İnsanda Şeytani Boyutun Egemenliği Üzerine

01.11.2018
Mehmet Yaşar SOYALAN

Geçmişten günümüze genel olarak insanoğlu gizemli, çok bilinmeyenli, anlaşılmaz akıllı bir varlık olarak kabul edilegelir. İnsanoğlunun bu bilinemezliği ve anlaşılamazlığı ile çoğunlukla onun yapısındaki ve yaratılışındaki sırlar anlatılmak istenmez, daha çok Kur'an'ın meleklerin diliyle ifade ettiği; "bozgunculuğa, yozlaşmaya yol açacak, kan dökecek" (2/30) yanını, yani ne zaman ne yapacağı belli olmayan, çevresine nasıl bir zarar vereceğinin kestirilemezliğini anlatmak isterler. Bu yönü inanoğlunun elbette olumsuz yanıdır ama sonuçta bir onu anlatan tanımlayan, onunla ilgili bir şeydir. Bu tanım içerisinde de insanoğlunun tutarsızlıkları, çelişkileri, hırsı, inatçılığı, bencilliği, zalimliği anlatılmak isteniyordur. Yani “anlaşılmazlık” bu alanla ilgilidir. Gerçi insanın yine olumsuz bir özelliği olarak çabuk karamsarlığa düşen bir varlık olması hasebiyle ağırlıklı olarak kendi türüne olumsuz yaklaşımı anlaşılabilir. Çünkü çekemezlik, kıskançlık ve hırs çok zaman onun davranışlarını belirlemektedir.

İnsanoğlunda olumlu veya olumsuz diyebileceğimiz iki boyutun mevcudiyeti herkesin malumudur: Emanete sahip çıktığı boyut (melekî boyut) ve emanete ihanet ettiği (şeytani) boyut. İşte insanın sürekli gündem olan, özellikle çevresinin kendisinden şikâyet ettiği, kendisinin de pek rahatsız olmadığı, her gün biraz daha semizleşip iradesini güçlendiren, tüm olumsuzlukların kendisinden kaynaklandığı veya kendisinde cereyan ettiği boyuttan söz ediyoruz. Yaşanan tecrübeler insanoğlunun çoğunlukla bu yönünü kullandığını ortaya koyuyor; sanki diğer boyutu paslanmış ve küflenmiş gibi... O; bugün bazı istisnaları hesaba katmazsak (belki dün de böyleydi) şeytani yönünün egemenliği altına girmiş görünüyor.

İnsanoğlu, atalarından devraldığı miras (genetik, maddi ve manevi), yaşadığı ortam, sahip oldukları veya olamadıkları, aldığı eğitim gibi, algıları, alışkanlıkları, arzuları gibi etkenler nedeniyle olsa gerek bu iki yönünden daha çok şeytani yönünü kullanıyor. Üstelik o bunu herhangi bir rahatsızlık duymadan sanki iyi bir şey yapıyormuşçasına yapıyor. Bu durum şeytanın toplumun geneline musallat olması (veya topluma egemen olması) nedeniyle mi ortaya çıkıyor? Yani birey toplumun bir üyesi olarak, toplumun gittiği yönünün dışına çıkamadığı için mi böyle davranmak durumunda kalıyor? Yoksa insanolunun şeytani boyutu, gerçekten meleki (insani) boyutuna göre daha mı güçlüdür? Veya şeytani yönde melekî yönü etkisizleştirecek, edilgenleştirecek, bir güç kaynağı mı mevcuttur? Yoksa insan olmak (meleki boyut açısından) gerçekten sanıldığından daha mı zordur da Yaratıcı’nın ne dediğini ne murat ettiğini anlamakta zorlandığımız veya bir yerde yanlış bir okuma yaparak kendimizi gereği gibi tanıyamadığımız için mi bunlar oluyor?

Evet olan olmuş ve olmaya devam ediyor. Tüm bu soruların ışığında insanı ve yapıp ettiklerini incelemeye çalıştığımızda, üzerinde düşünmeye yoğunlaştığımızda her insanda farklı şekilde tezahür etmekle birlikte, tüm insanların kendisinden etkilendiği bazı ortak etkenlerin var olduğunu gözlemliyoruz. Bu ortak etken, onun kişisel evrenidir. Yani kişinin kendisini içinde bulduğu ortam ve bu ortamın sürekliliğinin sağlandığı (toplumsal) yapıdır. Kısacası çevresidir. Bu "çevre" olgusu  Kur'an'ın indiği dönemde ve Kur'an'da "car/civar" terimi ile ifade ediliyor ve bu terim, bugün "çevre" kelimesinin, çağrıştırdığı anlamlardan daha dar bir anlam alanına sahip değildir. Sadece dar anlamıyla "yakınlar"ı ifade etmiyor, yaşadığı coğrafyadan, yönetime kadar geniş bir anlamı içerisinde barındırıyor. Gerek Kur'an öncesi dönemdeki kullanımı gerekse Kur'an'da çağrıştırdıkları, çevrenin, insan üzerindeki etkisini gösteriyor. Zaten kişi çevresine karşı ortaya koyduğu tavırla (sergilediği tutumla) kendisi oluyor veya olamıyor (veya çevrenin istediği kalıba giriyor.

İnsanoğlunun yönünü belirlemesinde (şeytani boyutunu ön plana çıkarmasında) çevrenin rolü bir hakikat olarak karşımızda duruyor olsa da alabildiğine kirli bir çevrede (daha çok ahlaki ve sosyolojik manada kullanıyorum) yetişen bazı insanların, çevrenin kirlerine bulaşmadan, kendisi olarak/ kalarak yaşaya-bildiklerini de görüyoruz/biliyoruz. Bu gerçekliğe günlük hayatımızda şahit olduğumuz gibi bu (istisnai) durumun Kur'an'da anlatılan bazı örneklerde (örneğin; Fravun'un sarayında bulunan, o çevrede yetişmesine rağmen Müslüman olan kişinin kıssası 40/28-45) de ifade ediliyor. Demek ki, çevre/ortam, insanoğlunun şeytani boyutunun boyunduruğu altına girmesi için her zaman tek başına yeterli bir etken olamıyor. Demek ki çevre her zaman tek belirleyici değil veya insan çevresinin kayıtsız şartsız bir mahkûmu değil. Demek ki insanoğlu sanıldığından komplike karmaşık bir özelliğe/ yapıya sahip. Elbette bu şeytani yönü dayatan veya cazip kılan maddi sebeplerin yanı sıra psikolojik, içsel, kültürel sebepler de vardır ve bunlar da insanı ayartan önemli birer etkendir. Belki bu etkenlerin hepsi bir araya geldiğinde insanın meleki yönünü daha görünmez ve işlevsiz kılabilmektedir. Ama buna rağmen melekî boyutunu ön plana çıkararak kendisi olmaya devam eden insanların varlığı da başka bir gerçektir.

İnsanlığın geneli için söylersek belki de insanoğluna, insan olmak ağır geldi. O, insan olmayı içine sindiremedi. Yeryüzünün kendi emanetine verilmesi, meleklerin kendisine secde etmesi ona yetmedi. O hep "daha fazlası"nı istedi. İşte bu "daha fazlasını isteme" güdüsü onu yoldan çıkardı. O ölümsüz olmak, ebedi yaşamak istedi. O yeryüzünün emanetçisi, hadimi (koruyucusu) olmak değil, onun sahib(i) olma tutkusuna kapıldı. Çünkü o malik olmak, hesaptan kurtulmak ve sınırsızca hep böyle yaşamak istedi. Malik olmak, ebedi yaşamak, böylece yeryüzünü hiçbir şart ve kurala bağlı olmaksızın dilediği gibi kullanmak istedi. İnsanoğlunun bu hırsı haddi aşmasına, “yasak meyve”nin peşine düşmesine neden oldu. “Yasak meyve"yi, kendisine ait olmayanı elde ettiğinde ebedi yaşayacağını ve herşeye hükmedeceğini sanmıştı, ama kendisine ait olmayana el attığında meleki yönünün örtülerek şeytani yönünün kemendine yakalanmış oldu. Ogün bugündür (aslında o gün, bu bündür) şeytan, kemendini insanoğlunun boynuna geçirmiş olarak onu halden hale döndürüp durmaktadır. Bu kemendi parçalayanlar çıkmadı değil ama pek fazla örnek de söz konusu değil. Örneklerin çoğu kemende methiyeler düzenlerden oluşuyor.

İnsanoğlunun şeytanlaşması her zaman aynı şekilde tezahür etmiyor elbette. Şeytan insanoğlunu bazen en masum, en inanılmaz yanından yakalayıveriyor da insanoğlu kendisi adına konuşanın, kendisi adına düşünenin, hatta kendisi adına türlü dolaplar çevirenin şeytan olduğunun çok zaman farkına bile varmıyor/varamıyor. İnsanoğlu apaçık şekilde şeytana tavır almayınca her an onun bir hilesi ile yüz yüze kalıyor. Hilesi bol olan şeytan da insanoğluna neresinden ve nasıl yaklaşacağını iyi biliyor. Daha doğrusu şeytanlaştığının farkında olmayan insanoğlu, kendi tuzağını kendisi kuruyor.

Şeytan, insanoğlunun karşısına çok farklı görüntüler altında çıkıyor. Bazen en doğal, en temel bir istek veya ihtiyaç olarak, bazen de başedilmez, ulaşılması imkânsız bir arzu olarak arz-ı endam ediyor. Onu düşman bilmek, ona tavır almak da yetmiyor çok zaman. “Tamam, onu teslim aldım, demir tasmalarla bağladım.” dediğiniz anda hiç ummadınız bir görüntü olarak beyninizin veya yüreğinizin bir yerinde beliriveriyor. Ve onu beyninizin bir köşesinde çok makul ve gerçekçi tartışmalar yaparken farkediveriyorsunuz. “Haklı galiba” dediğiniz anda da, yüreğinizin veya beyninizin sahibine dönüşüveriyor. O sizi daha çok “gerçek”, “hakikat” dedikleriniz üzerinden teslim alıyor.

Elbette o, kime, nasıl fısıldayacağını iyi biliyor. Herhalde Müslüman birine, hiristiyana yaklaşır gibi, fakir bir kula, bir zengine yaklaşır gibi yaklaşacak değil ya. O mesleğinin ustası... Elbette mü'min/müslim, mazlum/mağdur birine yaklaşırken de en masum yanından, en makul gerekçelerle onun gerçekleri üzerinden yaklaşacaktır. Onu hemen baştan korkutup ürkütecek değil ya... Onun karşısına çok zaman en temel ihtiyaçlarından veya sorunlarından birine bürünerek çıkıyor. Belki bir ev, belki bir araba, belki çoluğuna çocuğuna bıraz daha rahat bir ortam hazırlayabilmek için bir makam, belki de canını vermeye hazır olduğu inancının günlük bir problemi olarak çıkıveriyor.

Şeytan bu senin içinde pusu kurmuş saatini bekliyor, boş vermeğe gelmiyor.

Yorum Ekle
Yorumlar
Mustafa Demir

07.11.2018

"Şeytan, insanoğlunun karşısına çok farklı görüntüler altında çıkıyor. Bazen en doğal, en temel bir istek veya ihtiyaç olarak, bazen de başedilmez, ulaşılması imkânsız bir arzu olarak arz-ı endam ediyor." Şeytandan çokça bahsedilmiş, alıntıda da görüldüğü gibi çok da becerikli. Bunu anladık da; o Şeytan nerede, kim, nasıl bir şey, somutlaştıramaz mıyız? Böylece ondan korunmamız daha kolay olabilir... Teşekkür ederim, önemli ve her an güncel olan bir konu...
HALIT ATAOĞLU

03.11.2018

Allah razı olsun üstadım. Anlayana çok şey katacak bir yazı kaleme almışsınız.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları