16 Eylül 2019 Pazartesi •

İKİ AYYAŞ SÖYLEMİNDEN, ULU ÖNDER EZİKLİĞİNE TEKRAR DÖNÜŞ

08.09.2019
İsa ÖZÇELİK

İnsan gerçekten ne kadar da aciz bir varlık. Birey olarak kendi benliğini idrak edebilmesi, eşya ile bilinçsel bir iletişim kurabilmesi, gerçeklerle doğrudan temas imkanına kavuşup, bunun sonucunda hakikatle yüzleşmesi ve akletme ameliyesi ile kendine ait irade beyanında bulunabilmesi ne kadar da zor.

Tarih boyunca bilginin hakikatine ve hakikatin bilgisine ulaşmak, varlık üzerine düşünen herkesin en önemli çabalarından biri olmuştur. İnsan fert olarak, madde ve ötesindeki sonsuz alan hakkında sınırlı imkanları ile çok küçük sonuçlar elde edebilir. Ancak bütün bir insanlık olarak ortaya koyduğu çaba ile mütevazi ama anlamlı bir neticeye varabilmesi mümkündür. Bundan dolayı, ‘’Dahi’’ olan insan bireyi değil, insan türüdür denmiştir.

Doğası gereği insanlar toplumsal bir hayat ortamı inşa ederek, kendi türünün üstün yeteneklerini ortaya çıkarıp, insanlık adına ortak faydayı üretirken, bu toplumsallık bir yandan da birçok yeteneği köreltip, baskı altına almak şeklinde sonuçlar üretebilmiştir.

Dünya merkezli bir hayat algısı, güç sahibi olmayı, bunun için bilgiyi tekelinde tutmayı ve gerektiğinde de onu manipüle etmeyi hayati bir durum olarak görmüştür. Hayatı vahye göre inşa eden anlayış ise bilgiyi hakikate götüren bir araç olarak idrak edip, gizlenmesi ve tahrif edilmesi gereken değil tam aksine paylaşılması gereken bir hazine olarak kabul etmiştir. Ne yazık ki zamanla kişisel menfaat gözeten çok sayıda dindar, bu saf anlayışı terk ederek, dini insanlara anlatma adına, bilgiyi tekellerine alarak hakikatle insanlar arasında kalın duvarlar örmüşlerdir.

İnsanların çoğunluğu, bilginin, hakikatin peşinden koşmayı çokta gerekli görmezken, birçoğu da doğru bilgi ve gerçeklerle yüzleşme cesaretini kendilerinde bulamamaktadırlar. Bundan ötürü bu ağır yükü belki de zimni bir gönüllülükle başkalarına (ruhban sınıfı, akademisyen, kanaat önderi, lider, atalar ) havale edebilmektedirler.

Hakikatin şahitliğini yapmayı varlık sebebi olarak gören ve bunun için gerçeklerin peşinden koşmayı insan olmanın vazgeçilmez bir koşulu olarak kabul edenler ise iktidar sahipleri karşısında büyük bedeller ödemeyi göze almaları gerekmektedir.

Bilgi çağı olarak da adlandırılan günümüz dünyasında bilgiye erişmek bir tuş kadar yakın gözükse de, bunun bir illüzyon olduğu, gerçeklere ulaşmanın hiçte bu kadar kolay olmadığı artık yüksek sesle dile getirilen bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Bilgi ve gerçeklikler olmadan hakikat üzerine konuşmanın ise mümkün olmadığı aşikar olsa gerektir. Hakikatin künhüne insanın vakıf olup olamayacağı, vahyin hakikati temsil etmekle birlikte insan faktörü ile birlikte mutlaklığını yitirdiği ise başka bir tartışma konusudur.

Ülkemizde Cumhuriyet sonrası oluşturulan ortamda insanların doğru bilgiye ulaşma imkanları çok daha zor duruma girmiştir. Yeni bir ulus yaratma! hedefini gizlemeyen Jakobenler siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel diktatörlükle elde edemedikleri neticeleri, şiddet kullanarak sağlama çabasından da geri durmamışlardır. Ancak buna rağmen çok dar bir kesim dışında geniş halk kitleleri dayatılan yeni seküler din anlayışını ve yarı ilah ya da peygamber olarak pazarlanan yeni ikonları asla benimsememiştir.

Türkiye’deki vahy/İslam düşmanlığı yapan laikçi çevreler, aklı ve bilimi esas alan bir dünya görüşüne sahip olduklarını iddia etseler de aslında yaptıkları şey aklı/nefs ve bilimi/film putlaştırmaktan başka bir şey değildir. Dogmalara karşı olduklarını söyleseler de tartışılmasını dahi teklif edemeyeceğiniz kutsalları size dayatmaktan bir an bile geri durmamışlardır. Evrimi ve devrimi çok seveler ama her fırsatta atalarının düzeninin sonsuza dek değişmeden kalacağını bağırarak söyleye gelmişlerdir.

Son günlerde laikçi çevreler oluşturdukları ’’İYİ’’ce karmaşıklaşan ittifakları ile ulusalcısı, Türk ve Kürt ırkçıları ve her renge giren okyanus ötesi münafıkların aparatları ile yeni bir operasyonun peşinde gözükmekteler. Kendi kutsal mekanlarında ikonlarına her türlü tazimde bulunmalarının yanında, Müslüman halkın çocuklarını da zorla kendi gülünçlüklerine ortak etmeleri yetmezmiş gibi, şimdi de camilerde Müslümanların nasıl ibadet edeceğine karar vermeye çalışmaktalar.

Dindar nesil yetiştirmek hedefinden bahseden muhafazakar iktidar ise diyanet işleri başkanlığına bu konuda sahip çıkacakken, tam bir çaresizlik içinde beyanlarda bulunmakta.

Yeni-paganistlerin ilkel dayatmalarını andımız örneğinde olduğu gibi geçersiz kılan ve gerileten muhafazakar iktidar, -iki ayyaş- söylemi ile put-kıran devrimci bir sürece girmişken, nasıl oluyor da -ulu önder- laikçi faşist yaygarasına boyun eğmiş gözüküyor?

Muhafazakar iktidar bir süredir uygulamaya koyduğu bu söylem ile önce teşkilatlarını, sonra da kitlesini bu sürece katarak ne yapmaya çalışıyor?

Hangi akıl kendi doğal tabanını bu şekilde mankurtlaştırmayı makul görebilir?

Miliyetçi-ulusal-seküler karması bir ittifak ile iç ve dış taaruzlara karşı ayakta kalma manevraları; inanç, eğitim, kültür, hukuk, aile ve sosyal alanlarda yapılan kendi değerlerine ihanet niteliğindeki bu uygulamaları meşru ya da anlaşılır kılabilir mi?

Ey siz seküler ulusalcı ve de inançlı olduğunu söyleyen yığınlar!

Başkalarına tafra yapmayı bırakıp, kutsadığınız şahısların gerçekleri ile yüzleşmeye ne zaman cesaret edeceksiniz?

Bu sefer bilgi ve gerçekler hakikaten bir tuş kadar yakın sizlere…

Ey siz dindar, muhafazakar kitleler!

Nasıl oluyor da liderlerinizin bu kadar kısa sürede ki söylem değişikliklerine, inanmadığınız halde uyum sağlayabiliyorsunuz?

Aslında hakikat bu sefer hiçte karmaşık olmasa gerek sizler için…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye