16 Eylül 2019 Pazartesi •

İSLAM VE İSLAMİ SORUMLULUĞUMUZ

25.07.2019
Süleyman ARSLANTAŞ

İSLAM VE İSLAMİ SORUMLULUĞUMUZ / Süleyman ARSLANTAŞ

İslam’la yeni yeni tanışmaya başladığımız yıllarda kimi arkadaşlarımız Mekke-Medine dönemlerini dikkate alarak bir kısım farz ve haramları Mekke-Medine ekseninde değerlendirmeye başladılar. Orucun, namazın, zekatın vd. farz kılınmasından; şarabın, faizin, ribanın vd. haram kılınmasına kadar birçok şer’i hükümleri Mekke-Medine ekseninde tasnif ettiler. Ortaya bizim geleneksel olarak bildiğimiz ve yaşamaya çalıştığımız İslam’dan başka bir İslam anlayışı ve yaşayışı çıktı.

Öncelikle şu hususun bilinmesi elzemdir. Sahabe dönemi ile sonrası arasında önemli bir fark vardır. Sahabe nesli Resulullah (a.s) ile birlikte kemale ermekte olan bir dinden sorumlu idiler. Kur’an peyderpey vahyolunuyordu. Evet bir tedricilikten de söz edilebilinir. Şarabın, faizin haram kılınmasında olduğu gibi. Lakin kemale ermiş bir dinden sorumlu olan sahabe nesli sonrası Müslümanlar, yani Hz. Resulullah’ın (a.s) ahirete irtihalinden sonra artık din tamamlanmıştır, o andan itibaren kıyamete kadar bütün Müslümanlar kemale ermiş bir dinden sorumludur. Nitekim Kur’an bu konuda bir kısım haramları sıralandıktan sonra “… Bugün, kafirler dininize karşı ümitlerini yitirmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet’i beğendim… “ (Maide/3) Kur’an’ın son inen ayeti olarak da: “Bir günden sakının ki onda Allah ‘a döndürüleceksiniz, sonra herkese hak ettiği tam olarak verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecek” (Bakara/281) buyurulmakta. Yani Maide suresinin üçüncü ayetinde şanı yüce Allah bu dinde kıyamete kadar tüm Müslümanları bağlayacak esasların prensiplerin ortaya konulduğunu, ihtilafın, anlaşmazlığın gereksizliğini belirterek din olarak İslam’ı seçip- beğendiğini ifade buyururken; Bakara 281’de bu tesbit edilen temel akidevi, ibadi ahlaki tüm davranışlarımız itibari ile Allah’ın huzuruna çıkacağımız güne hazırlık yapmamızı emrediyor. Yine bu dünya hayatında temel ilkeleri, değişmezleri belirlenmiş olan dinin yaşanması ya da ihmaline ilişkin ne yaptık ise karşılığının verileceğini ifade ediliyor.

İslam üç temel ilişkiyi önerir. Birincisi kişinin Rabbi ile olan, ikincisi nefsi ile olan, üçüncüsü de sair insanlarla ya da sosyolojik, siyasi, ekonomik, kültürel, diplomatik ilişkiler olmak üzere. Müslüman kıyamete kadar Rabbi ile ve nefsi ile olan ilişkilerde dinin kemale ermiş şeklinden sorumludur. Yani namaz, bisetin 2. yılında farz kılındı, oruç falanca zaman farz kılındı ya da şarap Medine’de haram kılındı. Faiz ve şarap tedricen Medine’de yasaklandı gibi bir tasnife gitmemelidir. İslam, Müslüman’ın ahlakı ve ibadi boyutunu belirleyen kemale ermiş bir dindir. Resulullah‘ın (a.s) ahirete irtihalinin ardından müminlerin annesi Hz. Aişe validemize O’nun ahlakı sorulduğunda cevap olarak bildiğimiz gibi “Kur’an okumuyor musunuz?  O‘nun ahlakı Kur’andı..” buyurmuşlardır. Yani Hz. Resullullah’ın tüm itikad ve amel boyutunu belirleyen Kur’an’dı.

Mekke döneminde ortaya konulan ilkeler genelde inanç ve ahlaki temelli olmakla birlikte, geldiği toplumun din algısını, Allah telakkisini, ibadet ve ahlak anlayışını da revize eden ve hatta o toplumun anlayışının dışında yepyeni bir anlam kazandıran bir yaklaşım öne çıkmakta. Zira Resül’ün (a.s) geldiği Mekke şirk toplumunda da bir din, Allah, ibadet, ahlak anlayışı vardır. Keza Kur’an’da onların anlayacağı bir dilde toplumun bahsi geçen kavramlara kazandırdığı manayı düzelterek işe başlamıştır. Yani o toplumun hayat telakkilerini düşünce ve davranışlarını belirleyen kavramlarına yepyeni bir anlam kazandırmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, şirk döneminin önemli şairlerinden Ba’is ibn Şuraym al- Yeşkuri göğü ve ayı yükselten Allah’a and içerek şöyle diyor: ‘Göğü yerine koyana, dolunay ve hilal durumundaki ayı yerine yerleştirene and içerim.’  Ya da dönemin bir başka şairi: ‘Ey erak ağacı üzerine konan kuş, seni yaratan Rabbin hakkı için söyle. Herhalde sen nereye gittiklerini biliyorsun’ diyerek Allah’ın yaratıcılık sıfatını teslim ediyor. (Kur’an’da Allah ve İnsan Prof. Dr. Tashihiko IZUTSU, Sh. 114-115)

Genel olarak, insan aklı eşyaya ve eşyanın etrafında olup bitenlere baktığında bunların bir yaratıcısının olduğunu anlar ve inanır. Zaten peygamberler genelde geldikleri toplumları Allah’a çağırmaktan çok, iman ettiklerini söyledikleri Allah’ı birlemeye yani TEVHİD akidesine çağırmışlardır. Neredeyse tüm insanlık tarihi boyunca Tevhid ve şirk mücadelesi devam etmiştir, etmektedir. Kur’an ifadesi ile peygamberlerin geldikleri toplumlar ve sonrası toplumlar genelde Allah’a ortak koşarak iman etmeyi öncelemişlerdir. (Yusuf suresi 106)

Özetle peygamberimiz (a.s)’ın ahirete irtihaline kadar olan dönemdeki Müslümanlar kemale ermekte olan dini yaşıyorlardı. Resül’ün irtihalinden sonrakiler ise kıyamete kadar kemale ermiş bir dinden sorumludurlar. Bu nedenle Rabbimizle ve nefsimizle olan ilişkilerimizde, ibadet ve muamelelerimizde Mekke-Medine ayırımı yapma lüksümüz yoktur. Keza bu manada tarihselci ya da benzeri yaklaşımımız da olmamalıdır. Bilhassa insanın sair insanlarla ilişkilerinde Hz. Resül’ün kronolojik sünnetini veya stratejik sünnetini takiple mükellefiz. Bilhassa Medine döneminde nazil olan ahkam ayetlerini İslam’ın otorite olmadığı ya da vahye dayalı yaşamın cari olmadığı toplumlarda ve yönetimler de kronolojik sıra takip edilir. Daha açık bir ifadeyle böyle ortamlarda Müslüman namazını kılar, orucunu tutar, nefsi ile ve Rabbi ile olan ilişkilerine titizlikle uyar, irşad ve tebliğ görevlerini ifaya çalışır. Faizden, şaraptan, gıybetten uzak durur. İnfak müessesini ayakta tutar. Çağdaş İslam davetçilerinden Hasan el- Hudaybi der ki: ‘İslam’ı önce göğüslerinizde, gönüllerinizde hakim kılınız: yeryüzünde, beldenizde de İslam hakim olacaktır’ (Resulullah’ın İslam’a Davet Metodu Ahmet ÖNKAL sh.105)

Yasamanın vahye dayanmadığı ortamlarda eğer ahkam ayetleri ile hükmetmeğe başlanırsa ortaya Işid, Taliban v.b örgütler çıkar. Bu ve benzeri örgütlerin sözde Allah rızası için yaptıkları asla İslami olmaz. Doğru, Kur’an’da ahkam ayetleri var. Ama mesele bu ayetlerin hangi zaman diliminde indirildiği ve uygulandığıdır.

Yani Hz. Peygamber (a.s) Mekke’ de tüm eziyet ve işkencelere rağmen şahsına ve ashabına yapılanlara bile karşılık verilmesine izin vermemiştir. Ama aynı peygamber(a.s) Medine’de şiir yoluyla kendisi hicveden Kaab b. Eşref’in öldürülme emrini vermiştir. Fıkıh usulunde ‘Zerai’ diye bir kavram vardır. Bu kavram mana itibariyle: harama vasıta olan haram, mübaha vasıta olan şey mübah olarak algılanabilir. (İslam Hukuku Metodolojisi M. Ebu Zehra sh. 276) Buradan hareketle Al-i İmran 104’de buyurulan: “Sizden öyle bir cemaat bulunsun ki onlar herkesi hayra çağırsınlar ve onlar iyiliği emretsin, kötülüğü de yasaklasınlar.” Ayetini Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde; iyiliği emir, kötülüğün yasaklanmasının bir gücü gerektirdiğini yani bunu tatbik için İslam’ın otorite olması gerektiğini belirterek genel olarak bütün Müslümanların imandan sonra, insanları hayra çağırmalarını ve fakat emir ve nehiy konusu için ise cemaat teşkilini ve keza bu cemaatinde ‘emir ve nehiy’ yetkisi olan otoritenin teşkili ile mükellef olduğunu belirtir. Bütün bu anlatımların yanında şunun da altını çizmemiz gerekir: Müslüman hangi konumda olursa olsun sonuca odaklanmaz, süreci yaşar.

Yani bizler sonuçtan sorumlu değil, süreçten sorumluyuz. Nefsime ve Müslümanlara hatırlatmam şudur ki; nefsimizle ve Rabbimizle olan münasebetlerimizde kesinlikle Mekke-Medine ayırımı yapmaksızın ve yine ‘ TARİHSELCİ’ yaklaşım diye bilinen akıma pirim vermeksizin Rabbimizi razı etmeye çalışalım. Keza Prof. Mustafa Öztürk’ün ‘asli din’ ara başlığı altında tarihselci bir yaklaşımla söylediği: ‘Din kelimesinin Mekke dönemindeki çağrışımları daha sıcak, daha insani ve ahlaki. Medine dönemindeki çağrışımları ise sanki daha soğuk, daha mesafeli ve kuralcıdır.’ (Kur’an ve Tarihselcilik Üzerine, Prof. Mustafa Öztürk, sh. 115) ifadeleri ‘Din’ kavramının bütünlüğü ile ne kadar bağdaşır, onu da düşünmek lazım. Zaten bizler bu tür yaklaşımlar yerine çarşıda, pazarda dolaşan canlı Kur’an haline geldiğimizde ya da muhatabımıza yaşayışımızla Kur’anı  ve İslam’ı hatırlattığımızda zafer bizim içindir …

25 Temmuz 2019

Yorum Ekle
Yorumlar
y karakan

25.07.2019

kullanmamız gereken herhangibir haceti benim işime yararmı beni mutlu edermi diye almmamamızlazım. ya buhacet dünyaya faydalımı zararlımı diye bakmamızlazım. islamı kendi mutluluğumuz için değil. kendimizi islamın mutluluğu için adamamızlazım.beyler bizler 50 senedir islam için yazıyoruz konuşuyoruz kötülük azalacağıyerde katbe kat artıyor.neden. bunu islam adına konuşanlarımız artık sorgulaması lazım. bizim islam adına konuşmamız islama zarar veriyor artık. ben bukanaatteyim.süleyman abi özürdilerim.
Harun Aykaç

25.07.2019

Asıl olana değinilmiş . Kur’an her zamanı aşan ve her zamana şamil bir kitaptır. Tarihsel olarak yorumlanan kısımlarında da her devre bakan alt başlıkları mevcut.Onun için hem Kur’an’nın hem de onu yaşayan peygamberimizin iyi anlaşılması ve anlatılması kaçınılmaz.
Dürümiye / Lezzete Davetiye