22 Ekim 2019 Salı •

GÜNEŞLER VE GÖLGELER “BU BİZİM HİKÂYEMİZ”

16.01.2019
Ayten DURMUŞ

‘Bir küçürek öykü: ‘Gölge, uzun zamandır içten içe güneşe öfkeleniyormuş. Sonunda bir gün patlamış: - Ben de varım ama senin yüzünden beni fark eden yok. O kadar parlaksın ki herkes sana bakıyor, demiş. Güneş, anlamış gölgenin kıskançlığını; anlatmış, tabiatın ‘ışık, karanlık, gölge’ yasalarını, bunların birbirine bağlı olduğunu ve: - Bak, benim ateşimde kavrulanlar, sana sığınıyor. Sen de çok önemli ve gereklisin, diyerek gölgenin kıskançlığını yatıştırmaya çalışmış. Fakat gölgenin ne içten içe kuduran öfkesi dinmiş ne de kıskançlığı. Onun durumundan usanıp yorulan güneş, arkasını dönüp gitmiş. Güneş gidince gölge kendini çok aradıysa da hiçbir zaman bulamamış.’

Kendini ve çevresini aydınlatabilmek için güneş gibi yanmaya razı olmayan gölgeler, hep bu öfke ve kıskançlığı yaşarlar. Hâlbuki bunlar; milletin zor günlerinde, milletten yana tavır alarak bedel ödemeye yanaşmamışlardır. Kenara çekilip zalimin her emrine ‘Peki efendim!’ diyerek ‘emir kulu’ olduklarını her seferde göstermişlerdir, Allah’ın kullarına ve şahitlik edebilecek her şeye. Yani ‘Bedir’de, Uhut’ta, Hendek’te ortalardan kaybolup Hayber günü fey isteyen kişiler gibi, şimdi bunlar, ‘tarihi sırtlanmış mücahit ve mücahideler’ olarak kabul görmek istiyorlar. Neden? Ne var sizin amel dağarcığınızda, zulme ve zalime gönüllü teslimiyetten başka? Geçmiş, herkes için örtülmüş olabilir; peki, tamam, fakat bu ‘ön saflarda mücadele etmiş bir kahraman’ edası neden? Siz ne zaman kellenizi koltuğunuza alarak ön saflarda oldunuz ki?

GÜNEŞLER VE GÖLGELER “BU BİZİM HİKÂYEMİZ” - Ayten DURMUŞ

Ömürleri boyunca ‘Benim işim, benim kariyerim, benim gelirim, benim çıkarlarım…’ diyerek ‘zulme itirazsız boyun eğenlerin’, inançlarıyla bireysel çıkarları karşı karşıya geldiğinde, hep dinlerinden vazgeçip çıkarlarına sarılanların; bugün, sanki o eski ‘ben dilini’ hiç kullanmamışlar gibi, az bir başarı esnasında, önlere doğru koşarak kahramanlık taslamaları  ve: ‘Bizim davamız, değerlerimiz, vatanımız, milletimiz, bayrağımız…’ diyerek ‘Biz’ diline yönelmeleri, bu sözlerin, onların göz diktikleri şeyler için birer basamak olması sebebiyledir. Yoksa yarın şartlar değişse bunlar, yine ‘Gemisini yürüten kaptan!’ diyerek ‘Dünde kaldı, düne ait ne kadar söz varsa cancağızım/ Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” (Mevlâna) diyeceklerdir. Bu söyledikleri, esasında onların hakikatidir.  Fakat ‘hak ve hakikat’ aynı şeyler değildir. Mesela; ‘Zulmün varlığı hakikattir ama Hak değildir. Olması gereken adalettir.’ (İbn Hazm). Bu sebeple erdemli bir insanın günden güne, yıldan yıla değişen gerçeklerin ötesinde ve üstünde, ‘Hak’tan yana tavır alması gerekir; bedeli ne olursa olsun! Çünkü izzetli ve şerefli bir hayat ancak böyle yaşanabilir.

İnsanlar çeşit çeşittir: Bazı insanlar ağaç gibidir. Ağaç tohumu, uygun ortamda toprağa düşünce, orada yeşerir, yetişir ve cinsine göre yıllarca ürün verir veya gölge eder. Bazı insanlar, kavun-karpuz tohumu gibidir, uygun toprağa düşünce yetişir ve o mevsim için ürün vererek görevini yerine getirir. Bazı insanlarsa ayrık otu gibidir. Bir araziye girdiler mi bir noktada kalmaz, tüm tarlayı kaplamaya çalışırlar. Bunların ne gölgeleri vardır ne ürünleri. Üstelik bu kaplama, zor temizlendiği için yıllar yılı sürer durur. Ayrık otu, ne zaman bir ağaç köklülükten söz etse ‘Ben de köklüyüm.’ der, yüzeysel kök uzunluğuna bakarak; ne zaman bir yaprak yeşilden söz etse: ‘Ben de yeşilim.’ der hemen. Fakat o ne ağaçtır ne de bitki; esasında bir ayrık otudur, girdiği her tarlayı verimsiz kılan.

Bunlar, kendi bildiklerinin çokluğunu vehmederek kendilerine hayranlıktan başı dönen kişilerdir. Cehaletin yanındaki konumunu dev aynasında gören cüceler ülkesinin bu servi endamları, eğer -tek bir kez olsun- gerçekten değerli bir eserle yüz yüze gelselerdi, o kristal küredeki fildişi kulelerinin nasıl tuzla buz olduğunu görerek -belki- vehimlerinden ve zanlarından oluşturdukları hayal âlemlerinden uyanabilirlerdi. Çünkü bunlar, ilmi, bildiklerinden ibarettir sananlardır. Bu yüzden ilimde birer cüce oldukları halde başları ve bakışları hep yukarıdadır. (36/8). Cüceliklerinin farkında olmadıkları için hayatlarının ikindi vaktinde, gölgelerine bakarak mest olurlar. 

Böyle kişiler, tarihin her zaman diliminde, tıpkı ayrık otu hızı ve fıtratıyla her tarafı kaplamaya çalışmıştır. Milletimizin bahtsızlığı da işte bu cücelerin gölgelerini, öncü sanması olmuştur. Bu büyük bahtsızlık, çok uzun dönemdir, şahsiyetinde ‘siyasetçi, eylemci, düşünür, entelektüel bir âlim, bir münevver’ niteliklerini toplayabilen öncülerden mahrum olmak olarak devam etmektedir. Bunlara sahip olduğu iddiasıyla yola çıkan her bireyin ‘fiyatı’, yol üzerinde tespit edilerek satın alınmakta ve insanımız ‘lider kaybı’ sonucu oluşan ‘hedef sapmaları, hedef karmaşası ve hedefsizlik’sonucunda ortaya çıkan hedef kaybının getirdiği dağınıklıklarla yollarda telef olmaktadır.

Ortaya çıkan bu sonuçta, lider denilerek takip edilenler kadar takip edenlerin de hataları olduğu ortada. Her kırmızı renge, ‘kızıl elma’ diye koşan bir kitle, hangi anlamlı hedefe ulaşabilirdi ki zaten? Ya da bırakınız ‘ayı ve güneşi avuçlarına koymayı’; hayal ettikleri konumların karşısında kaç kişi ‘Hayır, bir elime bu makamı/ayı, diğer elime hayal edebileceğim en üst makamı, gücü, zenginliği/güneşi…’ cümlesini sonuna kadar kurabildi ki? Her şeyden çok Allah’ı, dünyadan çok ahireti sevmeden; takva zırhını kuşanmadan, satın alınabilecek bir fiyatı olmadan, bu cümleyi kurabilmek mümkün mü?

Âlim, mücahit, muttaki ve aydın bir şahsiyet göstermek istediğimizde, kaç kişi gösterebiliriz? Böyle kişileri arayanların, aradıklarını bulamadıklarında, bu konudaki yoksulluğumuzu fark ederek ‘aradıkları olmak’ gibi bir çabaları olsaydı, bugün hala aynı yoksulluğu yaşamıyor olabilir miydik?

Yollarda dökülmenin ne kadar çok ve çeşitli şekillerine şahit oldu coğrafyamız. Her bahar umudu, sanki hep bir masal başı tekerlemesi gibi ‘Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de dönüp ardımıza baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz.’ durumu oldu. Geçen yıllar ve verilen emeklerin, takılan at gözlüğü sebebiyle yürüdüğü yeri algılamadan aynı daire üzerinde dolanıp duran fakat yol alamayan bir dolap beygirinin yolculuğu gibi olmasının sebebi ne? Nereyi göremiyor, neyi doğru algılayamıyor, neden mesafe alamıyoruz? Yol mu yanlış, yolcu mu, yürüyüş mü? Bunların ele alınmasının hem de herkesin önce kendisinden başlayarak bir muhasebe yapmasının zamanı gelmedi mi; o büyük muhasebe gününden önce… Bu deruni ve samimi hesaplaşma, bugün yaşayan ve belli bir bilince sahip olduğu iddiasında olan herkesin, bugün yaşayanlara karşı olduğu kadar, geçmişe ve kendilerinden sonra gelecek kuşaklara karşı da bir sorumluluğudur. Ya bu hesaplaşmayı herkes samimi bir şekilde yaparak kendisini kurtaracak ya da ‘yüzlerin kararacağı gün’(3/106) dünyada yaşanan zilletin bir devamı olarak sonsuzluğa adım atılan günde de yüzler kararacak… Allah’a sığınırız.

Şimdi beklenen şey nedir? Beklenen şey; kendisini gölgelerin hakikat olmayan koruyuculuğundan ve dört yanını kuşatan ayrık otlarından kurtaranların, son nefeslerine dek emek verecekleri yollara düşmesidir.

Mumdan gemisini; ‘kibir, kıskançlık, tekfir, tefrika, nefret, tek olmak arzusu ve içinde‘servet+ şehvet+ şöhret+ kudret’ kokteyli bulunan kadehli geceler’ adlı yedi ateş denizinden eritmeden geçirerek kendini Kaf Dağı’na ulaştıran; ‘kendini bilmiş, kendini bulmuş ve kendini yeniden inşa ederek kendi gerçeğine ulaşmış’ öncülere, yani kalbinin kıblesi yalnız Allah olarak gönül gözünü ötelere dikip tüm emeğini bu tarafa hasredenlere; gölgelerin kıskançlığından yorularak Kaf Dağlarına gitmiş güneşlerimizi, kutlu nefesleriyle ve bereketli emekleriyle yeniden alıp getirecek o çağdaş Zümrüdüankalara, milletimizin ne kadar da ihtiyacı var!

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye