Doç. Dr. Enver ARPA / İlim ve İrfan Geleneğinin Buluştuğu Türkistan'dan İzlenimler
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

İlim ve İrfan Geleneğinin Buluştuğu Türkistan'dan İzlenimler

19.12.2017

Doç. Dr. Enver ARPA

Kazakistan’ın Güney bölgesinde yer alan Türkistan şehrinde Türkiye ile Kazakistan devletlerinin ortaklaşa açtıkları Ahmet Yesevî Üniversitesinde bir süreliğine ders ve seminerler vermek üzere 24 Kasım 2017 tarihinde Kazakistan’ın Türkistan şehrine hareket ettik. Türkiye’den özel bir havayolu firması İstanbul’dan Güney Kazakistan Eyaletinin başkenti Çimkent havaalanına uçmaktadır. Çimkent ile Türkistan arası ise yaklaşık 150 km civarındadır. Sabaha doğru havaalanından çıkarak kara yoluyla Türkistan şehrine hareket ettik. Gün henüz aydınlanmadan yola çıktığımız için herhangi bir gözlemde bulunma imkânımız olmadı.

 

Kazakistan’ın küçük kentlerinden birisi olan ve yaklaşık 150 bin nüfusu bulunan Türkistan’ın eski adı Yesi’dir. Ünlü Türk düşünürü ve Türk Dünyasının atası kabul edilen Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesi burada bulunduğundan Türkistan’a, Kazakistan’ın “kutsal başkenti” denilmektedir. Türkistan şehri ile Siri Derya Nehri (Seyhun) arasında bulunan Farab şehri (şimdiki adı Otrah) ise İslam düşünce dünyasının önemli bir mütefekkiri olan Farabî’yi doğurmuştur. Ahmet Yesevî bu toprakları derin manevi, irfani öğretilerle beslerken Farabî ilim ve felsefeyle yoğurmuştur. İlim ve irfan adeta bu topraklardan dünyaya yayılmıştır.

 

Uyanınca Büyük Bir Sürprizle Karşılaştık

 

Ünlü mutasavvıf Ahmet Yesevî’nin Türkistan’da medfun bulunduğunu biliyordum ve doğrusu onun türbesini ziyaret etmeyi sabırsızlıkla bekliyordum. İlk fırsatta bunu gerçekleştirmeyi düşünmüştüm. Gece karanlığında otele intikal ettiğimiz için çevrede neler bulunduğunu fark edememiştim. Yerleştiğim odanın dışarıya açılan iki büyük penceresi vardı ve oldukça ferah bir ortama sahipti. Sabah uyandığımda ilk işim pencereden dışarıya bir göz atmak oldu. Pencereye yanaştığımda gözlerime inanamadım, hemen penceremin dibinde, ihtişamıyla gözleri kamaştıran görkemli bir türbe bulunuyordu. Türbenin Ahmet Yesevî’ye ait olduğunu anladım. İtiraf etmeliyim ki büyük bir mutluluk hissettim. Hakkında pek çok şey duymuş ve okumuştum ve büyük bir merak vardı içimde. Ünü dünyanın dört bir tarafına yayılmış, öğretileri, öğrencileri aracılığıyla neredeyse tüm dünyaya yayılmış büyük bir mütefekkirin yaşamını sürdürdüğü, çileye katlandığı mekanın hemen yanıbaşında bulunuyordum. Hemen giyinerek aşağıya indik ve kahvaltının ardından türbeyi ziyarete gittik.

 

 

Etrafı çevrili geniş bir arazi üzerinde bulunan türbe gerçekten de büyüleyici bir görünüme sahiptir. Tarihi bir kalenin karşısında yer alan; mimarisi, kubbesi ve çinileriyle göz kamaştıran Türbe, ünlü Moğol hükümdar Timurlenk tarafından 1389-1405 yılları arasında eski küçük türbenin yerine yaptırılmıştır. Türbeye 16. yüzyılda bazı ilaveler yapılmış, 19. yüzyılda ise Kokand Hanı tarafından yapının etrafına surlar çekilmiştir. Türkiye’nin de katkı sağladığı restorasyon çalışmaları sonucunda 2000 yılında bugünkü görünümüne kavuşmuştur. 38,7 metre yüksekliğinde olan Türbe’nin içinde merhumun kabrinin yanısıra toplantı odaları, kütüphane ve küçük bir cami bulunmaktadır.

 

2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarih eseri olarak kabul edilen Ahmet Yesevî türbesinin karasal iklim koşullarından olumsuz etkilendiği görülmektedir. İzolasyondaki sıkıntılardan dolayı yaşanan yağmur sızmaları duvarlara ve çinilere zarar vermeye başlamıştır. Şehrin turizmine büyük katkısı olan ve o büyük zatın hatırasını asırlara aktaran bu mekanın daha sıkı korunması hususunda gereken titizlik maalesef gösterilememektedir.

 

Hoca Ahmet Yesevî, Karahanlılar döneminde Orta Asya'nın önemli ticaret ve kültür merkezlerinden biri olan Türkistan şehri yakınlarında bulunan Sayram kentinde doğmuştur. Yesevî, Türkistan'da İslâmiyetin yayılmasında öncü bir rol oynamıştır. Öğretilerini halka anlayabilecekleri bir dil ve üslupla anlattığı için kısa sürede geniş kesimlerin gönlünü kazanmıştır.

 

Yesevîlik tarikatının piri olan Ahmet Yesevî, namı diğer "Hazret-i Türkistan" Anadolu’ya hiç gelmemesine rağmen sergilediği tutum, ortaya koyduğu yorumla Anadolu’da da en çok etki yaratan ve bilinen mutasavvıflar arasında yerini almıştır. 1166 yılında vefat eden Yesevî, yaşam sürmekte olduğu Türkistan kentine defnedilmiştir.

 

Düşündürücü Kültürel Faaliyetler Haftasına Tanık Olduk.

 

Türkistan’da bulunduğumuz kısa süre içerisinde önemli bazı kutlamalara da şahit olduk. İlk haftamızın Perşembe günü Kazakistan Cumhurbaşkanının cülus günü münasebetiyle üniversitede bir kutlama programı yapıldı. İki gün sonra yine aynı salonda daha görkemli bir tören yapıldı. Türkistan bu yıl Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı( TÜRKSOY) tarafından Türk Dünyası Kültür Başkenti seçilmişti. Yıl içerisinde çeşitli etkinlikler yapılmış ve şimdi kapanış töreni vardı. Törene Türkiye’den de Kültür Bakanı yardımcısı başkanlığında bir heyet katıldı. Her iki törende oldukça şaşaalı programlar icra edildi. İnanılmaz görsel sunumlar yapıldı. Canlı kıyafetler, renk renk kostümler, farklı desenler, ışıklı efektler, hareketli danslar ve pop müziği eşliğinde ortaya konan oyunlar üst düzey bir organizasyona işaret ediyordu. Kıyafetler ve kostümler yerel olsa da sergilenen oyunlar ve danslar tamamen Batı etkinliklerini andırıyordu. Neredeyse sahneye çıkan tüm ekipler pop türü şarkılar söyleyip dans ettiler.

 

Gerek seyahatimiz boyunca gezdiğimiz müze vb. sanatsal mekanlarda ve gerekse katıldığımız bu törenlerde en çok dikkatimizi çeken husus şu oldu: Pek çok konuda fazla gelişme kaydetmemiş olsa da Kazakistan’da sanatsal ürün ve etkinliklerde büyük bir beceri söz konusudur. Gezdiğimiz müzelerde harika resimler ve sanat eseri ürünlerle karşılaştık. El dokuması halılardan, farklı temalı tablolara kadar pek çok ürün sergilenmektedir. Anlaşılan Ruslar bu topraklarda sadece bu tür şeylere ağırlık vermişler. Zira Türk Dünyası kültür etkinlikleri kapsamında yapılan bir programda gözler ister istemez yerel oyunlar veya müzikler arıyor. Giyilen bazı kostümler olmasa tamamen bir batı dünyası kültür faaliyetine katılmış gibi hissedecektik. Oysa bu coğrafyanın dillere destan oyunları ve yerel müzikleri var. Ama bunlardan eser yoktu. Derin bir iç çektim. Zira burada dahi politik mülahazalar gözetildiği ve geçmişin fazla öne çıkarılmak istenmediği açıkça hissediliyordu. Geçmişine sahip çıkmayan toplulukların geleceğe emin adımlarla yürümesi zordur. Zemin kaygan olacaktır. Tıpkı Afrika ve diğer sömürge bölgelerinde Batılı sömürgeci ülkelerin yaptığı gibi Ruslar da bölgeden fiilen çekilmiş olsalar da dolaylı olarak müdahalelerini sürdürmektedirler.

 

Türkistan’ın Parlayan Yıldızı Ahmet Yesevî Üniversitesi

 

Türk Kazak ortak üniversitesi olan Ahmet Yesevi Üniversitesi Kazakistan'da önemli bir misyon yüklenmiş ve Kazakistan’ın gelişmesine büyük katkılar sunmaktadır. Ülkede ihtiyaç duyulan uzman istihdamının önemli bir bölümü bu üniversiteden karşılanmaktadır. Ülkede görev yapmakta olan doktorların yarısının, gazetecilerin yaklaşık yüzde yetmişinin bu üniversiteden mezun olduklarını öğrendik.

 

AYÜ'nün Türk Kazak ilişkilerinin gelişmesindeki rolü de yadsınamaz düzeydedir. Üniversite iki ülke arasında adeta bir köprü görevi üstlenmiş bulunmaktadır. Türkiye'den farklı branşlardan gelen tecrübeli ve yetkin akademisyenler Türkiye tecrübesinin aktarılmasını büyük bir özveriyle yerine getirmektedirler.

 

Biz de görevlendirme kapsamında Beşeri Bilimler Fakültesi Din Tanu bölümü tarafından hazırlanan bir program kapsamında iki hafta boyunca Tefsir, Kur’an’ı Kerim, Hadis ve Arapça derslerine girdik. Öğrencilerin derslere ilgisi son derece yüksekti. Kur’an’ı Kerim dersinde sorulan sorular üzerine yaptığımız tefsir mahiyetindeki açıklamalar büyük bir ilgi ve heyecan uyandırdı. Verdiğim derslerin yanısıra Fakülte yönetimi tarafından Fakülte salonunda tertip edilen bir konferansta Üniversitenin öğrenci ve öğretim üyelerine “Afrika’nın Dünü, Bugünü ve Yarını” konulu bir seminer verdim. Verilen seminer gerek öğrenciler ve gerekse öğretim üyeleri tarafından ilgiyle izlendi.

 

Türkiye Kazakistan İlişkileri

 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını elde eden Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Türkiye’yle ilişkilerinde sıkıntılar yaşandığı malumdur. Bunda ilk başlarda geliştirdiğimiz politikaların ve korumacı yaklaşım tarzımızın etkili olduğu dile getirilmektedir. Bu ülkelere yatırım yapan işadamlarımızın, çalışmak üzere giden vatandaşlarımızın, ülkemize ait bazı kurumların tutum ve davranışlarının da bu olumsuzlukta rol oynadığı ifade edilmektedir. Türkiye’nin desteğiyle kurulan ve eğitim alanındaki önemli bir boşluğu dolduran Ahmet Yesevî Üniversitesinin katkısına rağmen ilişkilerimizin arzulanan düzeyde olmadığı görülmektedir. Kazaklar eşitliğe dayalı bir işbirliğinden yanadırlar. Herhangi bir ülkenin kendilerine yönlendirici bir yaklaşımla abilik yapmaya kalkışmasından rahatsız olmaktadırlar. Rusya’yı kastederek bir abiden kurtulduk yeni bir abiye ihtiyacımız yoktur demektedirler.

 

 Buna rağmen bu cumhuriyetler arasında en iyi ilişkiye sahip olduğumuz ülke Kazakistan sayılabilir. İzlediği denge politikasıyla bilinen Cumhurbaşkanı Nazarbayev Türkiye’ye sempati besleyen bir politika izlemektedir. Ancak bizim Türkiye’de hissettiğimiz köken bağlarının buralarda karşılık bulmadığı da aşikardır. Kazaklar kendilerini Türk değil Kazak olarak tanımlamaktadırlar. Ancak bu durum ilişkilerimizi geliştirmenin önünde bir engel teşkil etmemektedir. Karşılıklı çıkar ve eşitliğe dayalı ilişkiler için çaba sarf etmek en mantıklı yol olacaktır. Türkiye’nin bölge ülkelerine yönelik politikalarında önemli bir değişikliğe gitmesi şarttır ve son yıllarda buna yönelik yoğun bir çaba sarf edildiğini müşahede ediyoruz. Karşılıklı saygı ve eşitliğe dayalı bir politika Türkiye’yi kısa süre içerisinde bu ülkelerin önemli bir müttefiki haline getirecektir.

 

Ülkede Dini Atmosfer

 

Ahmet Yesevî türbesinin, onun şahsı manevisinin Türkistan’ın manevi havasını yükselten bir unsur olduğu şüphesizdir. Yesevî, sadece Türkistan’da değil tüm Kazakistan’da saygıyla karşılanan ve gurur duyulan bir şahsiyettir. Türkistan’da ona duyulan bu saygıdan dolayı yapıların onun türbesinden daha yüksekte olmalarına müsaade edilmemektedir. Türbe şehrin her tarafından izlenebilmektedir. Hemen her köşede veya kurumda Yesevî türbesine ait resimler bulmak mümkündür. Yapılan konuşmalarda mutlaka ona atıflar yapılmaktadır. Kazakistan hükümetinin “Yesevî Müslümanlığı”nı benimsediği, aşırılık yanlısı gruplara karşı bu anlayışı desteklediği söylenmektedir. Yesevî öğretilerine dayalı bir anlayışın hakim olup olmadığı konusunda tam bir fikre sahip olamadım ancak Kazakların Yesevî’yi aşırı derecede sevdiklerini ve ona büyük bir saygı duyduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Yesevî’nin türbesi özellikle hafta sonu tatillerinde her yaştan insanlarla dolup taşmaktadır. Yeni evlenen gençler gelinlik ve damatlık kıyafetleriyle gelip türbeyi ziyaret etmektedirler.

 

Türkistanlılar (ve tabi ki Kazaklar) uzun yıllar süren Rus işgali sebebiyle dini kültür yönünden zayıf kalsalar da temiz bir fıtrata sahipler. Saf ve temiz yürekleri beşeri muamelelerine yansımaktadır. Biraz sinirli oldukları ifade edilse de biz çarşıda pazarda hemen her yerde hep güzel muameleyle karşılaştık. Sempatik ve misafirperver tutumlarına bizzat şahit olduk. Şehir içi ulaşımı sağlayan minibüslere bindiğinizde hemen kalkıp yer vermektedirler. Ben bayanların kalkıp yer vermelerinden rahatsızlık duyduğum için bir defasında bana yer vermek isteyen bir bayana “Olur mu hiç? Bir bayanın yerini alıp oturmam uygun olur mu?” dediğimde bunu şaşkınlıkla karşıladılar. Meğer Kazakistan’da bayanlar erkeklere yer veriyormuş. İtirazımı duyan ve biraz Türkçe anlayan bir bayan “Sizde erkekler mi bayanlara yer veriyor” diyerek şaşkınlığını dile getirdi. Evet dediğimde ise ne güzel bir davranış diyerek hayranlığını ifade etti.

 

Ahmet Yesevî türbesi; Türkistan’ı, manevi atmosferi yüksek bir şehir olarak çağrıştırsa da sömürge döneminin yarattığı tahribatın izleri kendisini dini alanda da hissettiriyor. Yesevî söylemleri dışında halk arasında dini gelenekler çok belirgin değildir. Bu hususta en çok dikkatimizi çeken yemek duaları oldu. Kazaklar, hangi ortamda olursa olsun yemeklerden sonra mutlaka dua etmektedirler. Lokantada, resmi yemeklerde hemen her ortamda bunu mutlaka yapmaktadırlar. Bir gün İlahiyat bölümündeki hocalarla yemeğe çıktığımızda yemeğin ardından bana “Buyrun dua edin” dediklerinde şaşkınlığımı gizleyememiştim.

 

Ülkede dini eğitim yok denebilecek kadar azdır. Geleneksel bazı medreselerde –ki sayıları çok azdır- verilen eğitim yeterli olamamaktadır. Ülkede dini eğitim vermek üzere açılan ilk bölüm Türkistan’daki Ahmet Yesevî Üniversitesinde bulunan Din Tanu (İlahiyat) bölümüdür. Şu anda ülkede altı üniversitede din eğitimi veren bölümler olduğunu öğrendik. Ne var ki üniversitelerdeki bu bölümlerde gerek hoca sıkıntısı ve gerekse müfredat zayıflığı nedeniyle arzulanan düzeyde eğitim verilemediği ifade edildi.

 

İşgal döneminin en büyük tahribatı dini mekanlar ve camiler konusunda yaşanmıştır. Şehirde cami ve minarelerin azlığı en çok dikkat çeken hususlardan biridir. Şehirde fazla camiyle karşılaşmadık. Ahmet Yesevî türbesinin hemen karşısında küçük bir cami ve müştemilatı var ancak burası Selefî-Vehhabi bir grubun faaliyet yürüttüğü bir kompleks olarak kullanıldığı için devlet tarafından kapatılmıştır. Bu bölgelerden önemli sayıda insanın Ortadoğu’daki cihatçı gruplara katıldığını öğrendik. Kazak devleti bu yüzden dini grup ve faaliyetlerini sıkı bir denetim altına almış bulunmaktadır. Dini mekânların açılması sıkı bir kontrole tabidir.

 

Türbenin güneydoğu tarafında türbenin de içerisinde bulunduğu arkeolojik kazı alanının hemen dışında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından inşa edilen görkemli bir cami bulunmaktadır. Türkistan’ın en büyük ve en ihtişamlı camisi olan bu mabed şehrin en meşhur ibadet merkezidir. Yerleşim alanlarına uzak olmasına rağmen özellikle Cuma namazlarında dolup taşmaktadır.

 

Kentav Şehrini Ziyaret

 

Cumhurbaşkanının yönetime geliş günü sebebiyle resmi tatil olan Cuma gününü değerlendirmek üzere Türkistan'ın 30 km uzağında bulunan KENTAV şehrine gittik. 1949 yılında maden ocaklarında çalışan Alman, Rus, Yunan ve diğer yabancı çalışanların ikamesi için inşa edilen bu şehir, 1966 yılında dünyanın en düzenli şehri seçilmiş olmasına karşın günümüzde bu özelliğini büyük oranda kaybetmiş bulunmaktadır. Bağımsızlığın ardından yabancıların ülkeden ayrılması üzerine yerel halk tarafından kullanılmaya başlanan Kentav, güzel bir planlaması olmasına karşın oldukça bakımsız kalmış bir haldedir. Şehrin en ilginç tarafı tüm şehrin tek sistemle merkezi ısıtma ile ısınmasıdır. Almanlar tarafından inşa edilen bu sistem eskimiş olsa da hala çalışmaktadır. Şehir baştan sona dev su borularıyla donatılmış durumdadır.

 

Araçlarla gerçekleştirdiğimiz bir şehir turunun ardından şehirde bulunan parkları gezdik. Zamanında çok güzel inşa edilen bu parklar şimdi sıradan parklara dönüşmüş bulunmaktadır. Şehir turunun ardından bize eşlik eden dostlarımız bizi bölgede nadir bulunan dağlara çıkardılar. Dağlara yağmış bulunan karlardan dolayı hava oldukça soğuktu. Dağlarda mevsimine göre farklı türlerde avlar yapılıyormuş. Belgesellerden izlediğimiz kartallarla avlanmanın da bu bölgelerde yapıldığını duyunca heyecan duyduk ancak bunu izleme şansına sahip değildik.

 

Şehir ve dağ turumuzu tamamladıktan sonra merkezi bir bölgede bulunan bir camide Cuma namazı kılmak üzere safa durduk. Camide çok farklı bir ortamla karşılaştık. Cuma hutbesinde vazedilmiyor, sadece hamdeleler ve kısa dualar okunuyor. Hutbe toplam 4 veya 5 dakikayı bulmadı. Buna karşılık cumanın farzının ardından 4 rekat sünneti kılmadan kimse ayrılmadı. Sünnetin ardından imam kısa bir duada bulundu ve ibadeti tamamladı. Namazdan sonra tokalaşma faslı gerçekleşti. Bu bölgede Hanefî mezhebi yaygın olsa da bizden farklı bazı uygulamalar var. Bir sonraki Cuma namazını Türkistan’daki Diyanet camisinde kılarken de dikkatimi çekmişti. İmamlar hutbeden önce biraz vazetmekte ve hutbede sadece duaları okumakla yetinmektedirler. Diyanet camisinde ise imam ezan okunmadan önce minbere çıkarak oturur halde bir kitaptan bölümler okuyup açıklamaya çalıştı. Yani vazı da minberden verdi. Ezanla birlikte minberden inerek sünnet namazı kıldı ve iç ezan okunduktan sonra tekrar minbere çıkıp hutbe okumaya başladı. İmamlar hutbe verirken ellerine büyük bir baston alarak hutbeyi okumaktadırlar.

 

Cuma namazının ardından dostlarımızla vedalaşarak Kentav’dan ayrıldık. Günün yorgunluğunu bir Özbek lokantasında atmak iyi bir fikir olur diye düşündük. Otantik bir görünüme sahip olan bir lokantada öğle yemeği yedik. Doğrusu lokanta gönül okşayan bir atmosfere sahipti. Yemeklerinin yanısıra geleneksel eşyalarla süslenmiş iç dizaynı, farklı oturma düzeni vb. hususlarla dinlendirici bir havası vardı. Özbek pilavı, bildiğimiz pilavdan biraz farklı olsa da ortamın kattığı lezzetle harika bir öğle yemeğine dönüştü.

 

Farabî’nin Doğduğu Topraklara Ziyaret

 

Hafta sonunda ders olmadığı için vaktimizi değerlendirmek üzere bu kez Ahmet Yesevî'nin manevi babası ve hocası sayılan Arslan Baba'yı ziyaret etmeye karar verdik. Ahmed Yesevi, yedi yaşında babasını kaybedince ablasıyla birlikte Oğuz Han'ın başkenti olarak kabul edilen Yesi (Türkistan) şehrine göçmüştür. Burada Arslan Baba'nın himayesine girmiş ve ilk tasavvuf öğretilerini ondan almıştır. Bu yüzden Arslan Baba, Yesevî'nin manevi babası ve ilk hocası olarak kabul edilmiş ve büyük bir saygıya mazhar olmuştur. Arslan Baba'nın, Yesevî'nin manevi yükselişinde büyük paya sahip olduğu ifade edilmektedir.

 

Arslan Baba'nın türbesi Kazakistan'ın Türkistan şehrindeki Yesi yakınında, Otrar'da bulunmaktadır. Siri Derya (Seyhun Nehri) kıyısında bulunan Otrar, önemli tarihi olayların yaşandığı bir kenttir. İslam dünyasının en büyük düşünürlerinden biri olan Farabi bu kentte doğmuştur. Farab, maalesef Cengizhan komutasındaki Moğollar tarafından büyük bir kıyıma tabi tutulmuştur. Ünlü Moğol hükümdarı Timur, Otrar (Farab) da ölmüş ve naaşı buradan başkent Semerkand’a götürülerek oraya defnedilmiştir.

 

Yaz mevsiminde havalar aşırı derecede sıcak olduğu için asfalt yollar büyük oranda deforme olmaktadır. Türkistan’dan Farab kasabasına yaptığımız yolculuk, yolun engebeli oluşundan dolayı oldukça yorucu geçmesine rağmen heyecan vericiydi. Zira kitaplardan okuduğumuz yüce zat Arslan Baba’nın, ilim ve felsefenin üstatlarından biri olan Farabî’nin izlerini sürmek, yaşam sürdükleri toprakları ziyaret etmek elbette heyecan verici olacaktı. Dillere destan Siri Deryayı yakından görmek, tarihin izlerini müşahede etmek elbette keyif verici olacaktı. Kısa bir yolculuğun ardından Otrar kentine vardık. Arslan Baba’nın türbesi şehrin girişinde ana yolun kenarında yer almaktadır. Etrafı çevrili geniş bir alanda yer alan mütevazi ancak manevi tarafını ilk bakışta hissettiren bir türbesi vardır Aslan Baba’nın. Türbe ve karşısında bitişik halde bulunan küçük camisi oldukça hoş bir ortam oluşturuyor. Yaklaşık 150 metre karşı tarafında yer alan altın sarısı malzemeyle kaplı Kurban Ağa türbesinin de güzel bir görüntüsü bulunmaktadır. Kurban Ağa’nın hastaları müzikle tedavi eden ünlü bir şahsiyet olduğu söylendi.

 

Aslan Baba türbesini ziyaret ederken aklım bir yandan da Farabî’nin izlerine takılı kalmıştı. Şam’da medfun bulunan Farabî bu topraklarda doğmuştu. Bereketli topraklardı burası. Arslan Baba, Farabî ve daha nice alimlere konak olmuştu. Keşke Farabî’ye ait izler de olsaydı diye aklımda geçirdim. Ama maalesef o büyük filozofun bir izine rastlamak mümkün olmadı. Vaktimiz de sınırlıydı, daha fazla bilgi alma imkanım olmadı. Kaptanımız süresinin dolmak üzere olduğunu söyleyip dönmek istiyordu. İyice yaklaşmışken Siri Derya’yı görmeden ayrılmak olamazdı. İlave ücret ödeyerek bizi Siri Derya’ya da götürmesini istedik. Kısa bir yolculuğun ardından Nehrin kenarına vardık. Köprünün girişinde aracımızı bırakarak köprünün üstüne geçtik ve resimler çekindik. Yağmur mevsimi olmadığı için suları iyice çekilmişti. Ama buna rağmen muazzam bir görüntüsü vardı. Nil’den sonra gördüğüm en büyük nehirdi. Subhanallah, yüce Mevla çöllerde ne muazzam nimetler bahşediyor. Nil, Afrika çöllerine hayat bahşettiği gibi Siri Derya da bu topraklara hayat vermektedir. Bu nehirler olmasaydı bu topraklarda bu ölçekte bir hayat olabilir miydi?!

 

Ayrılık vakti

 

Doğrusu Ahmet Yesevî’yle yaşadığımız bu kısa süreli komşuluk pek çok yönden faydalı oldu. Ata diyarı Orta Asya söylemi bizim ülkemizin efsanevi söylemlerindendir. Orta Asya’nın özünde kısa süreli de olsa yaşadığımız bu zaman dilimi keyif verdi. Uzaktan duymakla malul olduğumuz bu coğrafyayı yakından görmek içimizdeki merakı büyük oranda giderdi. Özbekistan’ı da görmeden bunun eksik kalacağını elbette biliyoruz. Şimdi tüm hayaller oraya yönlendirilecek. Dış seyahatlerde genellikle dönüşler sevimli olur. Ancak Türkistan’dan ayrılmanın bende bir üzüntü yarattığını söylemeliyim. Zamanım daha fazla olsaydı buna kesinlikle sevinecektim. Ama vakti gelmişti, ayrılmak durumundaydık. Uçuş saatimiz bizi gece saatlerinde Türkistan’dan ayrılmak zorunda bırakmıştı. Otelden ayrılırken gece aydınlatmalarıyla ışış ışıl parlayan Yesevî türbesine son bir kez selam vererek aracımıza bindik. 1,5 saatlik bir yolculuğun ardından Çimkent havaalanına vardık. Gecenin karanlığında havalanarak ülkemize doğru yol almak üzere semaya yükseldik.

 

Doç. Dr. Enver ARPA

ASBÜ Öğretim Üyesi

Doğu ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü Müdürü 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Kardelen Sigorta 0535 828 30 05