“İslam’ın Güncellenmesi” Tartışmaları Bağlamında İlahi Vahyin Zamansal ve Toplumsal Gerçekliğe Tekabuluyeti (4)

23.10.2018
Mehmet Yaşar SOYALAN

“İslam’ın Güncellenmesi” Tartışmaları Bağlamında

İlahi Vahyin Zamansal ve Toplumsal Gerçekliğe Tekabuluyeti (4)

(Son bölüm)

Ekonomik İlişkiler ve Kadınlara Miras Konusu

İnsanlık tarihinin her döneminde ekonomi, insanlar arası ilişkilerde en temel belirleyicilerden birisidir. Bu durum Kur’an’ın indiği dönemin de en temel gerçekliğidir. Kur’an’ın ifadeleri de bu gerçekliği çok farklı boyutları ile ortaya koymaktadır. Örneğin Allah’a yakın olmanın yollarından birisinin kişinin malından infak etmek olduğu gibi kadınlar üzerine hâkim/kavvam olmanın kriteri de malından harcamaktır. Dolayısı ile Kur’an ilk muhatap toplumun örfü ve pratikleri üzerinden bu malın/ekonomik gücün nasıl elde edileceği, nasıl yönetileceği ve nasıl kullanılacağı ile ilgili de pek çok kural ve düstur ortaya koymuştur. Malın aktarımı, el değiştirmesi, dağıtılması, günlük hayatın düzeni ve işleyişi açısından ekonomik bir faaliyet olan miras da nüzul döneminin temel konulardan biridir. Mirasın kadın erkek arasında nasıl dağıldığı/dağıtıldığı ve Kur’an’ın bu konudaki ifadeleri dönemin toplumsal yapısının nasıl olduğu, nasıl işlediği ve kadın erkek ilişkileri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.

Mirasla ilgili ayetleri bağlamıyla birlikte okuduğumuzda şu tespitlerde bulunabiliriz.

1- Nüzul döneminde erkek evlatların miras konusunda da ayrıcalıklarının devam ettiği kız evlat konusunda gönülsüz davranıldığı, kadınların mağdur edildiği anlaşılıyor. Kur’an’da “her evlat mirasa hak sahibidir” denilerek kadınların da erkekler gibi mirasta hak sahibi olduğu, ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklerin yanında kadınların da hisse sahibi olduğu açıklanıyor (Nisa:4/7, 33, 127, Enfal:8/75).

2- Bir ölçüde belirsizlik ve o dönem şartlarında mağduriyet ortadan kaldırılıyor. Anne-baba evladının mirasında 1/6 oranında eşit hak sahibi olma gibi bazı istisnaların olmasına rağmen, kadının mirastaki payının, erkeğin payının yarısı kadar olduğu ifade ediliyor (Nisa:4/11).

3- Çocuğu olmayanların geriye bıraktıkları mirastan akrabaların da hakları olduğu belirtiliyor (Nisa:4/176).

4- Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirlerin de unutulmaması, onlara da mirastan “bir şeyler verilmesi” isteniyor (Nisa:4/8).

5- Kadının bıraktığına kocanın, kocanın bıraktığına kadının mirasçı olacağı söyleniyor (Nisa:4/12).

6- Kadınlara zorla mirasçı olmak nehyediliyor. Bu ifadelerden nüzul döneminin Arap yarımadasında bu tür hadiselerin yaşandığı anlaşılıyor (Nisa:4/19).

7- Mirasta esas olanın karın/rahim kardeşliği olduğu, ancak cihad edenlerle muhacirlerin de gözetilmesi gerektiği dile getiriliyor (Enfal:8/75).

Miras ile ilgili ayetler bir bütünlük içerisinde okunduğunda aslında sıradan bir mal bölüşümünden söz edilmediği görülür. Bu düzenlemelerin toplumun zayıf bırakılmış kesimlerinin; yetimlerin ve kadınların sosyal hayat içindeki statülerinin yeniden düzenlenmesine, mağduriyetlerin giderilmesine, sosyal adaletin sağlanmasına, muhatapların/ Müslümanların zihinsel dönüşümlerinin gerçekleştirilmesine yönelik beyanlar olduğu görülür. Demek ki o dönemde yetimler ve kadınlar ayırımcılığa uğruyor, erkeklerle aynı özden yaratılmış olmalarına rağmen günlük hayat içerisinde ve toplumsal yapılanmada erkeklerden daha aşağı bir statüde bulunuyorlardı. Bu anlayış kadını değersizleştirip erkeği kutsadığı için toplumun temelini oluşturan aile de kadının içinde küçük bir figüran olduğu pederşahi yapıya dönüşmüştü. Bu nedenle Arap cahiliye kültüründe ailenin hem bir olgu hem de bir kavram olarak günümüz Müslümanlarının aile algısından çok farklı bir şekilde görüldüğü anlaşılıyor. Bunun için Kur’an, kadının konumunu, rol ve misyonunu o günkü toplumsal gerçekliğin/vasatın imkânları çerçevesinde, yeniden belirlemeye ve güçlendirmeye çalışmıştır.

Ancak bu zamansal ve toplumsal gerçeklik bundan fazlasına imkân vermediği için bu süreçte kadın hala pek çok konuda tam olarak reşit kabul edilmiyor, pek çok şeyi erkeğin rehberliğinde koruması altında, vesayetinde yapmak durumunda kalıyordu. Çünkü kadın, erkeğin sahip olduğu bin yılların tecrübesinin, birikiminin ve özgüvenin henüz daha başındaydı. Zaman içerisinde birikimi ve tecrübesi arttıkça, özgüveni de artacak, toplumsal hayatta erkeğin tekeli altındaki pek çok şeyde ona ortak olacak ve yetkinliği arttıkça vesayet ilişkisi de azalacaktı. Pek çok şeyi deneyerek, yaşayarak öğrenecek, rüştünü ispatlayacak, artık erkeklerin de kadının rüştü konusunda bir şüphesi kalmayacaktı. Kur’an değişim ve gelişimin açılış fişeğini ateşlemiş, kadın ve kölelik gibi pek çok konuda insanın yaratılış amacı ve sorumluluğu çerçevesinde sosyal adaletin sağlanması yönünde ilk hareketi başlatmıştı.

Diğer konularda olduğu gibi, kadınlar konusunda da düzeltmeyi/güncellemeyi veya yerine nasıl yeni bir yapı kuracağını da mevcut toplumsal vasat üzerinden yaptı. Bu bağlamda özetleyecek olursak, reşit olarak kabul edilmeyen kadını, erkek gibi reşit hale getirmedi, (çünkü toplumsal gerçeklik buna uygun değildi), ama zamanın gerçekliği içerisinde ona tanınabilecek hakların en azamisini tanıdı. Bu haklar ve sunulan imkânlar onu reşit kabul edilen erkekle aynı seviyeye getirmedi ama muhatap olduğu, sıkıntısını çektiği bütün sorunları da bir hal yoluna konuldu. Onu rahatsız eden konular ortadan kalktı. O zamanın şartlarında bu yapılanlar devrim niteliğinde şeylerdi. Günlük hayatta kadına açılan bu yeni alanlar ve sunulan imkânlar, bazı Müslüman erkeklerin bile tepkisini çekecek hale gelmişti. Bu yeni durum kadınları, o dönemin toplumsal koşulları içinde, en azından fikri sorulan, varlığı kabul edilen bir özne haline getirdi. Böylece Müslüman kadınlar, dönemin Müşrik, Yahudi ve Hristiyan kadınları ile kıyaslandığında çok önemli bir sıçrama gerçekleştirme imkânına kavuştu. Kur’an, muhatabının zihnini yeniden inşa ederek, muhatabını çağını aşan bir anlayış seviyesine çıkarma konusunda cesaretlendirdi ve sorunların çözümünü biraz da bu perspektifle zamana yayarak ortadan kaldırmayı hedefledi.

İlgili ayetlerin nüzul sürecinde ilk muhatapları tarafından nasıl anlaşıldığı konusuna veya nüzul ortamı ve ilgili ayetlerin bağlamı, gramer yapısı nasıl bir meale izin veriyor tartışmasına girmeden moderniyle, gelenekseliyle mevcut mealler üzerinden bir okuma yaptığımızda manzaranın bu olduğunu söyleyebiliriz.

Günümüz Gerçekliği

Ancak bugünün vasatından bakıldığında, o zamanın şartlarında devrim niteliğinde olan kazanımların, bugünün kadınları açısından kayıp ve zarar anlamına geldiği görülür. Ayrıca toplumsal gerçekliğe ters düştüğü için uygulama vasatı yok olmuştur ve günümüz muhatabı için de geçmişte yaşanmış bir model olma dışında pratik bir karşılığı kalmamıştır. Bütün bunları gözardı ederek, “İlle de uygulayacağım, bu değişmez bir nastır!” dendiğinde “nass”ın illetini, hikmetini, muhataplardaki farklılaşmayı, zamanı, zemini ve şartlardaki farklılaşmayı gözardı eden ve fitneye yol açan bir tutum takınılmış olmaktadır. Bu tutum, bazı nasların uygulanması uğruna daha genel kapsamlı bir adalet ve hakkaniyetin gözetilmesi imkânını ortadan kaldırmakta ve hatta başka pek çok “nass”ın çiğnenmesine de neden olmaktadır. Çünkü bu “nass”ların uygulanması en basitinden bugün kadınların eşit vatandaşlık bağlamında sahip olduğu ve insan hakları, kadın hakları, yurttaşlık hakları gibi uluslararası geçerlilik kazanarak dünyanın büyük bölümünde tanınan hakların çoğundan feragat etmesi, günlük hayattaki kazanımlarını kaybetmesi anlamına gelir. Müslüman kadınları bu haklardan mahrum etmeyi Allah’ın bir talebi olarak öne sürmek, herhalde aklı başında kimselerin yapacağı iş değildir. Müslüman kadınları Allah’la karşı karşıya getiren bu tür yaklaşımlar, etkileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan tehlikeli bir süreci tetiklemektedir.

Bunun için yapılması gereken şey, öncelikle ilgili ayetleri zaman, mekân ve bağlam bütünlüğü içinde; amaç, maksat, illet ve hikmetini tespit ederek, nüzul ortamının toplumsal gerçekliğinde neye karşılık geldiğini, nasıl algılanıp uygulandığını, muhatabının kim/kimler olduğunu, indiği vasatta hangi işlevi gördüğünü, hangi toplumsal yaraya merhem olduğunu tespit etmektir.

Sonra bugünün vasatında, yani, kadının da erkek gibi reşit kabul edildiği, hayatın içerisinde, okulda, çarşıda, pazarda, tarlada, fabrikada vs. caminin dışında her yerde erkekle yan yana olduğu bir vasatta, bugünün toplumsal gerçekliğinde, bu ifadelerin ne anlama geldiğini, birey ve toplum için ne ifade ettiğini, sorun mu çözdüğünü sorun mu oluşturduğunu, ilgili ayeti literal haliyle anlamanın ve o haliyle uygulamanın İlahi Vahyin hatta ilgili pasajın amaç, maksat, illet ve hikmeti ile ne kadar örtüştüğünü ortaya koyarak, onu günün toplumsal gerçekliğine göre yeniden yorumlamaktır. “Zihar, fey’, cizye, savaş esirleri ve esirlerin köleleştirilmesiyle ilgili Kur’ani ifadelerde zaten yapılageldiği gibi, benzer özelliklerde olan kadınlarla ilgili ayetleri de o dönem vasatının sorunları bakımından ÖRNEK ÇÖZÜMLER olarak kabul edip, daha genel bir iyileştirme konusunda birer basamak olarak kabul etmektir.

Tüm zihni ve fikri çabalar sarf edilirken görülecektir ki, İlahi Vahiy, hep daha iyisine, daha güzeline doğru tedrici bir gelişme ve iyileştirmeyi teşvik etmekte, muhatabını buna yöneltmektedir. Nasıl ki İlahi Vahiy, nüzul sürecinde ilk muhatapları olan kadınlar ve erkekleri, köleleri, mevcut toplumsal gerçekliğin gerisine düşürmediyse, aksine var olanı geliştirmeye, iyileştirmeye teşvik ettiyse, ilkesel olarak bugün de aynı şeyin yapılması, Kuran’ın tüm zamanlar için gönderilmiş bir kitap olduğu kabulünün hayatta anlam bulmasını sağlayacaktır.

Şimdi de bu tespitler ve düzenlemeler çerçevesinde günümüz şartlarında/gerçekliğinde kadın erkek ilişkilerine bir göz atalım.

Günümüzde (Suudi Arabistan gibi kapalı bir iki toplum hariç) dünyanın her tarafında kadın hayatın içindedir. Bir anne olmasının yanı sıra, köyde, kentte, fabrikada, çarşıda, pazarda, okulda bir işveren, bir çalışan, bir yönetici, bir siyasetçi, bir akademisyen, bir tacir olarak hayatın her alanına katılmış durumdadır. Neredeyse erkeğin yaptığı bütün işleri yapmaktadır. Sadece çalışma hayatı içinde değil, sanat ve kültür alanında, sosyal faaliyetlerde, STK’lar içinde emek ve üretimi ile hayata damgasını vurmaktadır. Akademik ve ilmi metinlere imza atmaktadır. Hayatın her alanında ve her aşamasında, kendi doğasının özelliklerine uygun her işte en az erkekler kadar yetenekli ve başarılı olduklarını ispatlamış durumdadırlar. Dolayısıyla kadınlar, günümüz dünyasında bazı bölgelerde bazı ayırımcılıklara maruz kalsalar da dünyanın geneli itibari ile kadın- erkek ilişkilerinde en azından hukuk karşısında eşit konum ve statü elde etmişlerdir. Kadınların da erkekler gibi özgür, akıllı ve reşit bireyler oldukları kabul edilmektedir.

Örneğin, bugün evlilik konusunda kadın, kendi adına sön sözü, yine kendisi söyleyebiliyor, evlilik kütüğüne imzayı kendi adına, kendisi atabiliyor. Çocukları üzerinde babası hangi hakka sahip ise kendisinin de o kadar hakkı var. Hiçbir kocanın “çocuk benimdir, ben bir sütanne tutacağım” demek gibi bir ayrıcalığı olmadığı gibi böyle bir şey aklına bile gelmiyor. Boşanma konusunda da -dini veya geleneksel hukuki metinler ne söylerse söylesin- kadının kararı en az erkeğinki kadar bağlayıcı oluyor ve hâkim kararını kadın ve erkeğin beyanına göre veriyor. Boşanmadan sonra da genelde ceketini alıp giden erkek oluyor ve çocuklar da kadında kalıyor. Bazen kadın mağdur olsa bile çocuğu babaya vermiyor. Mahkeme kararları da genelde bu şekilde tecelli ediyor. Cahiliye döneminin tam tersi yani. Nafaka konusunda bugün, erkekler kadından daha çok mağdur olduklarını iddia ediyorlar. Görüldüğü gibi erkeğin ve kadının zihni, günün gerçekliğine göre yeniden güncellenmiş durumda.

Bugün kentli, köylü Türkiyeli kadınların büyük çoğunluğu çalışma hayatının içinde yer almaktadır. Bunun bir sonucu olarak kadının evinin bütçesine katkısı erkeklerinkinden aşağı olmamaktadır. Kadın bütünü ile hayatın içindedir. Hatta köy hayatında erkekler kahvede zaman öldürürken ekonomi tümüyle kadınların üzerinden yürüyor. Dolayısıyla bugünün şartlarında miras ve mal bölüşümünde kadınların erkek kardeşlerinden daha aşağı bir payı, miktarı kabul etmesi mümkün olmuyor. Zaten bu durum erkek tarafından da içselleştirilmiş durumda, kadına, erkeğin yarısı bir hisse vermek aklına bile gelmiyor. Genel hukuk da zaten bu şekilde düzenlenmiş durumda. Aynı şekilde kadının sosyal hayattaki statüsü de her gün biraz daha artıyor; önceki asırların aksine bugün kadınlar, erkeklere ait alanların uzmanı olarak pek çok konuda bilirkişi olarak görev yapıyorlar. Sadece yargılanan değil yargılayan durumundalar ve hukuk karşısında erkekle aynı haklara sahipler. Dolaysıyla bugün hiçbir kadına kendisini hâkim karşısında erkeğin yarısı olarak görüp başka bir kadın ile birlikte ancak bir erkeğe denk oldukları fikrini kabul ettirmek mümkün değil. Zaten bugünün gerçekliğinde uzmanlık gerektiren bir konuda, on erkek bir kadın etmediği gibi on kadın da bir erkek etmiyor. Uzmanlık ve özellik gerektirmeyen her konuda kadınlar, erkeklerle aynı haklara sahipler, miras ve şahitlik dâhil hukuk karşısında her konuda eşittirler.

İşte Kur’an’ın, kadını Allah karşısında sorumlulukları, hakları ve yükümlülükleri olan bir birey olarak konumlandırmasıyla yolunu açtığı, pratik tavsiyelerle sorunlarını çözdüğü, güçlendirdiği, mal sahibi yaptığı temel ilke ve prensiplerin de etkisi ile kadın bugün hem aile içinde hem de toplumsal hayattaki yeri ve rolü açısından erkeklerle eşit bir statüye kavuşmuştur. Bazı erkekler ise, ataerkil gelenekten aldıkları cüretle, dinin erkek ayrıcalıklarını kutsama üzerine kurulduğu zannını sürdürmeye çalışmakta, alıştıkları konforları bozulduğu tahakküm tekelleri kırıldığı için, toplumsal gerçekliğe ters düşmesine rağmen, dini metinlerin literal anlamına sığınarak bu gelişmeleri lanetlemektedirler.

Ancak hayat, somut bir gerçek olarak hayatın her aşamasında kadını karşımıza sayıları her gün biraz daha artarak, bir işveren, bir çalışan, bir öğretmen, akademisyen, bir yönetici, bir yargıç, bir doktor olarak çıkarmaya devam ediyor. Topluma düşen görev, erkeklerin unuttukları babalık görevlerine dönmelerini sağlamalarının yanında kadınların annelik görevine destek olarak, hem anne hem de sevdiği bir mesleğin çalışanı olarak onurlu ve mutlu bir şekilde bir hayat inşa etmelerine yardımcı olmaktır.

Sorun, dini metinlerin bu gerçeklik karşısında nasıl okunacağıdır. Bugün itibari ile farklı dönem gerçekliğinde dini metinlerin nasıl okunduğuna, algılandığına dair pek çok örnek bulunmaktadır. Hem geçmiş Müslüman dünyada hem Batı’da hem de Doğu kültüründe. Bu okuma biçimleri ile ilgili olumlu olumsuz pek çok şey söylenebilir. Sonuçta dini metinler makamında otururken hayat günün gerçekliğine göre akmaya devam edegelmiştir. Uygulamaların dini metinler karşısındaki durumu; ya bu metinler yok sayılmış, onlara herhangi bir atıf yapılmamış ya da metinler yeniden yorumlanmış, tevil edilmiş. Dini metinlerdeki bazı hükümleri askıya alma ve yorumlama işinin Müslüman kültür içinde bir geleneğe dönüştüğü ve bunun teorilerinin oluşturulduğu herkesin malumudur. “Nesh” teorisini buna örnek verebiliriz.

Bu kültürel boyutun yanında konunun bir de iktidar boyutu bulunmaktadır. İktidarlar her dönemde dini metinlerde ne yazarsa yazsın uygulamak istediklerini uygulamışlar, güncellemeyi kendi iradelerince, ihtiyaçlarına göre gerçekleştirmişlerdir. Tarihimizde iktidar/yönetici ve ulemanın anlaşarak birlikte bir düzenleme yaparak dönemlerinin gerçekliği ile çelişen uygulamaları güncellediklerine dair elimizde fazla bir veri yok. İktidar kendi ihtiyaçlarını kendi yöntemleri ile belirlemiş, ulema ise, iktidarın kendisine bahşettiği özerk alanla sınırlı olmak kaydıyla farklı bakış açıları ortaya koyabilmiş, bunları zaman zaman yöneticilerle de paylaşabilmiştir. Ancak Müslüman coğrafyanın tümünü içine alacak ve kapsayacak boyutta bir değişim ve dönüşüm yaşanmamış, bunun uygulanabilir bir metodolojisi ortaya konamamıştır. Dönemin şartları gereği uygulamalar bölgeden bölgeye farklı olagelmiştir. Bu nedenle ne geçmişte ne de günümüzde ortak bir Müslüman akıldan ve ortak bir uygulamadan söz etmek mümkün olmamaktadır. Her şeyin birbirine yaklaştığı küreselleşmiş bir dünyada, olup bitenlerin her yerde aynı anda görülebilir, takip edilebilir olması en azından işin teorisi açısından temel bazı sorunlar çıkarmakta, İslami ilke ve uygulamaların örnekliğini ortadan kaldırmaktadır. Çünkü bugünün zihni, ortak bir bütünlük ve tutarlılık beklemektedir.

Dini metinlerin günümüzde nasıl okunacağı ve günümüze nasıl taşınacağı konusundaki sorunlardan birisi de dildir. Hem geçmişin kültürünü taşıyan bir araç olması açısından hem de Kur’an’ın ve diğer dini metinlerin Arapça olması nedeniyle bugünün Arapça düşünemeyen muhataplarına, bu kültürün nasıl taşınacağı Müslüman dünyanın üzerinde hiç kafa yormadığı bir konudur. Bu konuda pek çok sorunla karşı karşıyayız. Örneğin Türk dili açısından konuya yaklaştığımızda hem dilin doğası hem de kültürel kodlar nedeniyle makalenin ana teması olan kadın ile ilgili Kur’an ayetlerinin bugünün Türkçe konuşan muhatabına doğru aktarabilmek ne kadar mümkün olacaktır. Çünkü Türkçe’ de müzekker ve eril kalıpların olmayışı nedeniyle, eril kalıptaki bir ifade eril vurgusu yapılmadan muhatapsızlaştırılarak sunulduğunda, birincisi metin ne kadar doğru aktarılmış olur, ikincisi muhatabın anladığı şey ne kadar anlatılan şey olur. Ayrıca metin olduğu gibi, yani eril ifade, eril dil kullanılarak aktarıldığında kadına hitap edilmemiş, ona bir şey söylenmemiş olacaktır. Çünkü Türk dili, kadına, erkek üzerinden hitap edilmesine izin vermez, zihin de böyle çalışmaz. Eril ifade eril için, dişil ifade dişiler içindir. Eğer ifade eril ve dişil özellik taşımıyorsa her ikisi içindir. Bu da Arapçanın doğasına terstir. Çünkü ifade ya eril ya da dişil olmak durumundadır. Arap zihni başkasını algılamaz.

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz. Bugünün vasatında yaşayan bir kadını 1500 sene öncesinin vasatında yaşatmak ona imkânsızı dayatmak anlamına gelir. Örneğin “Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler” şeklinde meallendirilen ayeti (Nisa:4/34) merkeze alarak bugünün kadınına seslenmek, zamansal ve toplumsal bir karşılığı olmadığı için öncelikle sözü anlamsız kılar, sonrasında muhatabında da karşılık bulmaz. Çünkü muhatabın gerçekliği ile sözün gerçekliği çelişmektedir. Çözüm, ilahi vahyi bir bütünlük içinde, bütünlükteki ilke ve amaçları merkeze alarak mevcut kazanımları koruyacak bir okuma biçimi gerçekleştirebilmektir. İlahi vahyin her bir birey için hadi olma özelliğini de ancak bu şekilde günümüze taşıma imkânı buluruz.

(Not: Bu makale Yetkin Düşünce Dergisinin 3. sayısında (Temmuz 2018) yayınlanmıştır.)

 

Yazarımızın Konu ile İlgili Yazısının Birinci Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız: 

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-islam-in-guncellenmesi-meselesi-677

Yazarımızın Konu ile İlgili Yazısının İkinci Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://hertaraf.com/koseyazisi-islam-in-guncellenmesi-tartismalari-baglaminda-2-691

Yazarımızın Konu ile İlgili Yazısının üçüncü Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-ilahi-vahyin-zamansal-ve-toplumsal-gerceklige-tekabuluyeti-3-701

Yorum Ekle
Yorumlar
Reşat YILDIZ

28.10.2018

Sevgili Yaşar Abi, hüsnü niyet ve ali cenap gayretini ayakta alkışlamakla birlikte, İslamın dinlerden bir din, müminin ise insanlardan bir insan olduğu zannıyla hareket edersek geldiğimiz nokta nasları nakilleri akletme, hikmetlerini keşfetme çabasının dışında onları zaman ve mekanla sınırlı anlayıp yorumlama gayreti bu dinin vaz edenini ve sahibini razı eder mi acaba? ya da kimleri razı eder diye sormaktan ve de dinimiz olan İslam henüz tamamlanmamış mı? diye sormaktan ve dahası, Hristiyan Avrupa menşeili fikir ve anlayışların içinde yaşıyor olmaklığa mahkumiyetimizden mülhem fikirlerimiz ve hükümlerimiz dinimizi yüceltir mi acaba? diye sormaktan kendimi alamıyorum.
Çağlayan Ömerustaoglu

27.10.2018

Her gun karşımıza çikan hayatımızla çelişen durumlarda bizden beklenen bu konulara deginmeden çelişkileri yasamak tartismamak bu baglamda yaptığınız calisma çok kiymetli hocam kaleminize yüreğinize sağlık
Mustafa Demir

27.10.2018

Bir güzel bütünlük içinde konu, baştan sona tutarlı akışı ile anlatılmıştır: işte güncelleme... Yüreğine, kalemine sağlık!
HALİT ATAOĞLU

24.10.2018

Çok güzel bir yazı dizisi oldu. Emeğinize sağlık. Allah sizlerden razı olsun.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları