GEÇMİŞ DARBELER VE DARBE SÖYLENTİLERİ ÜZERİNE

18.02.2020
Süleyman ARSLANTAŞ

Süleyman ARSLANTAŞ / GEÇMİŞ DARBELER VE DARBE SÖYLENTİLERİ ÜZERİNE

 

12 Şubat 1960 günü idi. Maraş Belediye Meydanı’nda Maraş’ın Kurtuluşunun 40. yıldönümü etkinlikleri yapılıyordu. Aynı gün dönemin başbakanı Adnan Menderes de Maraş’a gelmişti. Kurtuluş Bayramlar’ında adet olduğu üzere çeşitli STK’lar, esnaf ve sanatkarlar geçiş törenine iştirak ederlerdi. Bu vesile ile o gün de bahsi geçen gruplar şeref tribünü önünden resmi geçide dahil oldular. Elbette şeref tribünün onur konuğu başbakan Adnan Menderes’ti. Resmi geçide, Kurtuluş Savaşı şehit ve gazilerini temsilen çeteler de dahil olmuştu. Çetelerin başında ise çete kıyafetiyle Çapar Nuri isimli kişi bulunuyordu. Grup tam Menderes’in hizasına geldiğinde, kortejin başında bulunan Çapar Nuri kılıcını kınından çıkararak Menderes’e doğru sallamaya başladı. Ben de o esnada korteje yakın bir yede etkinlikleri izliyordum. Bu olayın ardından seyirciler arasında bir uğultu koptu. O uğultu esnasında öne çıkan söz şu oldu “Eyvah! Falancalar (bu falancaların ismi ben de mahfuz) Menderes’e kılıç salladılar. Menderes’in akıbeti yakın.”

Yukarıdaki sözler söylendikten 3 ay 15 gün sonra (27 Mayıs 1960) Menderes’e karşı ihtilal gerçekleşti. Elbette konumuz 27 Mayıs’ı anlatmak değil. Ne var ki o dönemin başta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun Paşa olmak üzere neredeyse tüm üst düzey komite kademesi iktidar yanlısı idi. Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tekin Arıburun gibi. Ama buna rağmen Cumhuriyet tarihinin ilk ihtilali olan 27 Mayıs ihtilalini 37 küçük ve orta rütbeli subaylar gerçekleştirmişlerdir. Bu genç subaylar komite kademesini etkisiz hale getirerek yönetime el koymuşlardır.

27 Mayıs ihtilalini 12 Mart muhtırası izlemiştir. Bilhassa 27 Mayısta istediklerini elde edemeyen bir kısım emekli ve muvazzaf subaylar ile birlikte bazı siviller 12 Mart’ın tetikçileri olmuşlardır. Aslında onların temel hedefi bir muhtıra değil, devrim idi. Keza bünyesinde toplandıkları Devrim Dergisi de bunun adeta merkezi konumundaydı. Bunlara ilişkin birkaç isim vermek gerekirse Korgeneral Cemal Madanoğlu, Tümgeneral Celil Gürkan, yine eski MBK üyelerinden Orhan Kabibay, İrfan Solmazer gibi asker kökenliler vardı. Sivil cenahtan ise Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal, İlhan Selçuk gibi isimler öne çıkanlardı. 12 Mart muhtırası aslında 3 maddeden oluşmaktaydı. Özellikle 2. maddesi; partiler üstü bir anlayışla Türkiye’nin içerisinde bulunduğu anarşi ve kargaşanın anayasanın ön gördüğü reformların Atatürkçü bir görüş ile ele alınmasını ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin kurulmasını içeriyordu. 3. madde ise; istenilen hususların gerçekleştirilmemesi halinde Silahlı Kuvvetler’in yasaların kendilerine verdiği yetkiyi kullanarak doğrudan yönetime el koyma tehdidini ortaya koyuyorlardı. Aslında Adalet Partisi o gün mecliste çoğunluğu elinde bulundurmasına rağmen muhtıraya boyun eğdi ve Demirel hiçbir tepki göstermeden hükümetin istifasını Cumhurbaşkanı Sunay’a sundu. Nihat Erim 24 saat içerisinde CHP kimliğinden sıyrılarak yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi.

12 Mart’a giden günlerde, bir gözlemimi de paylaşmak isterim. O yıllarda Ankara Etimesgut 12. Hava Üssünde görevliyim. 9 Mart günü askerler arasında birtakım fısıldaşmalar da kulağıma gelmeye başlamıştı. O gün Etimesgut’da bulunan TRT vericisinin etrafını tankların kuşattığını gördüm. Allah rahmet etsin aynı birlikte görev yaptığımız Abdullah Kızıltan ağabeyi ve birkaç arkadaşı hangar dışına çağırarak gördüklerimi onlarla paylaştım. Tabii onların sorusu şu oldu: “Ne var bunda? Buradan nereye varmak istiyorsun?”. 27 Mayıs’ı yaşamış birisi olarak bu bir darbe işaretidir, göz dağıdır eğer hükümet tedbirini almaz ise yakında darbe olur siz de görürsünüz dedim. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün gibi paşaların gayretleriyle kara kuvvetleri komutanı Orgeneral Faruk Gürler ve arkadaşlarının darbe ısrarları muhtıraya dönüştü. Oysa Doğan Avcıoğlu ve arkadaşları Devrim Dergisi’nde örgütlenerek muhtıraya değil, darbeye hazırlanıyorlardı. Demirel: “31 Mart vakasında Volkan Gazetesinin yaptığını 1960 öncesinde Akis dergisi yaptı, 1971 öncesinde de Devrim Gazetesi aynı görevi ifa etti…” diyordu. (bkz. Doğan Avcıoğlu Bir Jöntürk’ün Ardından/Hikmet Özdemir/syf.28)

27 Mayıs Darbesinin elbette çeşitli nedenleri vardı. Bunlardan belki de en önemlisi 14 Mayıs 1950’de DP’nin iktidara gelmesi ardından sola vurulan darbe sonucu Türk solu yer altına inmişti. Bu durum tabii olarak sistemi endişeye sevk ediyordu. Diğer yandan DP iktidarı ile birlikte ezanın yeniden Arapça okunması, Kur-an kurslarının açılması, başörtülü, çarşaflı kadınların artışı gibi birçok nedenler sıralanabilir. Sanırım bu konuda MBK üyelerinden Albay Alparslan Türkeş’in 17 Temmuz 1960’ da Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan röportajı önemli ipuçları içermektedir. Cevat Fehmi Başkut soruyor; “Kıyafet derken Türk kadınını o utanacak kılığa sokan çarşafı kastediyorsunuz değil mi?” Türkeş: “Son zamanlarda Anadolu’yu hiç dolaştınız mı? Çarşafın nasıl kapkara bir yangın halinde bütün yurdu sardığını gördünüz mü?” diye cevaplandırır. Yine Başkut’un Arapça ezan hakkındaki sorusuna da ilginç ve 27 Mayısçıların ruh halini yansıtan bir cevap verir: “Mutlaka Türk camiinde Türkçe Kur-an okunur Arapça değil.”

12 Eylül’ü ele aldığımızda öne çıkan en temel gerekçe anarşidir. Bilhassa siyasi cinayetler yeni bir cumhurbaşkanının seçilememesi, 6 Eylül 1980’de MSP’nin düzenlediği Konya mitingi, bu mitingin Kudüs adına yapılmış olması Kemalist, laik askerler tarafından “Şeriat Kalkışması” olarak değerlendirilmiştir. 12 Eylül Darbesi eğer var ise Türkiye demokrasi tarihinin en ağır en çok can kaybının yaşandığı, sağda solda İslami kesimde gençliğin en çok yok edildiği bir darbedir. Bu darbeyi öncekilerden ve sonrakilerden ayıran en önemli özellik, darbenin emir komuta zinciri içerisinde gerçekleşmiş olmasıdır. Gerek komuta kademesi gerekse MİT ve diğer istihbarat birimleri olup bitenlerin farkındaydılar lakin bilinçli olarak bir yığın önemli cinayetleri önlemediler. Nitekim darbe lideri Kenan Evren; bekleyen derviş muradına ermiş kabilinden şartların olgunlaşmasını beklediklerini hatıratında dile getirmiştir. Aslında darbenin gerçekleri sıralanırken önemli bir husus göz ardı edilmektedir. O da 11 Şubat 1979’da İran’da İmam Humeyni liderliğinde İslam adına yapılan devrim. Keza devrimi takiben 4 Kasım 1979’da Tahran’daki Amerikan büyükelçiliğinin işgali ile Amerika ciddi bir panik havasına girmişti. Benzer bir durumla Türkiye’de de karşılaşmamak için darbecileri teşvik ediyor, darbe ortamını hazırlıyordu. Keza tüm Dünya’da olduğu gibi İran Devrimi Türkiye’de de geniş yankı bulmuştu. İlginçtir Türkiye’deki solcular İslamcılardan daha çok devrimle ilgilendiler ve devrime meylettiler. Bu konuda Cengiz Çandar’ın yazdıkları, konuştukları örnek olarak gösterilebilir. Bu nedenledir ki; Türkiye’deki Atatürkçü, Amerikancı, Mason, Sabataist tüm kesimler İran Devrimi karşısında şoke oldular zira onlara göre İran Şahı ve ordusu oldukça güçlü idi. Bu nedenle Türkiye’nin de aynı akıbete duçar olmaması için tedbirler almaya başladılar. Nitekim hatırlanacağı üzere 12 Eylül sonrası darbe yönetiminin geleneksel İslam’ın yaygınlaşması için ortaya koyduğu çabalar halen hatırımızdadır.

Gelelim 28 Şubat Muhtırasına, Muhtıra öncesi 2 önemli noktanın altını çizmemiz gerekiyor. Birincisi 9 Ocak 1997’de dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın imzaladığı “Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği”dir. Bu kararname ile adeta hava kirliliğinden dış müdahaleye kadar tüm olaylarda MGK Genel Sekreterliği yetkili kılınıyor bir başka ifade ile MGK kararı ile başbakanlık devre dışı bırakılıyor. 2.si dönemin Genel Kurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir’in, İsrail Savunma Bakanlığı direktörü David İvry ile 23 Şubat 1996’da imzaladıkları; “Türk-İsrail Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması”dır. Anlaşmanın neredeyse tüm maddeleri İsrail lehine. Keza bu anlaşma metnine rağmen Fetullah Gülen utanmadan sıkılmadan o günlerde Çevik Bir’e yazdığı mektupta: “Genelkurmayımızın çok değerli ikinci başkanı sayın komutanım!” diye başlayan ifadelerini:”Türkiye Cumhuriyetini koruma ve kollama vazifesini deruhte etmiş şanlı, kahraman ordumuzun seçkin şerefli bir mensubu ve Genelkurmayımızın ikinci başkanı olarak ne zaman, nerede ve ne şekilde arzu buyurursanız bu okulları şereflendirebilir ve her türlü teftişi yapabilirsiniz.” diyordu. Bu ifadeler ışığında FETÖ’nün muhtelif ayaklarını arayanlar yitiklerini yitirdikleri yerde aramıyorlar. Biline…

28 Şubat 1997 tarih ve 406 sayılı MGK kararı ile duyurulan 28 Şubat muhtırası 18 maddeden oluşmakta. Cumhuriyet’in temel ilkelerinden kurban derilerinin kullanımına kadar İslami kesimin her türlü tasarruf ve eylemlerini reddeden bir bildiri yumağı. Tarikatlar, irtica, belediyeler, 8 yıllık kesintisiz eğitim, ümmet kavramı, 5816 sayılı Atatürk’ü koruma kanuna kadar ne ararsanız hepsi var bahsi geçen muhtırada.

27 Nisan 2007 e-muhtırasına gelince, İlk defa sivil iradenin kendi konum, yetki ve gücünü yasal çerçevede darbeci ve muhtıracılara karşı kullandığı, ortaya koyduğu karşı muhtıra ile darbecilerin muhtırası kadük hale getirdiği bir muhtıradır.

Son günlerde yeniden darbe söylentileri sıkça dile getirilmeye başlamıştır elbette bunu dillendirenlerin de, dillenmesini isteyenlerinde bir bildikleri vardır. Darbe söylentilerine mehaz olarak öne sürülen neredeyse FETÖ’nün siyasi ayağı diyebileceğimiz Rand Corporation’un son raparu oldu. Oysa aynı kuruluş daha önce de birçok raporlar yayınladı. İlki Selim Sayarı’nın kaleme aldığı Şubat 1990’da yayımlanan rapor ve yine 2008’de “Siyasal İslam’ın Yükselişi” başlıklı rapor en çok dikkat çekenlerdendir. Bilhassa 2008’deki raporda sıralanan 4 senaryonun 4. maddesi oldukça ilginç. “Sosyal gerilimler öyle artar ki ordu ya yumuşak darbe yapar ya da düşük ihtimal de olsa doğrudan müdahale eder” denilmektedir. Lütfen o günleri takiben başlatılan Cumhuriyet mitinglerini hatırlayınız!

Son olarak yayınlanan ilgili kuruluşun raporunun bir yerinde, “Orta kademe subaylarında bir rahatsızlık var. FETÖ soruşturmaları kendilerine uzanır diye korkuyorlar. Orta vadede darbe olabilir.” ifadesi yer alıyor. Keza darbe söylentileri de bu ifade üzerinden yürüyor. Soru şu gerçekten Türkiye’de yeni bir darbe olur mu? Elbette Çandarlı Halil Paşa’dan, Yaşar Büyükanıt’a kadar yönetime nizamat vermek isteyenler hep olmuştur. İsterseniz buna 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u da dahil edebilirsiniz. En genelde askeri bürokrasiden yargı bürokrasisine kadar neredeyse tüm üst düzey bürokrasi sivil yönetimleri “KUMA” gibi görürler. Bu nedenle de halkın seçtiği yönetimleri kabulde güçlük çekerler. Yönetimlerin, devletin imkânlarından en çok onlar yararlanırlar, yönetimlerden de en çok onlar şikâyet ederler. Dolayısıyla Osmanlı’dan günümüze darbe geleneği aksamadan devam ediyor. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu “Ordu ve Politika” adlı eserinin girişinde şöyle bir soru sorar: “Ordu politika yapar mı?” cevabını kendisi verir ve ordunun politikadan ari bir halinin olmadığını bayramlarda şehir merkezlerinde “TAK”ları kurmalarından askeri çarşı iznine çıkarırken en güzel ve temiz kıyafetleri giydirmesine kadar ordunun her halinin politika olduğunun altını çizer.

Bütün darbe söylentilerine rağmen geçmiş darbe ve muhtıraları da dikkate alarak ufukta bir darbe ihtimali gözükmüyor. FETÖ’nün, İsrail’in, Amerikalı Neoconların, onların Türkiye uzantılarının istemi ile darbe yapmanın zamanı geçti. 15 Temmuz bunun bir ispatı değil mi? Sadece istihbaratın bile tek elde toplanması darbe ihtimalini çürütmeye yeter ve artar. Kaldı ki yarası olan gocunur kabilinden ordunun içerisinde ya da emniyet, yargı bünyesinde halen var olan ya da var olduğu sanılan FETÖ’cü orta kuşak elemanların altta ve yukarıda dayanakları olmadıkça darbe yapamazlar, kalkışırlarsa da yine 15 Temmuz’da olduğu gibi altında kalırlar. Rand’ın tarif ettiği; “Orta Kademe Subaylar”ı devlet bilmiyor mu? Elbette biliyor. Unutmayalım devletler de genelde ihmal etmezler imhal ederler. Şüphesiz tüm bu söylentilere rağmen hükümet kulağının üzerine yatmamalıdır. Kamuoyunun ekonomik, bürokratik ve siyasi beklentilerine cevap vermelidirler. Cevap verilmemesi halinde “Orta Kademe Subaylar”, “Orta Kademe Yargıçlar”, “Orta Kademe Sair Bürokratlar” durumdan vazife çıkartmaya kalkışabilirler.

18.02.2020

 

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Aydan Güzel

18.02.2020

Milleti rüşdünü ispatlayamamış bir ergen çocuk görmek isteyenler ve öyle sananlar, darbe yaparak yağlı ballı pastadaki paylarını yeniden belirlemeyi ve milletin düşünen beyinlerini ezmeyi hedeflerler. Tıpkı 12 Eylül ve 28 Şubatta yaptıkları gibi. Vatan kimin umurunda, millet kimin umurunda. Bu vatanı sevenler, bu milletin gerçek evlatları zaten darbe yapmazlar. Nüfus kütüğümüze karışanlara gelince... Telaşa gerek yok. Onların da hakkından geliriz, biiznillah. Selam ve saygılarımla...
Hakan

18.02.2020

Süleyman abi, hükümet uyarılarınızı inşallah dikkate alır
mehmet ali

18.02.2020

diline sağlık abi.. yerli yerinde bir analiz.