Doç. Dr. Enver ARPA / Kudüs'te Birlikte Yaşama İmkânı
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Kudüs'te Birlikte Yaşama İmkânı

25.02.2018
Doç. Dr. Enver ARPA

Amerika Birleşik Devletlerinin büyükelçiliğini 14 Mayıs’ta İsrail’in başkenti Telaviv’den Kudüs’e taşıyacağını duyurmasının ardından Kudüs’le ilgili tartışmalar yeniden alevlendi. Bu tartışmaların önümüzdeki yıllarda da süreceği ve Kudüs’ün nihai statüsü belirlenene kadar hız kesmeyeceği anlaşılmaktadır. Kudüs’le ilgili pek çok şey yazıldı, söylendi ve söylenmeye devam edecek. Biz bu yazımızda Kudüs’le ilgili farklı bir konuya temas etmek istiyoruz. Kudüs’te bundan sonra tüm Kudüslülerin birlikte yaşama imkânı var mıdır? Diğer bir ifadeyle Kudüs’te insanlar birarada tekrar barış içerisinde yaşayabilirler mi?

 

Kudüs malum olduğu üzere üç semavi dinin mensupları için de kutsal bir beldedir. Bunlardan hiçbirinin Kudüs üzerindeki emellerinden vazgeçmeyeceği aşikârdır. Yahudilere göre onlar, "Allah'ın seçkin kulları" dır. Allah, Kudüs’ün de içinde bulunduğu Filistin topraklarını kendilerine vadetmiştir ve bu topraklar onların Allah tarafından belirlenmiş bir hakkıdır. Yahudiler, millî ve dinî kimliklerini, ideallerini inatla yaşatarak vadedildiğini iddia ettikleri topraklarda Kral Davud'un altı köşeli yıldızı altında toplanacaklarına inanmaktadırlar. Onlara göre Ağlama Duvarı olarak isimlendirilen yer (Müslümanlara göre Burak Duvarı)Romalıların yıktığı Hz. Süleyman Mâbedi'nden geriye kalan bölümdür. Bu duvar, Yahudilerin önünde dua ettikleri en kutsal mekândır.

 

Kudüs kenti, Hıristiyanlık için de bir kutsallık sığınağı, tarihin bir çeşit başladığı yerdir. İsa (as) ve Hıristiyanlık bu topraklarda doğmuştur. Kutsal Gömüt, Veladet Kilisesi ve daha kırk kadar Hıristiyan tapınağı burada bulunmaktadır. İsa'nın doğumu, yaşamı ve ölümüyle ilgili tüm yerler Kudüs'te ve hemen onun çevresindedir. Kişi, Kudüs'te İncil'de geçen tüm yerlerle sürekli ve fiziksel bir temas halindedir.(Türkkaya Ataöv)

 

Müslümanlar açısından Kudüs daha çok önemlidir. Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa, Müslümanların on altı-on yedi ay kadar ilk kıblesi olmuş ve Kur'ân'ın övgüsüne mazhar olmuştur. Hz. Muhammed (sav) Mirac'a çıkarken Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya yolculuk yapmış, Mescid-i Aksa’nın karşısında bulunan Kubbetu Sahradan Mirac'a yükselmiştir. Hz. Peygamber (sav) ibadet ve ziyaret maksadıyla gidilmesi gereken üç mescitten birinin Mescid-i Aksa (diğerleri Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî) olduğunu, bu mescitlerde kılınan namazın, kişinin evde tek başına kılacağı namazlardan kat kat daha faziletli olduğunu bildirmiştir.

 

Her üç dinin mensupları da Kudüs üzerinde hak iddiasında bulunduklarına göre Kudüs’te barış içinde yaşamak nasıl mümkün olabilir? Bu sorunun cevabı önem kazanmaktadır. Buna cevap bulabilmemiz için bu üç din mensuplarının Kudüs’le ilgili dini düşüncelerine ve tarihteki uygulamalarına bakmamız önemli veriler sağlayacaktır.

 

Yahudilerin “Vadedilmiş Topraklar” İddiası Barışa Engel Teşkil Ediyor

 

 

Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere Yahudiler bu toprakların kendilerine Allah tarafından tahsis edildiğini iddia ediyorlar. Bu iddia, Tevrat’ın Tekvin bölümünde geçmektedir. Burada anlatıldığına göre İbrahim, Bethel yakınlarında bir tepedeyken şu sözleri duyar: "Gördüğün bütün toprakları sana ve senin sulbünden olanlara ilelebet vereceğim" (13:15) Başka bir yerde (Tekvin, 15:18) daha büyük bir açıklık var: "Bu toprağı, Mısır'daki nehirden büyük nehre, Fırat Nehrine kadar senin sulbünden olanlara verdim." Aynı vaad İshak'a ve Yakub'a da yapılır (28:13). Onlara göre tüm Kenan diyarı "Ebedi mülk" olmak üzere İbrahim'e verilmiştir.

 

Bu vaad (sahih olsa bile) bu toprakların yalnız başına Yahudilere verildiği anlamına gelmemektedir. Zira yapılan vaad yalnız onlara yapılmış değildir. İbrahim peygambere hitaben söylendiği iddia edilen "Senin sulbünden" sözü onun tüm çocuklarını kapsamaktadır. İbrahim’in sulbünden gelenleri yalnızca İshak (as)’ın çocukları olan Yahudilerle sınırlamak için geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır. İbrahim'in çocukları arasında bir fark olmadığını Tevrat da söylemektedir. (Tekvin, 21:10-12) Dolayısıyla bu vaad sıhhati kabul edilse bile İbrahim'in oğlu İsmail'i de kapsamaktadır. İsmail’in çocukları Müslüman ve Hıristiyan Araplardır! İsmail Arap kavimlerinin babasıdır.  Kaldı ki bu mez‘ûm vaade göre sünnet andlaşması yoluyla Kenan diyarı "Ebedi mülk" olarak verildiğinde sünnet olmuş olan İsmail'di, Sarah'dan olma İshak değil. Yahudilerin ata olarak kabul ettiği İshak o vakitte henüz doğmamıştı. Dolayısıyla böyle bir vaad yapılmışsa da buna en çok hakkı olanlar İsmail’in soyundan gelen Araplar olması gerekiyor. Ancak biz bu vaadin uydurulmuş bir vaad olduğunu ve sonradan Tevrat’a dahil edildiğini düşünüyoruz. Yüce Allah’ın bu türden bir tahsisata gitmiş olması onun sünneti içerisinde çok anlamlı bulunmamaktadır.

 

Dini inanışları yönünden Kudüs’ü başkalarıyla paylaşmayı asla mümkün görmeyen Yahudiler’in Kudüs pratikleri de bu müsamahasız tutumlarını gözler önüne sermektedir. 1948 yılında çeşitli hile ve entrikalar ve Batı’nın desteğiyle kurdukları sözde devletleri o günden bu yana sürekli Filistinlilere eziyetlerde bulunmakta, arazilerini evlerini gasp etmekte ve kutsal saydıkları Mescidi Aksa’da ibadet etmelerine sınırlamalar getirmektedir. Gasp ve işgallerine her gün yenilerini ekleyen Siyonist İsrailliler Filistinlilerin temel insan haklarına dahi saygı göstermemektedirler. Uluslararası hukuku çiğneyerek zulüm ve işkencelerin en kötü olanlarına başvurmaktadırlar. BM’nin aldığı kararlara aldırış etmeden asimilasyon ve yok etme faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bugün yürüttükleri işgalle fiilen Kudüs’e hakim olan Yahudiler yönetimleri altındaki insanların hiçbir hakkına saygı göstermemektedirler. Dolayısıyla onlar sadece kendilerine ait gördükleri Kudüs’te başkalarına yaşam hakkı tanımayacaklarını ortaya koymuş bulunmaktadırlar. Gelecekte de bu tutumlarında ısrar edeceklerini ortaya koydukları bu tutumlarıyla göstermiş bulunmaktadırlar.

 

Hıristiyanların Kudüs Uygulamaları da Barışa Sahip Çıkmadıklarını Gösteriyor

 

Hristiyanlar ise Kudüs üzerinde tahsis anlamında bir hak iddiasında bulunmasalar da Hz. İsa’nın bu bölgede doğması, burada yaşam sürmesi sebebiyle onu kutsal bir mekan olarak görmektedirler. İncillerde Kudüs önemli bir yer tutmaktadır. Hz. Îsâ, Kudüs’e pek çok defa gelmiş ve mâbedi temizlemiştir. Yahudilerin tepkisiyle karşılaşınca, şehrin cezalandırılacağını ve mâbedin kirletileceğini haber vermiştir. Şehrin dışında çarmıha gerildiğinde mâbedin perdesi yırtılmıştır. İnciller’e göre Hz. Îsâ’nın dünya hayatı Kudüs’te sona ermiştir, havâriler burada “kutsal ruh”u almışlardır. Bu yüzden onlar bu topraklara başkalarından daha fazla hak sahibidirler. Dolayısıyla Yahudilerin vadedilmiş topraklar iddiası Hristiyanları da rahatsız eden bir boyuta sahiptir. Ne Yahudiler Hristiyanları kabul ederler ne de Hristiyanlar Yahudileri!

 

Yahudiler gibi Hristiyanların da Kudüs'te iyi bir tarihi geçmişleri yoktur. M.S. 70 yılında Kudüs'e hâkim olan Romalılar, Hz. Süleyman Tapınağı'nı yıkmış, şehirdeki Yahudilerin büyük bölümünü katletmiş, geriye kalanlarını ise sürgüne göndermişlerdir. 1099'da Kudüs'e saldıran Haçlı orduları, burada yaşamakta olan binlerce Müslüman'ı katletmiş ve onlara yaşam hakkı tanımamışlardır.

 

Endülüs’ü işgal ettiklerinde sergiledikleri imha edici tutum insanlığın vicdanında derin yaralar açan Hristiyanların, günümüzdeki uygulamaları da bu hoşgörüye sahip olmadıklarını gözler önüne sermektedir. Hristiyan Batı’nın pek çok ülkesinde Müslümanların camilerinden ezan okunmasına müsaade etmemeleri bile tek başına onların ne denli müsamahasız ve birlikte yaşama kültüründen ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadır.

 

 

İslam'ın Dini Hoşgörüsü ve Tarihteki Uygulamaları Kudüs’te Barış İçin Teminattır

 

İslam dini, farklı düşünce ve dinlere mensup insanların birarada yaşamalarını dini bir prensip olarak uygun görmüştür. Cenab-ı Allah, birbirleriyle daha rahat tanışmalarını, iyi ilişkiler geliştirmelerini, kültürel alışverişlerde bulunmalarını kolaylaştırmak üzere insanoğlunu farklı halklar ve kabileler halinde yarattığını ifade etmiştir. “Ey insanlar! Şüphe yok ki, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurat 13) Ayetteki hitap tüm insanlığa yöneliktir. Zira herhangi bir dini, kültürel, sosyal vb. ayrım yapılmadan tüm insanlara hitap edilmiştir. Yani aidiyet farklılığı, yaratılışın bir parçası olarak kabul edilmiştir. Ancak bu farklılık özden gelen cevheri bir özellik olmayıp insani münasebetleri kolaylaştırıcı bir unsur olarak söz konusu edilmiştir. Ayeti kerimede bu farklılıklarla birlikte birarada yaşama durumu zımnen kabul edilmiştir. Kimse farklı bir dine veya ırka veya topluluğa mensup olduğu için bu haktan mahrum bırakılamaz. Bunun bir üstünlük mücadelesi ve anlaşmazlık sebebi olmaması için ayeti kerimede gerekli açıklamalar da yapılmıştır. Etnik mensubiyetin, renklerin, biyolojik farklılıkların, bir üstünlük ölçüsü olmadığı; Allah nezdinde en değerli olanların, onun emir ve yasaklarına en bağlı olanlar olduğu ifade edilmiştir. Herkes itaati ve samimiyeti ölçüsünde Allah katında değer kazanacaktır.

 

Tarihteki uygulamalarına baktığımızda da Müslümanların bu anlayışı fiilen hayata geçirdiğine şahit oluyoruz. Kudüs’ün fethinin ardından Hz. Ömer Kudüs'e gelerek şehrin anahtarlarını teslim aldığında kimseye dokunmamış ve bir ahidnâmeyle gayrimüslimlere çeşitli imtiyazlar vermiştir. Asırlarca Kudüs'te bütün din mensuplarının, Müslümanların adaletli ve hoşgörülü idaresi altında huzur ve sükûn içerisinde yaşamalarına zemin hazırlayan bu ahidnâme şöyledir:

 

“Bu ahidnâme, Ömer İbnü'l-Hattab'dan değerli Patrik Safronbos'a verilmiş ahd u misaktır. O; bulundukları yerlerdeki keşişler, rahipler, rahibeler, raiyyeti olan Kudüs-i Şerif'teki Tûr ez-Zeytun'da bulunanların patriğidir. Üzerlerinde eman bulunur ve zımmîlik hükümlerine de uyarlarsa, biz bütün müminler ve bizden sonrakiler, daha evvel olduğu gibi, onları zarar görmekten korusunlar. Şu kadar ki; onlar da itaat ve saygı üzere bulunmalıdırlar...
Müminlerden her kim; bizim bu emanımız okunur da ona aykırı hareket ederse, şu andan kıyamete kadar Allah'ın ahdini bozmuş, Rasulünü de hoş karşılamamış olur"

 

Hz. Ömer’den sonra Kudüs’ü idare eden Müslüman yöneticilerin bu ahitnameye sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını görüyoruz. Bunlar içerisinden ünlü Eyyubî Sultanı Selahattin Eyyubî’nin tutumu en çok dikkat çekmektedir. Selâhaddîn Eyyübi, 1187 tarihinde Kudüs'ü uzun süren mücadelelerden sonra Haçlılardan aldığında, şehirde bulunan gayrı Müslimlere ve Haçlılara asla dokunmamıştır. Bilhassa kadınlara, çocuklara ve Hristiyan din adamlarına her türlü kolaylığı göstermiştir. Birçoğunu fidye almadan gidecekleri yere göndermiştir. Bu konuda Batılı tarihçiler bile, Selahaddin Eyyubi'ye övgülerde bulunmuşlardır.

 

Osmanlı padişahları da Hz. Ömer'in ahitnâmesine bağlı kalarak bu çok farklı etnik ve dinî yapıya sahip bölgeyi huzur içerisinde yönetmişlerdir. Osmanlı Arşivi'nde Hz. Ömer'den itibaren verilen ahitnâme ile fermân ve hatt-ı hümâyûnlar Kamame Kilisesi Defteri'nde kayıtlıdır. Osmanlı idaresinde Kudüs’te; kubbe, minare ve çan kuleleri yanyana varlığını sürdürmüştür. Farklı dinlere mensup insanlar dini kıyafetleriyle sokakta pazarda rahatça dolaşmışlardır. Yahudilere bu hususta herhangi bir kısıtlama konulmamıştır. İmparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi Kudüs'te de Yahudi ve Hristiyanlar ekonomik sistemle bütünleşmişlerdir. Osmanlı'nın Yahudilere yaklaşımı, Müslüman nüfusa karşı sergilediği yaklaşımdan çok da farklı olmamıştır. Osmanlı’nın yargıda yarattığı güven sonucu Hristiyan ve Yahudiler tabi olmak zorunda olmadıkları halde yerel şer'i mahkemede ‘kadı'nın yargısına başvurmak istemişlerdir.

 

Anlattıklarımızdan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kudüs’te güvenlik ve istikrarı sağlama potansiyeli olan tek çözüm Kudüs’ün bağımsız Filistin devletinin başkenti olmasıdır. Kudüs Yahudî işgali altında bulunduğu sürece insanların orada barış içinde yaşama şansının olmayacağı aşikardır. Yahudiler ve Hristiyanlar buraya hâkim olduklarında başkalarına yaşama hakkı tanımayacaklarını tarihteki uygulamalarıyla göstermişlerdir. Kudüs’te barış ve istikrarın sağlanması insanların barış ve güven içerisinde birlikte yaşama şansı bulmaları ancak Müslüman Filistin halkının Kudüs’e hâkimiyetiyle mümkün olabilecektir. Müslümanların hem dini anlayışları hem de şimdiye kadar ki uygulamaları bunun teminatıdır.

 

Yahudilerin iddiası doğrultusunda geçmişte bu topraklarda yaşanan hakimiyetler üzerinden bir hak tahsisine gidilmesi durumunde bile Filistinliler bu topraklara sahip olma hususunda en fazla hak sahibidirler. Zira geçmişte Kudüs'ü Yahudiler de, Hıristiyanlar da, Müslümanlar da yönetmişlerdir. Yahudi yönetimi her türlü hesaplamayla toplam 600 yılı geçmiyor. Hıristiyan yönetimi iki Bizans dönemi (323-614 ve 628-637), Kudüs Latin Krallığı (1100-1187), İkinci Frederick'in işgali (1229-1239) ve İngiliz Mandası (1922-1948) olmak üzere, toplam 423 yıldır. Müslümanlar ise (Araplar ve Türkler) Kudüs'e 1.300 yıl kadar egemen olmuşlardır. Müslüman olmayan Arapların yönetimi daha da fazlaya çıkar. Dolayısıyla Kudüs başta olmak üzere Filistin toprakları her halukarda Filistinlilerin hakkıdır ve bu diyarlarda tüm insanların barış ve güven içerisinde yaşamaları ancak onların yönetiminde mümkün olabilecektir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Kardelen Sigorta 0535 828 30 05