ZAN-HUKUK-MEDENİYET

29.04.2019
Muhsin GANİOĞLU

Allah birbiriyle kavga eden kan döken, fitne çıkaran/çıkarabilen veya bu neviden kabiliyetleri olan bir varlığı yani  insanı yeryüzünün halifesi olarak seçmiştir. Bunun yanında onun en güzel  surette yaratıldığı,   takva ve fücurun  içine bir duygu olarak bırakıldığı, bunun yanında ona akıl ve rehber verildiği Kitap’ta beyan edilmiştir.    

Gerek geçmiş insan topluluklarının tarihine ve gerekse bu günkü insan topluluklarına baktığımızda; meşru veya gayri meşru olarak başta mal kazanma isteği, yönetme isteği, önde olma arzusu; insanın sürekli olarak birbiriyle veya tabiatla çatışmasının ana mihengini oluşturmuştur.  İnsan bu sebeple hemcinsini, toprağı, denizi, tabiatı, sosyal ve tabii dengeyi bozucu bir  çok eylem yapmış ve yapagelmektedir. Lakin insan, davranışlarının temelinde bozucu bir eylem yapsa bile bilerek veya bilmeyerek bunu düzeltici iş ve eylem olarak yaptığını belirtmiştir. 

Bu zamana kadar mutlak kötü bir iş yapıyorum diye yola çıkanı veya açıklamada bulunanı görmedim. İnsan yanlış iş yapsa da bunu doğru yaptığı iddiasını hep sürdürmüş, kendince bir   meşruiyet alanı oluşturmak istemiş, gerekirse bu  meşruiyet alanını zorla bile tesis etmeye kalkışmıştır. Tarih boyunca haksız servet kazandığı halde bunu meşruymuş gibi sunanlar, haksız güç ve iktidar kullandığı halde bunu hakmış sergileyenler ortaya çıkmıştır.  Elde ettiği gücü ve serveti kendinden zanneden, kendini müstağni gören insanlar ortaya çıkmıştır. Dahası her insan böyle bir zanna kendisi de zaman zaman kapılabilir.

Buna mukabil insanoğlunun bir diğer yüzü de; sürekli olarak meşruiyetin peşinde olmuş, yaratılıştaki en güzel şekle uygun olarak  kendini iyilik yapmaya, sürekli olarak düzeltici iş ve eylem yapmaya adamıştır.    

Yukarıda ortaya konulan hususlar Müslüman bilincine sahip herkes tarafından ortaya konabilecek keyfiyettir. Yazımızda kişiden topluma uzanan süreçte insanın bozucu yanının “zanla” ilişkili olduğu ve bu sebeple “zan” kavramının daha doğru anlaşılması ve buradan hareketle doğru iş ve amel yapmanın doğru zemininin oluşturulması gereği açısından bir deneme yapılmıştır. 

Toplumumuzda çoğunlukla “zan” sadece insanlar arası ilişkilerde kaçınılması gereken dedikodu yapmamak, başkası hakkında kötü düşünmemek, bilmeden kötü tahminde bulunmak  vb  bir tavır olarak ele alınır ve düşünülür. Bu bir yönüyle doğrudur.  Ancak genelde insan özelde de Müslüman zannı; ekonomiden siyasete, tarımdan kültüre, eğitimden tarihe, sanayiden bilime kadar hayatın her alanında en çok kaçınılması gereken  bir davranış olarak ele almalıdır. Zira zan hakikatten yana hiçbir şey ifade etmez. Ayrıca bilmediğimiz şeyin ardına düşmememiz gerektiği,  mefhumu muhalifinden hareketle bir şey yapmak veya bir karar vermek istiyorsak o iş hakkında en geniş manada bilgi sahibi olmamız gerektiği bize öğütlenmektedir.  Zanla hareket edilmesi durumunda bir insana, topluma veya kavme haksızlık edileceği vurgulanmıştır. Bu hususları Kurandan çıkarımla söyleyebiliriz.

Bunun yanında insan bilginin ve gerçeğin mutlak kaynağı değildir. İnsan bildiklerini ya kendinden öncekilerinin bilgi ve keşiflerine dayalı olarak öğrenir veya yeni bir şeyi keşfederek öğrenir. Değerlendirmeleri ise muhakkak izafidir/görecelidir. Örneğin kişinin kan değerleri kendine özgüdür fakat değerlendirilmesi insan tabiatında var olan ve daha önce keşfedilmiş referans değerlere göre yapılır. Değerlendirmelerinde referans vermemişse bile bilinç altında değerlendirmesine kaynaklık eden bir umde muhakkak vardır. Dolayısıyla insan, ister maddi olsun ister manevi alanda ait olsun; kendini, varlığı, tabiatı, uğraşı alanını mümkün olan en iyi şekilde bilmeli, araştırmalı ve doğru bilgi edinmenin sistematiğini geliştirmelidir. Değerlendirmelerini de bu şekilde elde edilmiş bilgiye göre yapmalıdır.

Ancak yaşadıklarımızdan hareketle söyleyebiliriz ki hukuktan mühendisliğe, sosyolojiden psikolojiye, tıptan eğitime kadar fert ve toplum olarak  iş yapma biçimlerimizde, yönetim şeklimizde, karar verme işlerinde gerçeğe dayalı verilerle hareket etmeye pek yanaşmıyoruz. Bu durum daha çok hoşumuza gidiyor. Bu da kişi, toplum veya ülke olarak daha aldığımız kararları daha riskli hale getiriyor. Daha fazla sosyal siyasal ve ekonomik kırılma ve çöküşler yaşayabiliyoruz.    Yeni yapılan bir karayolunda bir çökme varsa burada gerçek veriye dayalı bilgiyle iş yapılmadığını bunun yerine zanna dayalı iş yapıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir bina durduk yerde çöküyorsa aynı şeyi burası için de söyleyebiliriz.  

Örneğin bir madenci yatırım yapacaksa zanna değil, toprağın altını eldeki tüm imkanları kullanarak iyice araştırmalı, rezervi tam olarak ortaya koyup işin doğasına uygun madencilik faaliyetini yapmalıdır. Tarımla uğraşıyorsa kafasına göre değil, toprağını analiz ettirmeli, ekim yapacağı ürününün fıtratını tanımalı ve buna göre çalışma yapmalıdır. Siyasetçi siyaset yapacaksa taraftarlıktan veya kişlsel kaynaklı değerlendirmelerden kaynaklı değil gerçeklerden hareket etmeli, politikasını buna göre yapmalıdır. Hukukçu ise zanla değil, gerçeğe dayalı olarak elde edilmiş verilerle hareket etmelidir. Devlette bir göreve atama yapılacaksa aidiyete/zanna göre değil gerçek verilerle oluşturulmuş liyakat kriterlerine uygunluğa göre atama yapılmalıdır.  Gazeteciyse dedikodu veya iftirayla değil nesnel haberle toplumun karşısına çıkmalıdır. Bu örneklemeleri hayatın her alanına yansıtabiliriz.

Gerçeklerle iş yapmanın en önemli ve vazgeçilmez şartı ise; “ölçme-tartma eyleminin” doğru yapılmasıdır. Ölçümün-tartımın doğru yapılması insanın zandan çok kaçınması ve korkmaksızın gerçeklerle yüzleşmesi anlamına gelmektedir. Doğru ölçme ve değerlendirme yapmayan kişi ve toplumların gerçeklerle yüzleşmeye cesareti yoktur demektir. Doğru ölçme yapamayan doğru değerlendirme yapamaz  ve doğru karar veremez. Doğru yönetim sergileyemez. Düzeltici iş ve eylem yapabilmek için de mevcut durum analizlerinin hakikat üzerinden yapılması gerekir. Elbette veriye dayalı iş yapmak; emek ister, meşakkatli bir iştir, bir çok insanı karşınıza alma riski taşır.

Bakıldığında bugün dünyayı yönetenler ölçme-tartma standartlarını geliştirenlerdir. Bugünün dünyasında kullanılan hangi ölçü birimlerine, ölçümlenme metoduna ve standardına bakarsanız bakınız Batıda geliştirilmiştir. Sanayiden bankacılığa, eğitimden, tarıma kadar birçok alanda ürettiğiniz mal ve hizmetlerin kabul ve red standartları ve ölçümleme teknikleri Batıdan alınmaktadır. Örneğin yıkanan bir çamaşırın temizliğinin ölçüm metod ve standartları veya demir çeliğin sertlik derecesini, insan içme suyu, tarım kullanma suyu standartlarını belirleyen Batıdır. Avrupa bugün kimyasallarla ilgili olarak ortaya koyduğu standartlarla bir ülkeyi veya şirketi yok edip ekonomik hayattan silebilmektedir. 

Hak, hukuk  kavramları da zaten gerçeklik üzerine bina edilmiştir.

İster fert hayatında isterse toplum hayatında olsun zandan uzak bir durum sergileyebilmek için   gerçeklerden hareket etme yanında  istişareyle iş yapma, emanetin ehline verilmesi, adaletin bir sistem dahilide işletilmesi  de olmazsa olmaz unsurların içerisinde yer alır.  

Tekrar başa dönecek olursak insan olma, hukuk ve barış içerisinde medeni bir şekilde yaşamakla zanla hareket etme  arasında tersine ilişki vardır.  Ne kadar çok zandan kaçarsak o kadar insanlığa ve barışa yaklaşırız. Ne kadar zanla iş yaparsak başarısızlığa ve itibarsızlığa uğrarız, tabiatta, toplumda  ve insanda bozulma artar. 

Vesselam. 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye