12 Aralık 2017 Salı

$ : 3.8401 • € : 4.5278 • A : 156.9300

Sabiha ÜNLÜ / Kapıldık Gidiyoruz
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Kapıldık Gidiyoruz

05.12.2017

Sabiha ÜNLÜ/Kapıldık Gidiyoruz Sabiha ÜNLÜ

Hedefimiz belirsiz…Rotamız düzensiz…

 

Yoldaki işaretlere bakmadan gidiyoruz.

 

İnandığımız sabiteleri, yolumuzda engel görüp, bir bir kaldırarak gidiyoruz. Biz büyüdük, dar geliyor deyip, sık sık gömlek değiştirerek gidiyoruz. Uydu uymadı kaygımız yok; neyi giydirseler içimize sindiriyor, kendimize yakıştırıyoruz.

 

Biz, biz olmaktan çıkmış olmalıyız ki; zaman zaman yolumuzu kesip; ‘’siz çok şımardınız, güç zehirlenmesi-iktidar sarhoşluğu yaşıyorsunuz, sizi tanımakta zorlanıyoruz’’ diyenler oluyor. ‘’Zorlanırsınız tabi, siz daha oralardasınız’’ diyoruz içimizden. Çok mesafe kat ettiğimizi düşünerek gururlanıyoruz.

 

Manevra yeteneğimiz; dostu-düşmanı şaşırtıyor.

 

Başarımıza, çoğu zaman, kendimiz bile inanamıyoruz…

 

EN  KÜÇÜK  BİR  TEREDDÜT  GÖSTERMEDEN     

 

Dilimizde; tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet sloganı… Bir elimizde; Ay’ını, yıldızını, rengini, şeklini kutsadığımız Türk Bayrağı…Diğer elimizle Rabia İşareti yaparak ilerlemeye çalışırken, bir de baktık, Anıtkabir’e çıkmış yolumuz. Aslanlı yolda, aslanlar gibi ilerlerken bulduk kendimizi. İçimizdeki başörtülülerle üstelik.‘’Ata’nın ruhu incinmez mi?!’’ diye soracak olduk. ‘’Biz başörtülüler, 29 Ekim Cumhuriyet bayramında da geldik, sorun yok’’ dediler. Belli ki yol açılmış. Demek Ata bizden ümidini kesmemiş. Bilakis gidişatımız ümit vadediyor olmalı ki; tekrar huzuruna kabulde tereddüt göstermemiş. İtiraf edeyim,  bu yeni gömleği giymekte biraz zorlandı kimilerimiz…

 

Yakın tarih olayları seriliverdi gözlerimizin önüne. Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz belgeseller, büyüklerimizden dinlediğimiz tecrübeler ve bizzat şahit olduğumuz, bizzat yaşadığımız hadiseler…

 

Atatürk…Devrimler…Katliamlar…Anıtkabir…Ve biz?!

 

Bazılarımız tereddütteyiz. Neyi, nasıl sentezleyeceğiz?

 

Kaptanımızın kendinden emin, inanmış gür sesi olmasa belki de dağılıp gideceğiz…

 

‘’Vefatının 79. Yıldönümünde; Kurtuluş savaşımızın Başkomutanı, Cumhuriyetimizin banisi, İlk Cumhurbaşkanımız, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü; Rahmetle yad ediyoruz.’’

 

‘’Milletimizin; Gazi’ye hürmeti sonsuzdur.’’

 

‘’Milletimizin; Mustafa’ya saygısında, en küçük bir tereddüt yoktur.’’

 

Hepimiz adına yapılıyor bu şahitlik. Davete icabette gecikmiyoruz. Ata’nın mozolesi önünde; en küçük bir tereddüt göstermeden, saygıyla eğiliyoruz…

 

KAPTANIMIZ  VE  BİZ

 

Evet; kapıldık gidiyoruz. En küçük bir tereddüt göstermeden gidiyoruz. Kemâlâtı, politikada arayan, biatını politikacıya yapan bir zihniyetle gidiyoruz. Çevremize de;‘’Siz daha önce, böyle bir kaptanla hiç yolculuk ettiniz mi? Bunun gibisi bir daha hiç gelir mi? Kıymetini bilin. İtaat edin. Rahat edin’’ diyoruz. Sanki o hep hayal ettiğimiz dönemi; kendi Asr-ı Saadet’imizi  yaşıyoruz. Başörtümüzle her işi yapabiliyor, her yere girebiliyor, her davete katılabiliyoruz. Allah’tan daha ne isteyebiliriz ki?! Bu özgürlüğü ona-Kaptan’a borçluyuz. Kaptan direksiyonu nereye kırsa, bizi nereye götürse, -başörtümüzle olduktan sonra- asla hayır demeyiz. İşte biz –genelimiz- bu sadakatteyiz…

 

Bu Politik yolculukta; Kaptan bizim rehberimiz, liderimiz, imamımız. Ona tabi oluyoruz. Dikkatle izliyor, izinden gidiyoruz. Görüyorsunuz; ‘’Ya Allah, Bismillah’’ demeden hiçbir açılışı yapmıyor. Namazını kılıyor, orucunu tutuyor, buna milletçe şahidiz...Hele de Kuran okumasını hayranlıkla izliyoruz. ‘’Yolumuz Hak yolu, referansımız İslam’’demiyor mu; doğrusu mest oluyoruz. Biz onun dilinden dökülen hakikatlere meftunuz.

 

Ön sıradaki seçkin yolcular; Kaptan’ın; her zaman istikamet üzere olduğunu, Kur’an ve sünnetten zerre miktar sapmadığını söylüyorlar. Protokoldeki ulema(?!) sınıfı; defalarca biatlarını yeniliyor, sadakat yeminleri ediyorlar. ‘’Onu oyuyla desteklemek, her müslümanın üzerine farzdır’’ diyorlar.

 

Kimimize göre; Dicle kıyısında kaybolan koyunun vebaliyle titreyen bir Hz.Ömer O… Kimimize göre; ezilen ümmeti kurtarmak üzere gönderilmiş, dünya mazlumlarının tek umudu, günümüzün Musa(a.s)sı O... Kimimize göre; İslam Alemi’nin tartışmasız lideri, Beklenen müceddit, beklenen mehdi, Ümmetin halifesi, Halife-i Rûyi Zemin O…

 

Kaptan’ımız bizzat kendisi; ‘’yolumuz, Sırat-i Mustakim, dos doğru yol’’ diyor. Kendisiyle yolculuk yapmayanları; yolunu şaşıranlar, Hak yoldan sapanlar olarak nitelendiriyor. Müslümanlar olarak bizler de; böyle Hak yol varken, dalalet yolunu seçecek değildik elbette.(?!)En küçük bir tereddüt göstermeden; itaat ettik ve ediyoruz. Öl dese ölür, kal dese kalırız…

 

TAHTIMIZIN  RÜZGÂRI

 

Evet; kapıldık gidiyoruz… Bahtımızın rüzgârı değil kapıldığımız. Sarayımızın, Tahtımızın rüzgârı.

 

Kendimizden öylesine emin, öylesine mağrur gidiyoruz ki; kime çarpıp kimi devirdiğimiz, kimi altımıza alıp ezdiğimiz, kimi kolsuz kanatsız bırakıp sürüklediğimiz; hiç umurumuzda değil. Dönüp bakmıyoruz bile, feryatlara, ahlara, iniltilere…Bazen bir ukde kalıyor içimizde. ‘’Bütün uygulamalar yerli yerinde mi? Kurunun yanında yaşın da yandığı olabilir mi?’’diye. Bu ve benzeri düşünceleri, değil söylemek, zihnimizden geçirmekten dahi çekiniyoruz. ‘’Yaş masumsa, suça ortak değilse; kurunun yanında ne işi var?’’denilerek azarlanacağımızı biliyoruz.

 

Kaptan açıklık getiriyor konuya. Son noktayı koyuyor : ‘’Onlar; bizimle yolculuk yapmadıklarına göre, bizim konvoyda yer almadıklarına göre, bizden değiller. Merhameti asla hak etmiyorlar. Bir de, itirazlarını herkesin duyacağı şekilde yüksek sesle dile getirmeleri var ya; bu çatlak sesler;  dışarıya şikayet ederek –akıllarınca- bizi zor durumda bırakacaklarını sanıyorlar... Devletin ekmeğini yiyip, nankörlük eden vatan haini, alçaklar bunlar. Din düşmanı, batı uşağı, terörist bölücü bunlar. Bizi çekemedikleri, bizi kıskandıkları için yapıyorlar bunları. Başarımızı hazmedemiyorlar. Sayemizde; baş eğen değil başı çeken bir ülke olduk ya; hasetlerinden kuduruyorlar. Tek tek inlerine girdik, girmeye de devam edeceğiz. Hepsine diz çöktürecegiz. Bedeline hazır olsunlar. Acımayacağız onlara. Asla acımayacağız. Yoksa biz acınacak duruma düşeriz.’’

 

Bir yığın üstenci davranış, nefret söylemi, politik virdimiz oldu. Bunları tekrarlayarak; moral buluyor, kendimizi güçlü hissediyoruz. Kabarıp şişmemizi, bir rahatsızlık işareti değil de; büyüme gelişme olarak algılayıp ‘’durmak yok, yola devam’’ diyoruz…

 

ÇATLAK   SESLER

 

Bu arada, en önden en arkaya konvoydakilerin; çok gergin, çok tahammülsüz, çok öfkeli oldukları gözlerden kaçmıyor. Aslında bu anlaşılabilir bir şey. Her iktidar gibi biz de; geleceği garantiye almak, kalıcı olduğumuzdan tam emin olmak istiyoruz…En azından, şu ‘’iki bin on dokuz’’u, tökezlemeden geçip; ‘’iki bin yirmi üç’’te, Cumhuriyet’in yüzüncü yılını, sürprizlerle kutlamak, Muasır Medeniyetler Seviyesini çoktan aştığımızı Ata’mıza duyurmak  istiyoruz…Kendimiz için değil, halkımıza kesintisiz hizmet edebilmek için istiyoruz bunu. Bu yüzden, kesintisiz tek başına iktidarı, şart görüyoruz…Aksi bir ihtimalin dillendirilmesi bile, bizi acayip geriyor, hırçınlaşıyoruz…

 

Bu, ‘’çatlak sesler’’ diye tanımladığımız seslere; ne kadar aldırmıyoruz, umursamıyoruz desek de, bazen çaresiz kaldığımız, izahta çok zorlandığımız durumlar oluyor. Her şeyden önce rüyalarımız bizi rahat bırakmıyor. Kabuslar gördüğümüz oluyor geceler boyu. ‘’İki elimiz yakanızda’’ diyenlerin, bizi sarsmasıyla uyandığımız çok oluyor. ‘’Canım rüya işte’’deyip geçmek istiyoruz ama; üst üste aynı rüyaları görmek, aynı gerçeklerle yüzleşmek ‘’acaba?!’’dedirtiyor insana. Öyle ya; yoksa rüyalar ile mi uyarılıyoruz?!...Bu gözyaşlarının, bu ahların, bizimle de bir ilgisi olabilir mi? Bizim de bir hissemiz, bir payımız, bir vebalimiz bulunabilir mi? Gerçi hep dua aldığımız söyleniyor ama; yarın, yanılttılar-yanıldık mazeretimiz; bizi mazlumun ahından kurtarabilir mi?! diye düşünmeden de edemiyoruz…

 

POLİTİK  YOLCULUK

 

Bu politik yolculuk, az zamanda çok şey öğretti bize. Kişileri ve toplulukları tanımak istiyorsak; güzel iddialarına, hamasi nutuklarına değil, yaptıkları işe bakmamız gerektiğini öğretti. Şaşırmamayı öğrendik mesela. Olamaz diye bir kesinliğin ol(a)mayacağını öğrendik. Kendimize güveni abartıp, ukalalık boyutuna vardırmamak gerektiğini de…Bizi, bize öğretti bu politik yolculuk. Bizi, kendi gerçeğimizle yüzleştirdi. Düşünmeyi, akletmeyi, sormayı, yeri geldiğinde sorgulamayı; sözü dinleyip, en güzeline uymayı, nasılda unutmuş olduğumuzu, idrak ettirdi bize. Hedeflerimizin ne kadar kısa; amaçlarımızın ne kadar dünyevi; hayallerimizin ne kadar sığ ve ufuksuz olduğunu öğretti…İslâm Kardeşliğinin, içi doldurulmadığı zaman, kısa sürede, nasıl imkân kardeşliğine dönüşebileceğini öğretti …Vazgeçilemez dediğimiz, inanç ve ahlak sabitelerimizi; ‘’menfaat söz konusu ise, gerisi teferruat’’ deyip, nasıl değersiz hale getir(ebil)diğimizi öğretti bu politik süreç. Temel derdimizin; Hak-Hukuk-Adalet, Ahiret kaygısı değil de, neden bu güç bu imkanlar bizim elimizde, bizim tasarrufumuzda değilin öfkesi, hayıflanması olduğunu öğretti.  Kısacası, bize; nasıl, hangi düzeyde bir topluluk isek; öyle de idare olunacağımızı öğretti…

 

DÜN  VE  BUGÜN

 

Dün; kaldırılsın ya da köklü değişiklikler yapılsın diye eylem yaptığımız kurumların başına biz geçince-aynı kurallarla yönettiğimiz halde- bu kurumlar aklanıverdi gözümüzde…

 

Dün; başkaları yapınca kınadığımız, çirkin-kerih hatta haram olarak nitelediğimiz fiilleri, bugün; güzel- hoş- helal diyerek kendimiz yapıyorsak; bunun tarif edilir, anlaşılır bir izahı olmalı değil mi? Ya o zaman yanlıştaydık- yanılgıdaydık ya da şimdi…

 

Şimdiki hali doğru buluyorsak; Demek ki biz o zamanki  kınamalarımızda ya cahilmişiz, ya samimi değilmişiz. Özentilerimizi, kıskançlıklarımızı, gizli hayranlıklarımızı öfkemizin arkasına gizlemiş, kendimizi daima Hak’tan, haklıdan, mağdurdan yanaymışız gibi  göstermiş olabiliriz. O zaman ulaşamadığımız, o imkanlara sahip olamadığımız için –iç geçirerek- ‘’çirkin-kötü’’ demiş olabiliriz. Gerçekten o çirkinliği, çirkinlik olarak görüp karşı olduğumuz için değil…

 

Laisizm, kapitalizm ve faşizmin karışımından-sentezinden- oluşan Kemalizm’i sorgulamamız; Kemalist rejimin ilkelerini, devrimlerini, uygulamalarını; insani, ahlaki, İslami bulmadığımız için değilmiş sanki. Neden O’nun gibi etkin, başarılı, despotik yönetemiyoruz(!?)içinmiş meğer. Neden, muhalefet edenlere, Ata gibi, hemen elimizle boynumuzu işaret edip ‘’uçururuz’’mesajı veremediğimiz içindir belki de. Gizli bir hayranlık, özenilen bir aidiyet. Şimdi, pekala, Ata’yı yücelterek, kendimizin de onunla birlikte yüceleceğimiz duygusuna kapılmış olabiliriz…

 

Hatırlarsınız, Milletvekili yeminine, memur yeminine itirazımız vardı önceleri. Dininden haberdar bir Müslüman, yemin metnindeki, inancına ters düşen, İslami kimliğini zedeleyen ifadelere, nasıl, namusu ve şerefi üzerine yemin edebilsin diye itiraz ediliyordu. Meğer bu metindeki cahili ifadelere değilmiş itirazımız. Artık yemin etmeyen vekilleri milletvekili saymadığımızı söyleyip, huzurumuza kabul etmediğimize göre, belli ki bu yemini çok önemsiyoruz. İlk başörtülü yemin edecek vekillerin anonsunu ve duyulan heyecanı görünce; bizdeki yakınmanın; neden bu ifadeleri başörtülü olarak meclis kürsüsünde dile getiremiyoruz, neden milyonları bu yeminimize şahit tutamıyoruz içinmiş, bunu anlıyoruz…

 

 Cumhuriyet Mitinglerini hatırlıyoruz da. Büyük-küçük herkes ‘’Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’’ diyerek, elinde bir Türk bayrağı sallıyordu. Bu davranışı çocukça bulur, yirmi üç nisan çocuk şenlikleri gibi der, kendi ülkelerindeki bir etkinlikte buna neden gerek  duyarlar diye yadırgardık…Şimdi kendimize bakıyoruz da; elimizde veya çantamızda Türk bayrağı olmadan dışarı çıkamıyoruz. Arabamıza, kapımıza, penceremize, bir bahaneyle her köşemize asmaya çabalıyoruz. Meğer yadırgamamız, bunu istismar olarak gördüğümüz, çocukça bulduğumuz için değilmiş diye düşünüyor insan. İçten içe gıpta ediyormuşuz meğer. Neden bu davranışı önce biz akletmedik, onlardan daha iyi kutsamanın prim yapacağını, kabul göreceğini neden vaktinde düşünüp biz gösteremedik diye. Neyse, çok da geç kalmış sayılmayız bizde de tuttu diye teselli bulabiliriz…

 

Ülkemizde onlarca yıldır süren az yoğunluklu-kirli savaşa itirazımız; bu savaş bitsin, kardeş kardeşi öldürmesin, bu kan dursun, analar ağlamasın için değilmiş meğer. Kan; her zamankinden daha çok aktığına; analar; her zamankinden daha çok ağladığına göre… Yoğunluğu az bulup arttırma kararı vermiş olmalıyız. Zira; asker milletiz deyip, içte-dışta her sorunu, savaş mantığıyla, güç kullanarak ve bedeli ne olursa olsun diye meydan okuyarak çözme gayretindeyiz. Son teknolojik gelişmeleri, silahları, hava araçlarını kullanarak bir anda onlarcasını etkisiz hale getirme, tümünü bitirip galip gelme  imkanına sahipken, bu kestirme yol varken, bizi uğraştıracak uzun yollara başvurmak akıllı işi değil diye düşünüyor olabiliriz…

 

Önceleri sorardık; bu ordu nasıl Peygamber Ocağı sayılabilir? Bu ordunun, Peygamberi yol izleme gibi bir niyeti, bir gayreti, bir pratiği var mı? diye…Şehitlik, gazilik tanımlamalarını, askeri uçaklardan atılan cihat ayetlerini sorgulardık. Yani; bu samimiyetsizlikten, inancın istismar edilmesinden, dinin politikaya alet edilmesinden büyük rahatsızlık duyardık...Şimdi; orduyu, aynı kurallarla biz yönetiyor, biz yönlendiriyoruz ya; emri bizden aldığı, bizim politikalarımıza hizmet ettiği için, -nedenini, niçinini- sormadan, her eylemini her işini kutsuyoruz. Savaş gibi; bedeli çok ağır, tahribatı çok yönlü ve telafisi mümkün olmayan kararları bile –en küçük bir tereddüt göstermeden- politikacıların politik insafına bırakabiliyoruz…

 

Emevi, Abbasi dönemlerini okuyor, Mezhep İmamları’nın, saray uleması olmayı kabul etmedikleri için, sultan tarafından nasıl hapis ve işkenceyle cezalandırıldıklarını, esefle, utançla hatırlıyoruz. O sultanlar ki, namaz kılan, oruç tutan, güzel Kur’an okuyan, İslam Devletinde şeriati uygulayan yöneticilerdi. Halifeydiler üstelik. Buna rağmen İmamlar, neden reddettiler kadılık-hakimlik görevini? Sultanın keyfi uygulamalarını haksız kararlarını da onaylamak zorunda kalıp, zulmü meşrulaştırmada pay sahibi olmamak için diye –ölümleri pahasına- açıklamışlar görevi red sebeplerini…İster istemez düşünüyorsunuz. Biz, şimdiki zihin yapımızla o dönemlerde olsaydık; galiba Sultandan önce biz başlardık imamlara eziyete. Bir daha böyle dindar yöneticileri bulamazsınız, nasıl biat etmez, nasıl buyruklarını dinlemezsiniz, görevi reddederek halkın saraya ve sultana duyduğu güveni nasıl sarsarsınız, diyerek hemde…

 

ZALİMLERE   MEYLETMEYİN

 

Hak, Hukuk, Adalet, Özgürlük  diyenlere; imar işlerini gösteriyor, yolları, köprüleri, havaalanlarını, tünelleri, metroları işaret ediyoruz. Bunları görün, bu gelişmişliği konuşun, bunlarla siz de öğünün diyoruz. ‘’Hem eleştiriyor hem de utanmadan üzerinden-içinden geçiyorsunuz’’ diye başlarına kakmadan da edemiyoruz.

 

Oysa, bir devleti büyük yapan, bir milleti bir medeniyeti ayakta tutan –hepimizin bildiği- temel değerler vardır. İmar işleri, görkemli binalar, teknolojik yapılar birinci derecede belirleyici değil tabi. O ülkede; Can, mal, nesil, akıl, inanç emniyeti sağlanıyor mu? İddia edildiği gibi, teminat altına alınmış mı? Adalet mekanizması her fert için adilane işliyor mu? İnsanlar mutlu huzurlu mu? Ülkenin tüm fertleri, kendini o devlete ait, o devletin asli unsuru, olarak görüyor mu? Vs.

 

Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki; geçmişte nice kavimler (Ad kavmi, Semud kavmi, Medyen-Eyke halkı, Sebe halkı gibi) kendi devirlerinin en ileri teknolojisine sahiptiler. Dağları maharetle oyup, güvenli evler, doruk noktalara gösterişli köşkler yapıyorlardı. Barajlar, su kanalları inşa ederek; bahçeler, ekinler, pınarlar, hurmalıklar, eşsiz yeşillikte şehirler kurmuşlardı. Ticaret ve alışverişte rakipsizdiler. Dünyanın en zengini onlardı. Bu nimetlerin, hep böyle devam edeceğini sanıyorlardı.

 

Fakat bu gelişmişlik, onları helak olmaktan kurtaramadı. Çünkü; Hakiki nimet vericiyi unuttular. Sınandıklarını da. Bu bizim kendi becerimiz ve hakkımız deyip şımardılar. Halklarını sınıf sınıf yaptılar. Kendi ait oldukları yönetici sınıflarını ve kendi ait oldukları kavmi üstün tutup daima kayırdılar. Alt sınıfa mensup halkın, mallarına ve emeğine küçük değer biçip, güçten düşürdü ve fakirleştirdiler. Büyüklendi ve zorbalığa kalktılar. Ölçü ve tartıda dürüstlükten ayrıldılar. Zamanla bu hal yaygınlaştı, umumileşti ve meşrulaştı.  Zorbalık Ülkede genel ahlak haline geldi. Halkı zalim olan memleketlerin; bu kaba, zalim, zorba karakterleri sebebiyle helak edildiklerini bize haber veriyor Rabbimiz…Yeryüzünde gezerek bu memleketlerin kalıntılarını görüp, ibret almamızı öneriyor. Ve,      ‘’size ateş dokunsun istemiyorsanız, zalimlere meyletmeyin’’ diye de uyarıyor.

 

                      ***     ***     ***           

 

İlim ve ibadet; Kişinin doğruyu yanlıştan ayırabilmesi, Rabbiyle irtibatını sağlam ve sürekli kılabilmesi için gerekli ve elzemdir. Şahsa; iyiyi yapma, kötüden kaçınma noktasında ciddi bir sorumluluk yükler. Eğer İlim ve İbadet; bir üstünlük bir ayrıcalık vesilesi olarak algılanıp ‘’biz bilgiliyiz dindarız, bizim her dediğimize tabi olmak zorundasınız’’denilip, bir tahakküm bir yaptırım aracı olarak kullanılırsa; kişiyi de ona -en küçük bir tereddüt göstermeden-tabi olanları da felakete sürükleyebilir…

 

Politika malum; yap(a)mayacağınız şeyleri söylemek, yaptıklarınızı abartmak servis etmek, buna insanları inandırma ikna etme becerisidir. Hedefine-iktidara ulaşmak için; her aracı her yolu meşru sayar. Politikacılar için-maalesef- en kullanışlı en etkin malzeme ‘’inançlar’’dır. Kemalist rejimle(Laik+Faşist+Kapitalist)yönetilen bir ülkenin Başkanı bile, dindarlığını öne sürerek ‘’Bizim yolumuz Hak Yolu, dosdoğru yol, Sırat-ı Mustakim. Bizimle yürümeyenler  Hak yoldan sapanlar’’diy(ebiliy)orsa ve bu sözleri alkışla veya sükutla karşılanıyorsa; iş ciddi demektir. Kaptan’ıyla yolcusuyla, bir iki değil çok kez düşünmenin zamanı gelmiştir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Ahmet CAĞLAR

10.12.2017

Selamünaleyküm bu kardeşimizin yazısına ne kadar Katılıyor tam bir o kadarda katılmıyorum kesinlikle ve kesinlikle ne kadar doğru söylüyorsa Ama şunu söylemek istiyorum Bu anlattıkları doğru ama mekana ve zemine uymuyor kusura bakmasın uymuyor mekana ve zemine ters
Müslüman kardeşiniz

09.12.2017

Yureginize saglik kaleminize kuvvet çoğumuzun kalbinden geçen bazende dille söyleyen meseleleri kaleme almissiniz derdimiz ancak bu kadar güzel bir dille izah edilirdi tebrik ediyorum sizi.
Salih

09.12.2017

Sabiha hanıma özeleştiri çağrısı yapan yorumcuya katlıyorum. Bir an önce yazar bunu gerçekleştirmeli ve bu çağrıya cevap vermelidir.
Müslüman

08.12.2017

Kardeşimiz AKP ve ona eklenen Müslümanlar için haklı eleştirlerde bulunmuş. Ben de bu tespitlere ve uyarılara katılıyorum. Ancak tevhidî bilince sahip bir mümin olarak yıllarca Hakka hizmet edip sıratı müstakim üzere çabalar göstermesini takdir ettiğimiz Sabiha kardeşimizin de uzun süre istikamet krizine yakalnıp emperyalizmim taşeronu PKK/HDP çizgisine eklemlenmiş görüntüsü ve o süreçte yaşadığı kafa karışıklığı, takip ettiği eklektik çizgisi sebebiyle kamuya açık bir tevbe ve bir özeleştiri yapması ve ancak ondan sonra bu tür yazılar yazması gerekir diye düşünüyorum. Yani önce kendi öz eleştiri ve tevbesini gerçekleştirdikten sonra başkalarına yönelteceği bu tür eleştiler tutarlı ve tesirli olabilir. Yoksa Rabbimizin Bakara 44. ayetteki "Başkalarına iyiliği tavsiye ederken kendinizi unutuyor musunuz?" hükmüne muhatap olmaktan ve kınanmaktan kurtulamaz. Başkalarına yaptığı eleştirler de tesirli olmaz. Duam odur ki, kendisi komplekse düşmeden geçmiş güzel çizgisine yakışır biçimde kamuya açık biçimde bir öz elkeştiri yayınlayıp yaptığı büyük yanlıştan teberri ettiğini açıklar ve böylece önemli bir şahidlik de yapmış olur. Rabbimiz ona bu güzel ameli nasip etsin inşaAllah.
Nimet Akyüz

08.12.2017

Uzun zamandır kendi kendimize konuştuğumuz için için feryat ettiğimiz tüm duygularımızın tercümanı olduğunuz için binlerce kez teşekkür ediyoruz
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları
Kaya Giyim / Kalitede öncü giyim dünyası
Kardelen Sigorta 0535 828 30 05