Kaşıkçı Olayı ve Düşündürdükleri

08.10.2018
Süleyman Arslantaş

 Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğunda kaybolması olayı haklı olarak başta Türkiye olmak üzere neredeyse dünyanın önde gelen birçok ülkesinin dikkatini çekti. Ajanslar birbiri ardınca konuya ilişkin çeşitli açıklama ve haberler geçtiler. Türkiye’de Yasin Aktay ve Turan Kışlakçı gibi hem Kaşıkçı ile şahsi dostluğu olan ve hem de gazeteci kimlikleri ile olaya eğildiler. Bilhassa Arap dünyasını ve Ortadoğu’yu yakından takip eden Kışlakçı’nın açıklamaları mutlaka dikkate alınmalı. Çünkü Kışlakçı gerçekten söylediklerinin ciddi bir delili olmadan bu vahim açıklamaları yapmaz. Biraz daha bekleyeceğiz. Temennim sayın Kışlakçı’nın açıklamaları doğrultusunda değil de, sayın Cumhurbaşkanı’nın iyimser açıklamaları doğrultusunda gelişmesidir. Türkiye şu ana kadar İstanbul’un göbeğinde işlendiği iddia olunan cinayetle ilgili sorumlu, ağırbaşlı davrandı ve davranmaya devam ediyor. Eğer yetkili birimler tarafından da olay biliniyorsa ve buna rağmen yetkili makamlar işi ağırdan alıyorlarsa burası da oldukça önemli. Zira İslam dünyasının neredeyse öznesi olan Türkiye’de ve yine İslam dünyasının son payitahtı olan İstanbul’da bu menfur cinayetin işlenmesi sıradan bir iş değildir.

Bahsi geçen hadise yalnızca Suud-i projesi mi yoksa tetikçileri M. Bin Selman’ın yanısıra M. Bin Zayed, M. Bin  Dahlan da işin içinde mi? Cinayet sipariş bir cinayet mi? Olayı sadece Kaşıkçı’nın katledilmesi ile mi yorumlayacağız? Mesela birkaç konuyu hatırlayalım. 1 Mayıs Hamas Siyaset Belgesi. Bu belge ile El-Fetih-Hamas arasındaki İsrail’e yaklaşım farklılıkları önemli ölçüde giderilerek, İsrail’in iki devletli çözüme karşı direnci kırıldı. Keza geçtiğimiz günlerde BM. 47. kuruluş yıldönümünde Trump’ın Netanyahu’ya iki ay içerisinde Filistin ile ilgili kararını açıklayacağını ve ‘iki devletli bir çözümden yanayım’ açıklaması önemlidir. Bu gelişmenin mimarı Türkiye’dir. Yine 5 Haziran 2017’de Katar’a uygulanmak istenen ambargonun arkasında Amerika ve bölgesel yandaşları olmasına rağmen ambargonun etkisiz kalmasını Türkiye sağlamıştır. 25 Eylül 2017’deki Kuzey Irak referandumuna karşı tavır ortaya koyan Türkiye, Bağımsız Kürdistan yapılanmasına karşı ortaya koyduğu bu tavırla İsrail’in ve Amerika’nın iştahını kursağında bırakmıştır. Keza 6 Aralık 2017’de Trump’ın, Amerika’nın Telaviv’deki Büyükelçiliğini Batı Kudüs’e taşıma kararına karşı 13 Aralık’da İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı sıfatıyla 47 halkı Müslüman olan ülke liderlerini İstanbul’da toplayan Erdoğan, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğu kararını tüm dünyaya duyurdu. Bunların yanısıra bir diğer önemli gelişme de 5 Şubat 2018’de Vatikan’da yaşandı. Erdoğan ve Papa görüşmesinde Erdoğan Papa’ya hitaben “Siz 1 milyar 200 milyon Katolik dünyasının, ben ise 1 milyar 700 milyon İslam dünyasının lideriyim” anlamına gelen bir görüş beyan etti. Tabiki bu aynı zamanda Kudüs’ün sorumluluğunun sadece İslam dünyasına değil aynı zamanda Hıristiyan dünyasına da ait olduğuna ilişkin bir mesajdır.

Elbette tüm bu saydıklarım ve sayamadıklarım aslında adı geçen cinayette hedefin Kaşıkçı olmasından ziyade öne çıkan, özne konumuna gelen Türkiye’nin güvensiz ve itibarsız olduğu gibi bir algıyı hakim kılmaya da matuftur. Son olarak 7 Eylül 2018’de Tahran Zirvesinde İdlib konusunda Türkiye’nin ateşkes ısrarı, Soçi Zirvesinde “17 Eylül 2018” Putin-Erdoğan görüşmesi ardından İdlib’de olası bir katliamı Türkiye’nin önlemesi keza Rusya’nın da Türkiye ile birlikte hareket etmesi başta Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’ni madara etmiştir. Dilerseniz Kaşıkçı olayına bir de bu zaviyeden bakınız..

Ve bir başka hatırlatma. Aslında Suudlar bu güne kadar örtülü ya da açık birçok cinayete imza attılar. Bunlardan birisi de 31 Temmuz 1987’deki İranlı hacı adaylarına yönelik yapılan katliamdı. O gün Mekke’de gerçekleştirilen katliamın görgü tanıklarından birisi de ben idim. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; yaklaşık 443’ü İranlı, geri kalanı muhtelif ülkelerden olmak üzere toplam 780 hacı adayının katledildiği bir gündü o gün. Bu katliamda Suudlar yalnız değildi. Bilhassa olayın hemen başında müşriklerden beraat yürüyüşü yapan 100 bin kişinin üzerindeki korteje kapalı otoparklardan taş ve çeşitli cisimler atanların neredeyse Suudlar olmadığı kesin gibiydi. Ve yine izdihama neden olan gaz bombalarını yürüyüş kortejinin üzerine atan helikopterlerin de pilotlarının Suudlu olup olmadıklarını bilmiyorum. Keza benim ile birlikte infaz mevkiine götürülen ve 50 metre önümde infaz edilen İranlı hacı adayını da Suudluya benzer, lakin Suudlu olup olmadığını bilmediğim birileri gerçekleştirdi. Yani gerek 1979’daki Mekke olayları “Kabe Baskını” ve gerekse 1987’deki Mekke’deki katliamın faillerinin kollektif bir güç olduğunu zannediyorum.

Özetle şunu ifade etmek istiyorum. Kaşıkçı olayı da, öncekiler de organize işlerdir. Olayın tek faili yok sanıyorum. Belki de Suudlara bu olayın tetikçiliği görevi verilmiştir. Filistin devletinin ayak seslerinin duyulduğu, Mısır’ın Suudi yönetiminin, BAE’nin, Bahreyn’in yönetimsel olarak varlıklarının tartışıldığı bir zaman diliminde kim bilir daha ne olaylarla karşılaşacağız. Zaman her zamankinden daha çok teyakkuzda olmayı gerektiren bir zamandır. (08.10.2018)   

Yorum Ekle
Yorumlar
Mehmet Salih

09.10.2018

O halde nerede Kaşıkçı? Neden bulunamıyor?
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları