10 Aralık 2019 Salı •

Devletimiz

29.11.2019
Hüseyin SEVİM

Özellikle 80'ler ve 90'lar bugün çok genel tanımıyla "İslamcı" olarak bildiğimiz kitlenin devletle arasının pek de iyi olmadığı bir dönemdi.

Hatta ben kişisel bir yorum olarak o günlerde var olan durumun ciddi ciddi devlet düşmanlığı olarak bile nitelendirilebileceğini düşünüyorum.

Herkesin malumu günümüzde bu durum çok değişti.

Azıcık bu dönüşümü irdelemek istiyorum.

Özellikle 12 Eylül darbesi sonrası yaşanan siyasal / sosyolojik süreç, belli idealleri olan, İslam'ı namaz kılmanın ötesinde topyekün bir hayat anlayışı olarak gören İslamcı insanların, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile olan ilişkilerinin deyim yerinde ise düşmanca olduğu bir süreçti.

İslamcılar tarafından bakıldığında insanların devlet baskısıyla laikliği ailelerinin içinde yaşamaya zorlandığı, yüzyılların en önemli sembollerinden olan başörtüsünün dahi kamusal alandan çıkarılmaya çalışıldığı, sömürünün olduğu, kul hakkının yendiği, zinanın kumarın, faizin meşru olduğu...

Kısacası Allah'ın hükümleriyle hükmedilmeyen ve o nedenle de yıkılması gereken düşman bir düzen vardı karşılarında.

Yani İslamcılar bildiğiniz devrimci insanlardı. 90'larda devletin baskıcı, gayri insani antidemokratik tavırları 28 Şubat süreci ile zirveye zirveye çıktı.

Pek çok insan zaten yıllardır darül harp olarak gördükleri bu topraklarda artık nefes alamaz, kafalarını evlerinin dışına çıkaramaz hale geldiklerini hissetmeye başladılar.

Çünkü başlarında başörtüsü, yüzlerinde sakal olması onları neredeyse hedef haline getiriyordu. İmam hatipler yok edilmeye çalışılıyor, Kur'an Kursları kapatılıyor, evlerde yapılan tefsir derslerine örgüt toplantısı suçlaması isnat ediliyordu.

Bu düşmanca süreç İslamcıların daha ileri bir aşamaya evrilmesine yol açtı.

Artık hicret konuşuluyordu pek çok yerde. Nitekim epey insan hicret etti de.

Ancak 2000'ler, miladı Ak Parti'nin iktidara gelmesi olacak şekilde, çok değişik bir Türkiye fotoğrafı çıkardı ortaya. Yeni bir güneş doğmuştu ülkenin karanlık ufuklarında. Daha önce İstanbul'da kendini kanıtlamış olan Tayyip Erdoğan liderliğindeki bu siyasi hareket, Müslümanların iktidarında ülke nasıl yönetilirmiş, adalet neymiş, eşitlik neymiş, ekonomi nasıl şaha kalkarmış, dış politikada onurlu duruş nasıl olurmuş göstereceklerdi artık cümle aleme.

Gerçekten de AK Parti iktidarının ilk 10 yılında belki de son birkaç yüzyılda yaşanmayan şeyler yaşandı ülkede. Ekonomik göstergeler şahlandı, Avrupa Birliği'ne üyelik süreci hızlandı, pek çok kaydadeğer demokratikleşme adımı atıldı, on yıllardır süren ve on binlerce cana mal olmuş Kürdistan sorununun çözümü dahi ufukta gözüktü.

Başbakanın bizzat kendisi çıkıp mecliste tüm diğer siyasi partilere ders verircesine nasıl da oraların adının Kürdistan olduğunu anlattı.

Dış politikada gayet onurlu tavırlar, komşularla sıfır sorun politikaları, içeride gözle görünür imar faaliyetleri, yollar, köprüler, barajlar, üniversiteler....yapıldı.

Gerçekten de her şey harika gidiyordu. Başörtüsü sorunu gibi sembolik değeri çok yüksek bir sorun bile kanunen değilse de fiilen çözülmüştü.

Pek çok devlet ricalinin başörtülü eşleri her yerde boy gösteriyorlardı. Yüzlerce yeni imam hatip lisesi açıldı, başörtülülerin önündeki engeller neredeyse her alanda fiilen kaldırıldı. Bu 10 yıllık şok edici süreç sonunda eski İslamcılar devletle ilişkileri daha doğrusu düşmanlıkları anlamında inanılmaz bir evrim yaşadılar. Yıkılması gereken kafir devlet artık korunması gereken "bizim devletimiz"di.

Önceden Cuma hutbelerinde "devletimizi de koru Allah'ım" diyen imama işbirlikçi, hain, münafık diye bakılırken artık hutbelerde bu dualar kalplere bir serinlik, bir huzur veriyor. Bir zamanların mücahitlerinin nasıl artık bu günlerin müteahhitleri oldukları konusuna girmeyeceğim ama, 10 yılda böyle her şeye "müsait" hale gelmelerine birazcık değinelim.

Ak Parti'nin ilk 10 yılı gerçekten de tüm ülke hatta İslam coğrafyası için umutları yeşerten pek çok güzel gelişmenin yaşandığı bir dönemdi. Ancak İçinde bulunduğumuz ikinci 10 yıl, daha sonra katl zanlıları beraat eden, Ceylanpınar'da öldürülen 2 polis provakasyonuna kurban edilen çözüm süreci ve 17/25 Aralık operasyonları, sonrasında da 15 Temmuz darbe girişimleri ile şekillenecek olan çok farklı bir 10 yıl oldu.

Bu dönem, ekonomiden dış politikaya pek çok alanda nefes darlığı yaşanan, baskıların olduğu, işlerin kötüye gittiği bir dönem oldu. Özellikle de adalet, insan hakları, fikir hürriyeti gibi konuların yanında adam kayırma, rüşvet, hırsızlık, liyakatsizlik, rantçılık gibi temel hususlarda da hayırla yad edilecek bir dönemde olduğumuz söylenemez.

Bu genel tahlili de yaptıktan sonra devlete karşı bir cihat içinde olan devlet düşmanı eski islamcıların nasıl bugünkü devletçi müslümanlar haline geldiğine ilişkin derinlemesine tahliller yapmaktan çok kendilerine sormak istediğim birkaç soru var.

90'lar ve 2000'lerde yaşanan entellektüel gelişmelere de, devlet olgusuna bakışın teorik / epistemolojik temellerine ilişkin dönüşümlere de tanık olan biri olarak diyorum ki; eski devlet düşmanı islamcıların bugünün "devletimiz" deyince gözleri nemlenen muhafazakarları haline gelmesinin sebebi kendi zihin dünyalarındaki teorik / entelektüel / epistemolojik dönüşümler midir, yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti başörtüsü sorununu fiilen çözdüğü gibi bir müslümanın kavgasını verdiği diğer sorunları da böylesi bir içselleştirmeyi hak edecek derecede çözmüş müdür?

Artık zina, kumar, sömürü, faiz, adaletsizlik, Allah'ın hükümleri ile hükmetmek ve benzeri eski talepleri yerine gelmiş midir islamcıların?

Askerin, polisin, yargının, ekonomi yönetiminin, belediyelerin, milli eğitim'in, mülteci politikası mimarlarının, aileden sorumlu bakanlığın, emekçilerin çalışma koşullarına karar verenlerin kararları ve uygulamaları teorik ve pratik zeminleri gerçekten TC. devletini "bizim devletimiz" yapmışmıdır?

Görünen o ki pek çok eski İslamcı bu sorulara "Evet" cevabı veriyor.

Ne diyeyim ?!...

Devletiniz hayırlı olsun !

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ