Kız Babalarının Gözünden Kadına Bakabilmek

01.04.2018
Mehmet Yaşar SOYALAN

Çağımızın insanın en acınası durumu, vicdanını yitirmesi ve merhamet duygusundan yoksun olmasıdır. Bu yoksunluğun nedeni başka bir yazı konusudur ama bu yoksunluk ona empati yeteneğini unutturdu. İnsanoğlu empati yapmadığında, yapamadığında, kendisini göreceği, kendisi ile yüzleşeceği bir aynası kalmadığı için nefsini, ihtiraslarını zaptedemiyor, nefsi şaha kalkıyor ve adalet duygusunu kaybediyor. Adalet duygusunu kaybettiğinde şeytanlaşıyor, tam bir canavara dönüşüyor. En basit, en küçük günahı kardeşinin etini yemek oluyor.

 

İnsanın kendisi bu halde olunca; vicdansız, merhametsiz, empati yapamayan, zalim bir varlığa dönüşünce, kurduğu devletler, şehirler, ekonomik ve sosyal düzenler/sistemler, toplumsal yapılar/cemaatler, hazırladıkları kanunlar, yasalar vs de vicdansız, merhametsiz ve adaleti gözetmekten uzak oluyor.

 

Evet, empati yapamaması insanoğlunu adaletsizliğe itiyor. Daha kötüsü adaletsizliği meşrulaştırıyor, sıradanlaştırıyor, zulmü ve haksızlığı bir yaşam biçimine dönüştürüyor. Bugünümüz ve geçmişimiz, tarihimiz, kitaplarımız, dini kitaplarımız, anayasalarımız, yasalarımız, değerlerimiz, en temelde de insan algımız, İslam algımız adaletsizlik örnekleri ile dolu. Zamansal ve mekânsal olanla ilkesel olan arasındaki ilişkiyi ve ince ayırımı göremeyince, ilkesel olan, yerel olan tarafından örtülünce sağlıklı bir okuma gerçekleşemiyor, tecrübe ve örneklikler taklide dönüştüğü için sağlıklı bir değişim ve dönüşüm sağlanamıyor. Zamanı durdurduğumuzu, tarihi dondurduğumuzu sanarak tarihte olanı yeni zamanlarda yeni insanlara yeniden yeniden yaşatıyoruz. Oysa zaman bir ırmak gibi akıyor ve insan aynı suda iki defa yıkanamıyor.

 

Empatinin devre dışı kaldığı, adaletsizliğin meşrulaştırıldığı, zamanın durdurulduğu, değişim ve dönüşümün inkâr edildiği örneklerin, alanların başında kadın ile ilgili olanlar geliyor. Buradaki en temel sıkıntı Tanrı ve varlık tasavvurundaki sorunlarla birlikte her şeye sirayet eden erkek egemen anlayıştır. Yani erkek egemen dil ve algıdır. Bu dil ve algının en temel kaynağı ise empati yoksunluğumuz, vicdanımızı kaybetmiş olmamızdır.

 

Bu empati yoksunluğunun bir devamı olarak egemenlerin/ erkeklerin, bu dil algısını inşa eden bir şey daha var: Erkeklerin kadınla ilgili olan her şeyi eşleri/hanımları, hanım arkadaşları üzerinden okuya gelme alışkanlıklarıdır. Bu okuma biçimi elbette bugüne özgü bir durum değil, geçmişi binyıllara dayanan bir okuma ve eşyayı, çevreyi algılama biçimidir. İnsanlık tarihinin mirası bu anlayış çerçevesinde şekillenmiştir. Sonuçta erkek, kadını, eşi üzerinden okuyageldiği için karşısına kendisine hizmet eden, kendi emrinde/korumasında iradesiz bir varlık inşa etmiştir. Teori pratiği, pratik teoriyi besleyerek bugünün ve tarihin “kadın gerçekliği” ortaya çıkmıştır.

 

Erkeklerin, hanım/eş algıları ile tepkiselliğe düşülmeden, savunmacı bir mantığa kapılmadan yüzleşilebilinirse, her birimiz bu halin kendi zihnimizdeki karşılığını/ tortusunu ortaya koyabilirsek var olan durum daha net olarak görülebilir. Geleneksel kadın/eş algısının, aile algımızı da şekillendirmiş olması veya tersinden aile algımızın, eş algımızı şekillendirmiş olması nedeniyle birbirini besleyen bu yumurta tavuk ilişkisine benzeyen kısır döngünün kırılması/ aşılması günümüz Müslümanın/insanın en acil sorunu olsa gerektir.

 

Egemen erkek bakış açısı ile baktığımızda “eş” dediğimiz kişi her şeyden önce başkasının kızıdır, başka bir aileye aittir. Yani özü itibari ile yabancı birisi, dışarıdan gelip aileye katılandır. Bizim için bir kadın, o. Kadın ne o zaman: Bu algıya göre kadın/eş, bizim için, hayatımızı kolaylaştıran, günlerimizi, gecelerimizi neşelendiren, en ideal anlamıyla hayatımızın süsü ve bizim yarımız, elbisemiz olan birisi. Bizi örtse, sarsa, rahatlatsa, bizi tamamlasa da bize yabancı, dışarıdan birisi. Aynı zamanda bir rakip. Ha, bir de “çocuklarının/ çocuklarımızın anası”. Çocuklar bizim, o, anası.

 

Pek çok konuda bize ortak, hatta bazı durumlarda bir asalak. Sadece harcayan tüketen birisi. Hayatımızdaki yerinin daima bir al-ver ilişkisi içinde bir karşılığı var. Çünkü erkek açısından esas olan kendisi, kadın onu tamamlayan yardımcı bir unsur. Kendisinin “öteki” parçası. Bu “öteki” parça çok değişken bir yapıya sahip. “Öteki” yarımız, ama bu yanımız çok zaman “şeytan” veya her an “şeytanlaşmaya meyyal” bir “öteki yan”. Bizim en kırılgan, en zayıf yanımız, “namusumuz”. Bazen ağır gelen bir yük. Kızlarımızla tek ortak noktası bu “namus” konusu. Bu “namus” konusu erkeğin en ağır yükü, bazen belini kıran, çatırdatan, taşımakta zorlandığı, sigortasını attıran, çok zaman ona yanlış üstüne yanlış yaptıran, hatta hayatını bitiren çok ağır bir yük. Bu “namus” alanı aynı zamanda kahramanlığını, yiğitliğini, kabadayılığını en apaçık gösterebildiği, “erkek olabildiği” alan. Kadını kutsal bir varlığa dönüştürdüğü, ancak kendisine ait kıldığı, kendi malı gibi gördüğü bir alan. Onsuz olmaz, ama o bizim olmalı, biz onun değil. Herkes kendisi olsa! Olmaz. Biz kendimiz olabiliriz ama o olamaz. O bizim olmalı. Biz onu koruruz, o, bizim korumamız altında olmalı, başka türlü yapamaz. O, “eksik etek”. Ama onlar aynı anda “kızımız”, “anamız”, “yok, o başka konu”. Onlar kadın değil, başka bir şey. Özellikle kızlarımız…

 

Kısacası bu kadın konusu erkeğin en duygusal, en kırılgan, en sahiplenici ama en az adil olabildiği, yüzleşmeden daima kaçtığı bir alan. Sebebi, erkeklerin kadını sadece kendi eşlerinden ve diğer erkeklerin eşlerinden veya eş olabileceklerden ibaret görmeleri. Üstelik bu kronik durum genetik bir mirasa dönüşmüş. Oğullar babalarından devraldıkları bu mirası oğullarına devrederek tarihsel döngüyü tamamlıyorlar.

 

İşte böyle bir zihni arka plana sahip olan bir kanun koyucu, yönetici, yargıç, gazeteci, öğretmen, memur, hatta bir erkek şahit, konusu kadın ve erkek olan bir olayda veya konu sadece kadın olduğunda adil bir duruş sergileyebilmesi, adil bir metin, adil bir yasa hazırlayabilmesi, adil bir şahitlik yapabilmesi ne kadar mümkün olacaktır? Tarafı binlerce yılın genetiği ile şekillenmiş bu varlığın/erkeğin, tarafsız olması nasıl mümkün olabilir? Zaten o, kadın konusu gündem olur olmaz, “kırmızı görmüş bir boğa” gibi tarafını açıkça ortaya koyuyor. Elbette on binlerce yıllık genetiğine/ geleneğine istese de “ihanet” edemiyor, her şeyden önce alışkanlığı, tutkuları buna izin vermez.

 

Tarihteki uygulamalar, eldeki metinler, şiirler, şarkılar, hikâyeler, romanlar, filmler, efsaneler, hatta ilahi metinler, günümüzün ulusal ve uluslararası hukuki metinleri, anayasalar, ortaya çıkan mimari, şehirlerin yapısı, ekonomik ve sosyal sistemler, zaten bu durumu apaçık ortaya koyuyorlar. Çünkü bunların hepsinin mimarları ve fikir babaları erkekler.

 

En temel sebep, kadın dediğinde, kadın ile ilgili herhangi bir şey düşünüldüğünde, planlandığında erkeğin zihninin harekete geçmesi ve zihnindeki kadının hemen devreye girivermesi, böylece ortaya çıkacak şeyin, bir projenin, bir planlamanın, bir hukuki, ekonomik ve sosyal düzenlemenin bu zihni

 

Günümüz gerçekliğinden yola çıkarak, pek çoğunuzun, kadının günümüz dünyasındaki yerinden, belirleyiciliğinden, pek çok metnin, yasanın kadınlar tarafından hazırlanabildiğinden veya kadın ve erkeğin birlikte ortak olarak hazırladığı metinlerden, projelerden, kadın yöneticilerin varlığından hareketle buraya kadar söyleye geldiklerime itiraz edebileceğinizi tahmin edebiliyorum. Bu “modern gerçeklik” var olanın doğasında fazla bir değişiklik yapmıyor. Burada sadece madalyonun “öteki” yüzünü görmüş oluyoruz. Olanlar bize, kadının erkeğe nasıl baktığını ortaya koyuyor. Böylece biz kadının da erkeğe, kocası ve arkadaşı üzerinden baktığını keşfediyoruz. Tabi bunları reşit bir kadın veya en azından kendisini reşit olarak gören bir kadın için söylüyoruz. Erkek için söylediklerimizin bir kısmının, tersinden, bu konumdaki kadınlar için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bunun yeni, “modern” bir durum olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu modern durumu tüm kadınlar için genellememiz doğru olmaz. Bu tartışma başka bir yazı konusudur.

 

Var olan ekonomik, sosyal ve hukuki durumun, şartların, eşitsizliklerin, adaletsizliklerin temelinde kadını bir “anne”, erkeği de bir “baba” olarak görememenin oluşturduğu sıkıntı ve sorunlar yatmaktadır. Geçmişteki ve günümüzdeki sorunların kaynağı bu kadın ve erkek algısıdır. Ayrıca yasaların ve toplumsal düzenin, bu algının bir tezahürü olarak somut bir kadın ve somut bir erkek gerçekliğinden hareketle inşa edilmiş ve ediliyor olması da konuyu daha da kronik ve içinden çıkılamaz bir hale getirmektedir. Bu durum elbette reşit bir kadını ve adalet tasavvuru olan bir erkeği rahatsız edecektir.

 

Oysa erkekler/babalar, kadın konusuna, kadınlarla ilgili olay ve olgulara, kızları üzerinden bakabilselerdi, hadiseleri onların gözünden okuyabilselerdi, kadınları, kızları olarak görebilselerdi, kızlarının da bir kadın olduğunu fark edebilselerdi çok farklı bir düzen kurulabilir, farklı gelenekler oluşabilir, çok farklı metinler ortaya çıkabilirdi.

 

Sadece günümüzde değil geçmiş dönemlerde de babalar ile kızları arasında çok özel bir bağ olduğu, halk hikâyelerinde de, kadim metinlerde de açıkça görülür. Peygamberimizin kızları ile özellikle Hz. Fatıma ile sıcak ilişkisi, hatta Hz Ali’ye kızı ile evliyken başka bir kadın ile evlenmemesine izin vermemesi, “Fatıma’yı üzen beni üzer” demesi herkesin malumudur. Çünkü babalar, kızlarını, zihinlerinin arka planında çakılı bulunan kadın olarak görmezler, göremezler. O, onlar için başka bir şeydir. Belki “melek gibi” bir varlık. Onun için “melek” kız ismidir. Babalarına, temizliği, masumluğu çağrıştırdıkları için. O, onun göz bebeği, evladı, kendi canından daha çok esirgediği, bakmaya doyamadığı, kıyamadığı, kendi özünden, canından bir parçadır. Hatta kendisinden daha kendisidir. Kızı ile ilgili bir mesele ile karşılaştığında kılı kırk yarar, tırnağına zarar gelsin istemez. Onun hak ve hukukunu korumak için canını bile feda eder.

 

Doğru, bazı babalar kızlarına bugün de kötü davranıyorlar. Bunun nedeni kızlarını, eşleri gibi bir kadın olarak görmeleri. Bunun için kadınlarına yaptıkları muameleyi kızlarına da reva görüyorlar. Yanı sebep, kızlarını, kızları gibi görememeleri. Bir de taşımakta zorlandıkları “namus” konusu var. Kızın, kadının kendisinin, varlığının “namus” olarak görülmesi kabulü, saplantısı var. Bu durum pek çok travmatik hadiselere yol açıyor maalesef. Ancak bu algıyı günümüz babalarının bütünü için genellememek lazım. Ancak, kadının “namus” olarak görülmesi ve “Erkek, ne yapsa yeridir” mantığı maalesef azalsa da devam ediyor.

 

Kadının reşit kabul edilmediği dönemlerde bile babaların kız evlat algısı, yukarıda izah etmeye çalıştığımız bazı özel durumlar hariç daima olumlu, istisnai ve özel bir konuma sahipti. Hele kadın erkek ayırımının yapılmadığı, kızların/kadınların da erkekler gibi reşit olarak kabul edildiği, üstelik bu reşit olma durumunun ve hukuk karşısında eşitliğinin yasalarla koruma altına alındığı günümüz dünyasının babaları için, kızlarının değeri, kıymeti, anlam ve önemi önceki dönemlerle kıyaslanmayacak boyuttadır. Hatta bu değer ve kıymet öyle bir boyuta ulaşmıştır ki neredeyse bir baba, kız evladının her istediğine gözü kapalı “evet” diyecek hale gelmiştir. Kız çocuğunun meleki, hali, yumuşak başlılığı, cana yakınlığı, cazibesi, şirinliği, vefalılığı, onu babası yanında erkek kardeşinden bile daha kıymetli ve sevimli hale getirebilmektedir.

 

Günümüz babası için kız evladı, onun yeryüzündeki en değerli varlığıdır. Bu durum bugün artık ataerkil ailelerde bile böyledir. Anne rahmine düştüğü günden itibaren özel itina gösterilen, el bebek gül bebek büyütülen, istemesine gerek kalmadan sahip olunan bütün imkânlar kendisi için seferber edilen, hatta şımartıldıkça şımartılan, istekleri emir telakki edilen, neredeyse kutsal bir varlığa dönüştürülen bir evladın babası olarak bir erkek onu mağdur edecek bir işin içine girebilir, bir yasaya, düzenlemeye, karara imza atabilir mi? Onu erkek çocuklarından ayırmadan, hatta üstüne daha çok titreyek, en iyi öğretmenlerin gözetiminde en “kaliteli” okullarda eğitim görmesini, doktor, mühendis, hâkim, öğretmen vs olmasını sağlamışken ona birilerinin ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasına rıza gösterebilir mi? Eğitim, bilgi, birikim, ekonomik durum, sosyal statü ve aile bütçesine katkı açısından kocasından daha aşağı bir durumda olamayan hatta kadınlığının cazibesi, anneliğinin vericiliği ile kocasından çok kendisi ailenin asıl temel direği olan kızı için bir babanın, her şeyine ortak olduğu kendi evinde kızının, kocasının himayesinde reşit olmamış insan muamelesi görmesine izin verebilir mi?. İki reşit insanın kararı olarak gerçekleşen evlilik bağını kocasının iki dudağı arasına bırakabilir mi? Bu durumdaki bir baba haklı bile olsa kocasının herhangi bir nedenden dolayı onu azarlamasına veya dövmesine nasıl göz yuma bilir, görmezlikten gelebilir?

 

Böyle bir baba, kadının reşit kabul edilmediği dönemin gerçekliği üzerine vaz edilmiş fıkhı uygulamaların kendi kızları için de uygulanmasına rıza gösterebilir mi? Yoksa bu konuların başka bir izah şekli bulunmalı, bunun başka bir cevabı olmalı mı der? Örneğin bu baba kızının kocası konumundaki adama, “evladım iyi ki kızımı dövdün, eline sağlık, yoksa alimallah strese girer huzuru başka yerlerde arayabilirdin. Seni rahatlatıyorsa kızımı dövebilirsin” diyebilir mi? Veya kocası tarafından dövülen kızına, “kızım ne büyütüyorsun, altı üstü bir sopa yedin. Aslında sevinmen lazım. Bak kocan seni döverek rahatlıyor, yoksa kocanı evde tutamazdın” diyebilmesi günümüz gerçekliğinde ne kadar mümkündür?

 

Kısacası böyle bir babanın, kendi kız çocuğunun da içinde olduğu kadınlarla ile ilgili bir yasal düzenleme yaptığını hayal edin. Bu babanın hazırladığı yasal düzenlemelerde, kızını mağdur edecek, rencide edecek, üzecek, onu ikinci sınıf bir insan konumuna düşürecek, bir başkasına bağlı hale getirecek, onun hukukunu çiğneyecek, onun varlığını, emeğini görmezlikten gelecek herhangi bir maddenin, ibarenin olması mümkün müdür?

 

İşte bu kız babalarının bugünü ve geçmişi de, bütün tarihi ve dini metinleri de yaşanmış tecrübeleri de bir kız babası bakış açısı ile okuduğunda aslında ne denmek istendiğini, ne yapılmak istendiğini anlayacak ve geleceği de ona göre inşa edecektir. İşte o zaman gelecek, reşit bir varlık olarak, hiç biri diğerinin üzerine tahakküm kurmadan erkek ve kadın tarafından birlikte inşa edilecektir. Kadın ile ilgili konuların kız babalarının gözünden okunabilmesi, en azından kızların/kadınların kendileri ilgili olana kendilerinin çözüm aramaları sürecine girilmesini hızlandıracaktır. İnşaallah…


 

Yorum Ekle
Yorumlar
Süleyman

09.04.2018

. Zamansal ve mekânsal olanla ilkesel olan arasındaki ilişkiyi ve ince ayırımı göremeyince, ilkesel olan, yerel olan tarafından örtülünce sağlıklı bir okuma gerçekleşemiyor, tecrübe ve örneklikler taklide dönüştüğü için sağlıklı bir değişim ve dönüşüm sağlanamıyor. .... Mükemmel
Halit ATAOĞLU

02.04.2018

Diline yüreğine kalemine sağlık.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları