuyan adam; bir bilene “Hocam kumar mı yoksa zina mı daha günah” diye soran, iftar sonrası fuhuşa koşan adamlar kimler?

Karıncalar gibi bitimsiz koşturmacalar içinde, sahte parıltılar yayan ama her an bir kara deliğe düşmesine ramak kalmış insancıklar, bize ne söyler?

Felâket günleri, kara günler, acılar, yıkımlar, katliamlar; asıl büyük felâket gününün habercisi değil midir?

Sahi! Müslümanım diyenler niye ve nasıl Müslüman? Evet… Müslüman olmak kolay, Müslüman kalmak zor galiba.

Çokça düşüneceğimiz cümle: “Müslümansanız gereğini yapınız.”

Toprağın çocukları olarak doğarız ama gökyüzüne yolcu olmaktır işimiz.

Yüce Yaratıcıya “Bana mühlet ver! Bana tercih ettiğin insanın ne mal olduğunu göstereyim sana!” diyen İblis’i haklı çıkarmak değildir insanlığımız ve imanımız…

Emaneti yüklendik ama bugün onu taşımaktan aciziz. İman en büyük imkânken susuyoruz.

Allah’ın mülkünde Allah’ın kelimelerini konuşmaktan kaçınıyoruz. Toprağın üzerinde Allah’ın haklarını çiğneyenlere kendi dilimizle cevap vermiyoruz. Allah’a sınır çizenlerin, Allah’tan daha çok bilenlerin, Allah’tan daha iyi yönetme iddiasında bulunanların kelime ve kavramlarıyla konuşarak, asıl felâkete giden yolda küçük felâketlerimizi kendimiz hazırlıyoruz. Başımıza gelenler ellerimizle hazırladıklarımızdır.

Elin oğlu soruyor: “Tanrınız ve dininiz hakiki ise niye yüzlerce yıldır bizden dayak yiyorsunuz? Tanrınız size niye yardım etmiyor?” Rabbimiz ve dinimiz hakiki ama biz Müslümanlar sahici olamadık. İnanmışlığımızı, adanmışlığımızı, duygularımızı;  aklımızla birleştirmektir eksiğimiz.

“Türkiye’nin geri kalışının sebebi, halkının cehaleti değil, münevverlerinin gerek keyfiyet, gerek kemiyet bakımından yetersiz oluşudur.” (Mümtaz Turhan, Garplılaşmanın Neresindeyiz, Altınordu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, Kasım 2016)

Mundar hayatı, öğretilmiş çaresizlikleri, ufkumuzu örten felaketleri kararlı adımlarla geçip, dünyaya vaziyet edecek özgüveni iman, akıl, hikmet ve irfanla yeniden kazanabiliriz. Bizim güçlü, adaletli, merhametli müminler olmaya ihtiyacımız varken, dünyanın da bize ihtiyacı var.

İşte o zaman sahte gerçekliklerin ışıkları sönecek, hakikat ufkumuzu aydınlatacaktır.

25.05.2018           

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları