HALK İRADESİYLE KAYYUM SEÇMEK

30.10.2018
Hüseyin SEVİM

ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı iki atom bombası “sayesinde” Japonya teslim olmuş ve 2. Dünya Savaşı sona ermişti. Bu arada bu iki bomba yüzünden yaklaşık üç yüz bin kişi anında ölmüş, yüz binlercesi de pek çoğu kalıcı hasarlar alacak şekilde yaralanmıştı. Radyasyon ve benzeri etkilerin yol açtığı dolaylı felaketlere ilişkin çok somut bilgilere sahip değilim.

Şimdi soru şu: Bir insan böylesi bir eylemi meşru görme ve bunu gerçekleştiren zihniyete sempatizan olma hakkına sahip midir ?

Demokratik değerler açısından baktığımızda bu soruyu ilkesel olarak “evet” şeklinde cevaplamamız gerektiğini düşünüyorum.

Bunun yaşadığımız dünyadaki örnekliğini ABD yönetimi ve halkının önemli bir kesimi on yıllardır ortaya koymaktadır.

Onlara göre en basit ve özet ifadesiyle bu katliam şöyle savunulabilmektedir.

Evet yüz binlerce insan öldü ama böylece milyonlarcasının ölmesi engellendi; çünkü savaş bitti. Kim bu yaklaşıma ne kadar katılır bilemem ama ben her halukarda bu siyasal gerekçeye / duruşa (muhtemelen sizler gibi) katılmasam da, birilerinin böyle bir taraf olma, siyasal tercihte bulunma haklarının olduğunu düşünüyorum.

Çok özetle; atom bombasına karşı olmak başka, birilerinin böylesi bir zulme sempati duyması ve hatta ifade etmesine tahammül etmek başka diye düşünüyorum.

Bu katliamın küllenmiş hatıralarını tekrar gündeme getirmek ve böylesi bir yaklaşımda bulunmaktaki amacım “kolayca” tahmin edileceği üzere, yaklaşmakta olan yerel seçimlerdeki muhtemel bazı “istenmeyen” seçim sonuçlarının akabinde tanık olabileceğimiz görevden almalar ve kayyum atamaları.

Biliyorsunuz Sayın Cumhurbaşkanı “terör örgütü” ile yakınlığı olan başkan adaylarının seçilmesi halinde hiç tereddüt etmeden yerlerine kayyum atanacağını dobra dobra ifade etti.

Gelin bunun üzerine biraz kafa yoralım.

PKK’nin YDGH ve benzeri alt birimleri eliyle, içlerinde Kürtlerin de bulunduğu pek çok kesimin muhalefetine rağmen denediği özerklik / öz yönetim projesi ve bu projeye gidişte yaşanan “hendek savaşları” süreci ile bu süreçte hem örgüt hem de devlet eliyle mazlum Kürt halkına yaşatılan yıkım ve acılar daha çok taze. Genel fotoğraf itibarıyla belli bir toprak parçasını koparmak maksadıyla ( her ne kadar sonrasında bu bağlamda bazı amaç ve söylem değişiklikleri olmuş olsa da) silahlı eylemlere kalkışan bir yapıya devletin aynı şekilde silahla karşılık verip haddini bildirme refleksi geliştirmesi anlaşılmaz bir şey değil.

Ancak bu savaşta her iki tarafın ürettiği mazlumları, hak ihlallerini, hukuksuzlukları, acımasızlıkları (malum, acırsanız acınacak hale düşersiniz) bir kenarda tutmak kaydıyla….

Niyetlerini savaşarak gerçekleştirmeye kalkışan, kimi eylemleriyle sivil insanları bile hedef almaktan çekinmeyen bir örgütü devletin “düşman” ya da “terör örgütü” olarak tanımlayıp, yürüttüğü saha savaşını psikolojik savaş anlamında tahkim etme çabası da anlaşılmaz değil. Bu tahkim sürecinde elbette örgütün sağladığı kozları kullanırken de, kendi acımasızlıklarını örtbas ederken de devletin bu alandaki imkanları, maharet ve üstünlüğü örgütle kıyaslanamaz. Bu sürecin sonunda devletin gitgide üstünlük sağladığı ve hakimiyetini güçlendirdiği herkesin malumu.

Devlet hakimiyetinin güçlendiği bu süreçte, her türlü maddi imkanlarla donatılmış kayyumlu belediyelerin sağladığı puanları görmezden gelemeyiz.

Bu uygulamanın sonuçları iktidar partisi açısından çok “iştah açıcı” bulunmuş olacak ki, “yanlış adamlar seçilirse kayyum adayları şuracıkta hazır kıta bekliyorlar” tehdidini savurmak önemli bir seçim malzemesi haline geldi. “Yanlış adamlar”ın terörist cenazesine taziyeye gidenlerden tutun da, arabasının bagajında mühimmat taşıyanlara kadar pek çok farklı saikle “yanlış adam” ilan edilebilmesi mümkün elbette.

Doğrusu  arabasında mühimmat taşıyana devletin müsamaha göstermesini bekliyor falan değilim. Ama bilindiği üzere hapsedilen vekillerden görevden alınan belediye başkanlarına, pek çok kişinin hiç te öyle arabasında mühimmat filan taşımadığı hendek kazmak için dozer göndermediği ya da devletten alınan paraları dağa havale etmediği, sadece bir takım söz, kanaat ve “aykırı” fiillerinden dolayı bu uygulamalara maruz kaldığı biliniyor. Terörist cenazelerine katılmak, taziyeye gitmek…ve benzeri.

Çanakkale’yi geçebilselerdi eğer bu coğrafyayı kana bulamak üzere gelen Anzaklara ve onların torunlarına tam tersi şekilde yıllardır gösterilen, tekrar aynı topraklara gelip ayinler düzenleme, ölülerini anma hoşgörüsünü bu insanlar da beklese çok mu haksız olurlar ? 

Anzaklar daha cici ve hoşgörüyü hak eden düşmanlar mı ? 

Açıkçası ne Kürt halkını atom bombası katliamcılarıyla kıyaslamak ne de birilerini düşman olarak tanımlamak gibi bir niyetim yok. Sadece en marjinal örnekleriyle karşılaştırıp durumun hukuksuzluğunu ortaya koymaya çalışıyorum. Elbette ki hiç kimse atom bombası atanlarla ya da böyle bir katliama taraftar olanlarla karşılaştırılmak istemez. benim amacım da böyle bir hadsizlik değil. Sadece demokratik bir ilke kurmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de kabul edilebilir örnekler üzerinden gitmek yerine özellikle en kabul edilemez olanları seçiyorum ki ilkesel anlamda var olan çifte standartlı bakış açısı tamamen ortaya çıksın. 

Bu noktada bazılarının “ne diyorsun sen arkadaş, söz, kanaat, davranış dediğin şeylerin düşmanın / teröristin sempatizanlığını yapmak olduğunun farkında değil misin ?” dediklerini duyar gibiyim. Farkındayım ve insanların, başka insanlara bizzat zarar vermemek kaydıyla bu tür bir sempatizanlığa hakları olduğunu, hele de seçme hakkı bakımından, bir siyasi zaviyeden düşman olarak gözüken insanlara dahi oy verebilmenin en demokratik bir hak olduğunu düşünüyorum.

Hiçbir zaman zulümleri hoş göremem, destekçisi olamam. Ama diğer yandan fiilen bir suç işlemedikçe hiç kimsenin, hiçbir (ama gerçekten hiçbir !) görüşü yüzünden baskı görmemesi ve hak kaybına uğramaması gerektiğine inanıyorum. “Atom bombası atılması iyi bir şeydi” diyenlerin bile.

O nedenle “bizim sevmediğimiz ya da yanlış adam olarak gördüğümüz insanları seçerseniz, demokrasinin temelini oluşturan özgürce seçebilme hakkınızı hiç umursamaz, gözümü kırpmadan bu hakkınızı ayaklarımın altında çiğnerim” anlamına gelen kayyum tehdidini, “Yeni Türkiye” nin nereye doğru savrulduğunu gösteren acı bir örnek olarak not ettiğimi ifade etmek istiyorum. Hatırlayın bir zamanlar da islamcılar bu ülkede  gerici, halk düşmanı, terörist... vb olarak görülüyordu. Askerler çıkıp parmak sallıyordu; "yanlış adamları seçerseniz darbe yaparız" diyorlardı. O zaman onlar kendi zaviyelerinden birilerini düşman olarak görüyordu, bugün de başka bir iktidar başkalarını...Seçme ve seçilme hakkı demokrasinin en temel değerlerindendir. Düşman gördüğümüz birisinin taziyesine  gittiler ya da bir konuda asla kabul edemeyeceğimiz fikirler beyan ettiler diye hiç kimsenin özgürlüğü kısıtlanamaz. Demokrasi, fikir özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı sadece anlaşabildiğimiz muhataplara yönelik değil, asıl bize zor gelen, hiç anlaşamadığımız, hatta düşmanca bulduğumuz görüş ve tercihleri olanlara dahi tahammül etmemizi gerektirir.   

Halkın neleri düşünüp neleri düşünmemesinin, neleri tercih edip neleri tercih etmemesinin kendisine tembihlendiği siyasal iktidar biçimini  biz çok iyi tanıyoruz.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye