17 Ağustos 2019 Cumartesi •

Gündelik Okumalar mı, Ömürlük Okumalar mı?

05.05.2019
Ömer Faruk Altuntaş

Gündelik Okumalar mı, Ömürlük Okumalar mı? / Ömer Faruk Altuntaş

Gündelik okumalar anı yaşayan bizler için şüphesiz önemli, ancak ömürlük okumaların eşlik etmediği gündelik okumalar; gözü yerde hedefe giden yol yürümeye benzer. Ufku yoklamayan, çevresine bakmayan her yürüyüş sizi hedefe götürür gibi görünür ama ya varacağınız yere varmadan iktidar seline kapılırsınız, ya da nefis girdabında boğulur gidersiniz.

Bugünün cafcaflı gündemine dair bir sürü söz söylenebilir, anın muhaberatı ile süslenmiş mükemmel tespitler yapılabilir ama temel ilkelere oturmamış bu yorumlar yalnız günü kurtarır, başınız yerde, ufku görmeyen yürüyüşünüzü biraz daha devam ettirir.

Dünün her şeye çözüm ürettiği iddia edilen İslam reçetesi, aslında başı yerde, vizyonu olmayan gündelik bir yürüyüştü ve geldiğimiz sanal iktidar durağında; hem emek, hem umut hem de ufuk israfı oldu.

Sorun İslam’da değildi şüphesiz, sorun lider özelliği olmayan taklitçi bir nesle sahip olmamızdı. Nesil taklitçi olunca onları tahkik aşamasına getirmek, fikren dövüşmeyi, dövülmeyi hâsılı riski göze almayı gerektiriyordu.

Ama biz kolayı tercih ettik. İyi namaz kıldık, iyi oruç tuttuk, binlerce tesbihatta bulunduk, hayırlar yaptık, yardımlar dağıttık ama hala taklitçiydik. En iyi taklitçinin yaptığı, en kötü yeniden daha kötüdür. Hayata dair hiçbir şey üretemediğimiz gibi bilmediğimiz, görmediğimiz ama başarısızlıklarımızı gizleyebileceğimiz ahiret umuduna sığındık.

Allah’ın yeryüzüne halife diye gönderdiği, yeryüzünü adaletle imar etmesi gereken nesiller, ahiret hedefi yürüyüşünü gözleri yerde tamamlamaya çalıştılar. Ama sağdan ama soldan gelen hiçbir saldırıyı göremediler. Aile yıkıldı, ekonomi yıkıldı, bilim yıkıldı ama onlar hala bunların farkına varmadan ahirete yürüyorlardı (!).

İşte ömürlük, mecburi okumalar bu noktada başladı. Ben de kimsenin keşfetmediği yeni bir şey söylemiyorum. Tam aksine geldiğim nokta her Müslümanın fark ettiği ama birbirine söylemekten çekindiği etrafında dolaşıp bir türlü sadede gelemediği bir nokta. Sadede gelenin ise dövüldüğü, yaklaşma diye ikaz edildiği bir hal. Yani denizin bittiği yer…

Geldiğimiz nokta Rasulullah’ın geldiği Mekke cahiliyesine ne kadar benziyor değil mi? İbrahimi geleneğin Mekke Şehrinde her şey yolunda gözüküyor; tanrı ile putlar kucak kucağa, toplumu protesto eden iyiler ölümü ve sonrasını bekliyor, iktidar sahipleri hem Mekke’nin dini pratiklerini yönetiyor hem de iktidarın kaymağını yemeye devam ediyorlar.

Ara sıra hilful fudul gibi ufak adalet pırıltıları hızla yanıp çabuk sönse de onları memnun etmeye yetiyor. Kadınlar değersiz, çocuklar vahşi geleneğin okulunda öğrenci, onlar da sıralarını bekliyor…

Adeta dedeleri İbrahim’in; “soyumdan önderler kıl” duasına karşılık, Rabbinin: “benim ahdime zalimler erişemez” cevabını gerçekleştirmişler. Herkes bir şeylerin yolunda olmadığını biliyor ama bu muhteşem (!) dengeyi bozmamak için susuyorlar ta ki, Muhammed diye bildikleri toplumun içinden biri “La” deyinceye kadar…

 “La” deyince büyü bozuluyor, kargaşa, kaos, ne oluyor hengamesinde, toplumun başını kaldırmaya zorluyor.

Tam 13 sene, paradigmanın başı öne eğik kullarının, kutlu (!) yürüyüşlerini sonlandırması için uğraşıyor, Muhammed! Mekke’nin müşrik din alimleri kah deli diyorlar, kah cinlenmiş ya da onu yola getirmek için kadınlar, altınlar, makamlar teklif ediyorlar.

İlahi rehberlik bütün bu saptırmalara müsaade etmiyor, Muhammed her yıldıkça, her gözünü çevirip ahirete baktıkça, O’nu bir daha Hira’ya göndermiyor, Rabbi…

Gündelik okumalarla, ömürlük okumaları dengeleyen Muhammedi pratik; Mekke’nin merhamet fethiyle, yürüyüşünü sonraki nesillere muhteşem bir örneklik sunmak üzere sonlandırıyor. Nihayet son manifesto Veda Hutbesi, her şeyi özetliyor.

Peki, bize kalan nedir?

Hala Hira’dan inme vakti gelmedi mi?

Allah’tan emin olun, Allah’a emanet olun…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye