Nurullah D. Sarıhan / Fransa Meclis'inin İlk Müslüman Vekili
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Fransa Meclis'inin İlk Müslüman Vekili

26.01.2018
Nurullah D. Sarıhan

           Yıllar öncesiydi ve nerede okuduğumu da hatırlayamıyordum ama benim bazı konularda düşünce değişikliğimin tetikleyicisi idi okuduklarım. Fransa’nın Pontarlier şehrinde benden 100 yıl önce 1865 yılında doğmuş, 5 yıl sonra babasını kaybedip katolik dindar bir annenin yetiştirdiği ve henüz 29 yaşlarında iken ara seçimlerde Milletvekili seçilmiş olan, Fransa meclisinin ilk Müslüman vekili, Tıp fakültesi mezunu Dr. Philippe Grenier.

 

            Allah’ın yeryüzünü mescid kılmasından hareketle, meclisin bahçesinde namaz kılan bir vekil. Hakkında yeni bilgiler edinmek adına yaptığım internet araştırmalarımda fazla bir bilgi elde edemedim, çünkü bütün yollar Fransızcaya çıkıyordu. İngilizce olsa, Hasan Dündar ağabeyim aracılığı ile öğrendiğim İngilizcem ile belki bazı bilgiler edinebilirdim. Hatta bu vekilin ismi alışılagelen isimlerden olmadığı için hatırımda da tutamamıştım. İşin uzmanı birinden yardım istemem gerekiyordu. Hacettepe Üniversitesinde Avrupa Tarihi alanında doktora öğrencisi olan Talha Kalkan kardeşimden öğrendim ismini. Hayatı ile ilgili bildiklerim dışında fazla doneye O da ulaşamadı. Doktor Grenier, 28 yaşlarında İslam’ı araştırmaya başlar, 1894 yılında Cezayir’e giderek o toplumu gözlemler. Kur’an-ı derinlemesine inceleme fırsatı bulur ve toplum yaşamındaki farklılıkları ve yaşam tarzlarındaki değişiklikleri öğrenir. Yavaş yavaş o bölge halkı gibi giyinip o halkın konuştuğu dile vukufiyet kesbedip aynı dili konuşmaya başlar.

 

 

Kendisi belki de ilk kez, insanlar arasındaki bağların ırksal ya da ekonomik çıkarlardan kaynaklanmadığını, birlikteliğin ve kardeşliğin ancak inançta var olabildiğini; bunda da “Selamlaşma’nın sıcaklığının” pay sahibi olduğunu söyler.

 

 

           Kur’an’ı öğrendikçe bu yüce Kitab, Dr. Grenier’in gönlünü fetheder. Atasının dinini terk edip İslam’ı seçer. Artık o Müslüman bir şahsiyettir… Hacca gider, yeni dininin peygamberi Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret eder ve bu kutsal yolculuktaki manevi havadan çok etkilenir. Doğup büyüdüğü topraklara, vatanına, Pontarlier şehrine döndüğünde Müslüman olduğunu, Allah’ın emirlerine göre bir yaşamı insanlara öğütler ve özellikle tıbbi olarak da insan sağlığının düşmanı da olan alkole karşı mücadeleye girişir. Dr. Grenier’e göre; Kuran şüphesiz dini bir kod’dur, hatta daha fazlasıdır. Ahlaki bir kod’dur, medeni olmanın bir kod’udur.

 

               1896 yılında Pontarlier milletvekilinin ölümü üzerine boşalan sandalye için yapılacak ara seçimlerde adaylığını açıklar. Vefat eden milletvekilinin oğlu dahil 3 Adaydan biridir artık... Yapılan ikinci turda seçimi kazanan Dr. Grenier olur... İnancını izhar eden kıyafetiyle, İslami kimliğiyle mecliste yer alan yeni vekil ile yapılan bir söyleşide gazeteci R. Bichet’in biraz da istihzai tarzdaki :

 

–Meclis genel kuruluna  girerken dua ediyormuşsunuz, ne diyorsunuz? sorusuna şöyle cevap verir:

 

-“Ülkemin kaderini etkileyecek ve ağır sonuçlar doğuracak kararların alınacağı zaman Rabbime halis bir kalple yönelmeye çalışıyor, beni doğruya yöneltmesini, davranışlarımda ve kararlarımda beni aydınlatmasını, doğru olana beni sevketmesini istiyorum”.

 

           

              Dr. Philippe Grenier milletvekilliği sonrasında yaşamını kendi şehrinde doktorluk yaparak devam ettirir. Yaşı ilerlemiş ve Almanya’nın Fransa’yı işgale yeltendiği dönemde ülkesi için bir şeyler yapabilmenin gayreti içerisindedir. Yaşadığı şehrin belediye başkanına müracaat ederek, Almanya ile müzakerelerin başlaması için gerekirse kendisinin Almanlara rehin olarak verilmesini teklif eder.

 

            Doktor Philippe’nin hayatını anlatacak değilim, buna muktedir de değilim ama nereden geldi aklıma…

 

            Özellikle son yıllarda bu topraklar üzerinde yaşayan Müslümanlar arasında ırki, nesebi ayrışmaların yoğunlaştığını müşahede ediyoruz.

 

            Türkler tarafından Kürtlerin yok edilmeye çalışıldığı, yok sayıldığı, en temel insani haklardan mahrum bırakıldıkları, hele hele barış sürecinin sonlandırılıp, çukur eylemlerinin başlatılması ve buna karşı verilen mücadele esnasında, güvenlik güçlerinin duvarlara yazdığı (kabul edilemez yazılar ki 15 temmuz alçak kalkışmadan önce idi) yazı ve semboller de delil gösterilerek normal bir vatandaşın bile kabul etmediği bu durumu, sosyal medyada veya gazete köşelerinde ve  siyasiler tarafından da ifade edilir oldu.

 

            Ayrıca devletin Irak, Suriye politikaları; Rojova, Kobani, Cerablus, El-Bab ve son olarak Afrin harekatı da bu delillere tuz-biber oldu. Buna mukabil devlet ve devletin politikalarını harfiyen benimseyen kesim ise bunları tamamen reddetmekte ve neredeyse bir kesim Türk vatandaşlar, Kürtlerin tamamını PKK’lı görmek hatasına düştüler. Kürtleri vatan haini gibi algılamaya başladılar. “Kavuşmadıkları hangi haktan bahsediyorlar, daha ne istiyorlar” tarzı serzenişte bulunuyorlar. Elbette her iki kesim birbirlerini anlamamakta direndikleri için bu sorunlar yaşanmaktadır. Türk vatandaşların söylemi karşı tarafı, Kürt vatandaşların söylemi de diğer tarafın söylemini körüklemekte. Böylece her iki kesim de milliyetçilik anlayışını ön plana çıkartarak neredeyse “cahiliye döneminin diliyle” konuşmaya başladılar. Artık Müslüman kimliği yeterli gelmemekte, bu kimliğinin başına ya da sonuna mensubu olunan ırk’ı izhar eden kelimeler getirmeye başladılar. Sonuçta vatan veya vatansever olmak farklı anlamlar ve coğrafi ayrılıkları dile getirmenin sebebi oldu.

 

90’lı yıllara kadar bu ülkenin İslami kesimi olarak vatan kavramını gündeme getirip konuşuyorduk. Vatan; Allah’ın Kitabının, hükümlerinin tatbik edildiği, İslâm’ın sosyal düzene hakim olduğu, tevhid bayrağının dalgalandığı yerdir. Böyle bir toprak parçasını korumak, muhafaza etmek için kişinin canıyla ve malıyla mücadele etmesi her müslümanın üzerine kesin bir farzdır. Hatta bu farziyetten ziyade imanın bir gereğidir. Biz şöyle öğrenmiştik:“Müslümanın doğup büyüdüğü, üzerinde yaşadığı, aşiretinin ve yakınlarının bulunduğu toprak parçasında Allah’ın hükümleri kaldırılmış, İslam ahkamı yok edilmiş yerine beşeri kanunlar ihdas edilmişse böyle bir toprak parçası kesinlikle müslümana ait olamaz. Ve böyle bir toprak parçasını korumak ve muhafaza etmek de kesinlikle müslümanın üzerine vacip değildir. Bilakis İlâhi olmayan sistemlerin muhafızlığını yapmak, İslamî hükümlere dayanmayan beşeri ideolojilerin uğrunda savaş vermek küfrün ta kendisidir.”

 

             İşte bu ve benzeri tarifler vatandaşı olduğumuz herhangi bir devletin toprak parçasını vatan kabul etmeyi yeniden tarife muhtaç kılmıştır. İşte Dr. Grenier bu konudaki anlayışımın değişmesinde veya farklı bir tarif yapmamda büyük pay sahibidir. Kapalı bir toplum olan Kuzey Kore’den Hindistan’a, Japonya’dan Filipin’lere, çoğunlukla Ehli Kitap olan batı ülkeleri ve Rusya’ya, kısaca dünyanın her bir parçasının yerlisi olan topraklarda eğer bir Müslüman yaşıyorsa o toprak parçası onun için nedir? Yaşadığı topraklara bir saldırı olduğunda savaşmayacak mıdır?

 

Bedir harbi, Ensar ile Muhacirin arasındaki asabiyetin, kabileciliğin, milliyet, ırk ve yurt taassubunun ortadan kaldırılmasını Şehid Seyyid Kutub’un dediği gibi “Bizanslı Suheyb’i, Habeşli Bilal’i İranlı Selman’ı aynı potada eriten, onları kardeş yapan, birbirlerine kaynaştıran İslam inancı” bugün hem de aynı coğrafyada yaşayan Kürt Hasan’ı, Türk Hasan ile, Laz, Çerkes, Arnavut ve Ermeni Hasan’ı birbirlerine kardeş yapabiliyor mu? Bizi inancımızda kardeş kılmıyorsa, insanlıkta kardeş kılamaz mı? Bu soruya “evet” cevabımız maalesef çok cılız bir seda ile çıkıyor ağızlarımızdan. Bu kardeşliği sağlayabilmemiz için yeni bir tarif gerekmektedir, yaşadığım yer benim için vatan mıdır yoksa değil midir?

 

           Acizane vatan kavramını şöyle ifade ediyorum: Kişinin doğup büyüdüğü, toprağını işleyip imarı için uğraş verdiği, iyalinin geçimini sağladığı, inancını ifade ediş şeklinden ötürü herhangi bir korkuya kapılmadığı, iktidar sahiplerinin “ADİL” olduğu, kimsenin ne yediğine, ne giydiğine karışılmadığı, anadiliyle konuşup, anadiliyle yazıştığı, isteyenin genel ahlak/hukuk kuralları çerçevesinde istediği gibi yaşam sürme / yönetme hakkına sahip olduğu toprak parçasıdır.

 

              İşte bu izzettir, haysiyettir, şereftir kısaca burası VATANDIR.

Yorum Ekle
Yorumlar
Hatice Karaca

06.02.2018

üç kez yorum yazdım sistem sildi yoruldum. Kaleminize kuvvet. Yolunuz işiniz hayırolsun.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye