KENT Mİ, ŞEHİR Mİ?

10.09.2018
Osman KAYAER

Yukarıdaki başlığa bakıp da semantik (kelimelerle ilgili) bir tartışma yapacağımı sanmayın. Her ne kadar konunun içinde dili ilgilendiren bir durum varsa da, burada işin o tarafı ile fazla ilgilenmeyeceğim. Yine de kent kelimesinin eski Türkçede köy anlamına geldiğini, şehir kelimesinin ise Farsçada köyden büyük yerleşim yeri (metropol) anlamında kullanıldığını söylemek faydalı olacaktır.

Nedense bu iki kelime bana, iki ayrı yerleşim mekanını çağrıştırır. Bir birinden tamamen farklı iki ayrı yer. Tıpkı bizim çocukluğumuzda, Ankara ile İstanbul denince Anadolu insanının zihninde canlanan iki ayrı şehir gibi. Biri, tarihi ve kültürel zenginliği tartışılamaz, harikulade güzel, imparatorlukların merkezi, "Taşı toprağı altın" kadim şehri; diğeri işçi ve memurların barındığı, sentetik, sonradan yapma, gecekondu diyarı "Memur kenti".

 

Çocukluğumdan beri benim zihnimde kent sözcüğü yetmişli yılların Ankara'sını çağrıştırır. Planlama ve estetikten yoksun apartmanları, taşradan gelenlerin kente dahil olabilmek için gecekondularla çevreye iliştiği, içerisinde yeşil alan, park, su ve mabed bulunmayan, insan ilişkilerinin ruhtan yoksun ve mekanik olduğu bir yerleşim yerini.

 

Kent, mekanik ve beton yığınlarının nefes almanıza müsaade etmediği bir yerleşim yeridir. Orada içiniz kararır ve ruhsuz bir hayata mahkum olursunuz.

On dokuzuncu yüzyılda tüm dünyayı kasıp kavuran devletçiliğin gereklerine göre oluşturulmuş, tabiat, tarih ve gelenek ile bağları koparılmış sırf, işleri münasebetiyle bir araya getirilmiş, tanışıklığı olmayan ve tanışma ihtiyacı da hissetmeyen insanların barınması için düşünülmüş ve inşa edilmiş bir yerleşim yeridir burası. Böyle bir yerde insan ilişkileri de sözünü ettiğimiz havadan etkilenir. Kent, komşuluk ilişkilerinin olmadığı, yetmiş-seksen haneli apartmanlarda evlerine tek bir kapıdan giriyor olmalarına rağmen sakinlerinin bir selam verip, hal hatır soracak kadar bile sohbet etmeye mecallerinin bulunmadığı bir yerleşim mekanıdır.

 

Kent, üzerine oturduğu coğrafyanın tabii dokusu hesaba katılmadan modern olanın tüketilmesi için oluşturulmuş yapıların toplamından ibarettir. Burada sanata dair  düşünceler yoktur. İnsanın derununa (ruhunun derinliklerine) hitap eden ve sanat değeri olan yapılara rastlanmaz. İnsanların barınması için yapılan apartmanların bir kamyonun kasasına sığdırılmak için üst üste konulmuş sebze kasalarından farkı yoktur.

 

Şehir ise; kadim, tabiatla bütünleşmiş, tarih, kültür ve sanat değerleri olan, adeta başlı başına bir medeniyettir. Şehir, kendine has bir kimlik sahibidir ve diğerleri ile karşılaştırıldığında farklılığı belirginleşen canlı bir varlıktır.

Şehir, kenarına ilişilerek ona dahil olunabilecek bir yer değildir. Şehir, mazisi olan kadim bir medeniyet ve onun uzantısı bir zihnin inşa ettiği bir mabettir adeta. Her yeri ilahi bir sanatla, insana huşu veren bir estetikle, el emeğiyle inşa edilmiştir. İçerisine tıpkı bir mabede girer gibi büyük bir şehir kapısından girersiniz ve kendinizi birden masal dünyasında hissedersiniz. Sanat ve mimari değeri yüksek binalar arasında dolaşırken hayran hayran çevreyi süzersiniz.

Şehirde binalar tabiatla bütünleşmiştir. Binalar yüzünden tabiatın normal dokusu bozulmamıştır. Yeşil doku daha da güçlendirilerek muhafaza edilmiştir. Tarihi binalar, yerlerine gökdelenler dikilsin diye yıkılmamıştır. Burada insan, apartmanlar arasına sıkışmış küçük bir varlık gibi hissetmez kendini; tam tersine şehrin önemli bir hemşerisi olarak huzur içinde yaşar.

 

Şehir, toplama insanların bir arada yaşadıkları bir yerleşim mekanı değildir; bilakis, tabiatla bütünleştiği gibi içerisinde yaşayan insanlar ile de bütünleşmiş bir varlıktır.

 

Hasılı kelam, şehir: kendine has mimarisi, kültürü, sanatı, ahlakı ve geleneği olan canlı bir varlıktır.

 

Bu nedenle fıtratı bozulmamış insan,  modern bir kentte değil, kadim geleneğin varlığını sürdürdüğü medeni bir şehirde (yani Medine’de) yaşamayı arzular.

Peki siz hangisinde yaşamak istersiniz?

Yorum Ekle
Yorumlar
Seyit Yurttaş...

12.09.2018

Medine’den kente yani yalnızların dünyasına geçişin öyküsü anlatılan. Akşamdan güdülenen ve ertesi gün neyi : yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini, seveceğini, nefret edeceğini, izleyeceğini... belirleyen kapitalist efendilerinin modern (?) kölesi zavallı insanların acınası hikayesi... Eyvallah Osman Ağabeyim. kalemine yüreğine sağlık..
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları