Filistin Kudüs ve sorumluluğumuz

13.12.2017
Süleyman Arslantaş

Filistin ve Kudüs miladi 637 yılından itibaren yaklaşık 1280 yıl özgür bir hayat sürdü. 12. ve 13. yüzyıllarda 90 yıllık Haçlı istilasını istisna tutarsak, 1917 yılına kadar özgür bir Filistin, özgür bir Kudüs’ten söz edebiliriz.

 

Hz. Peygamber (a.s) ın elçisi Sasani Sarayında; “Niçin geldin?” sorusuna verdiği cevapta: “Biz insanları dinlerin zulmünden kurtarıp, sadece Allah’a iman etmeye, O’na kulluk etmeye davet için geldik” diyordu.

 

Filistin ve Kudüs, gerçekten uzun asırlar boyu İslam’ın, Müslümanların yönetiminde iken; tüm din salikleri, kendilerince ya da inançları gereği mukaddes saydıkları değerlerine rahatlıkla ulaşabiliyorlardı. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa, Hz. Ömer Camii, El-Halil vb. İslami değerlerin yanı sıra; İslam’ın, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin önem verdiği Kudüs ve etrafında bulunan; Süleyman mabedi, Ağlama Duvarı, Dormition Kilisesi, Saint-Sepulare Kilisesi, Herot Kapısı, Saint Simeon Manastırı ve daha niceleri fiziksel olarak korunmuş ve Müslüman, Hıristiyan, Yahudi rahatlıkla ve özgürce asırlar boyu bu yerleri ziyaret edebilmiş, dinlerinin-inançlarının gereklerini yerine getirebilmişlerdir. Çünkü İslam ve gerçek İslami yönetimler muhataplarının yani insanların, yönetimlerinden sorumlu oldukları kitlelerin özgürce düşünebilmelerinin, tercihlerinin önündeki engelleri kaldırmak için varlıklarını ihsas ettirirler.

 

Günümüzde ve özellikle Yahudiler, Siyonist, işgalci İsrail yönetimleri Filistin ve Kudüs’te kendilerinin dışındakilere hayat hakkı tanımak istemiyorlar ve onların mukaddeslerinin de adı geçen topraklarda varolduğunu fiilen inkar ediyorlar.

 

Düne ve bugüne ışık tutabilecek iki yaklaşımı paylaşmak isterim. Birincisi; İsrail’in eski başbakanlarından Golde Meir 15 Haziran 1969’da Sunday Times’e verdiği bir demeçte: “Bir Filistin halkı yoktur… bizler gelip de onları kapıya koyduğumuz ve ülkelerini ellerinden aldığımız için değil, onlar zaten mevcut değiller.” (Roger Garaudy, İsrail-Mitler ve Terör, s. 171)

 

İkincisi; şimdi ABD’nin Dışışleri Bakanı olan Condeleezza Rice’ın başkan Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı sıfatıyla Nisan 2003’te Yedeot Ahranot gazetesine verdiği bir demeçte: “İsrail’in güvenliği yalnız Ortadoğu’nun değil tüm dünya barış ve güvenliği için çok önemlidir. Amerika ve İsrail aynı ortak değerleri paylaşmaktadır. Biz Amerikalılar Yahudilerin devleti olarak gördüğümüz İsrail’in güvenliğinden kendimizi sorumlu kabul ediyoruz…”

 

Rice böyle söylerken bir başka Amerikalı, üstelik de Müslüman olmayan ve fakat insani erdemliliğini yitirmemiş, bu yüzden de Filistin’de, Amerika-İsrail ittifakının yok etmek istediği Filistin halkının arasında onların ızdıraplarını birlikte yaşamak isteyen ve nitekim bu uğurda da İsrail tanklarının paletleri altında henüz 24 yaşında iken ezilerek öldürülen Rochel Corrie ölümünden kısa bir süre önce annesine yazdığı mektupta diyordu ki: “Anne! Ben olmam gereken yerdeyim, ne yaptığımı biliyorum. Buradaki insanlar savaşa doğmuşlar sanki, silahsız bir hayat bile tasavvur edemiyorlar. İnsanlar öldürülüyor burada, evleri yıkılıyor. Her şey olağan dışı. Şimdi dönsem Amerika’ya Filistin’in ve Filistinlilerin yalnız mücadelesini unutamam. Kabuslar görürüm. Geceleri uyuyamam. Mevcut zulme karşı bir şeyler yapabiliyor olmak beni mutlu kılıyor.”

 

Şimdi bizler, erdemliliğini yitirmemiş insanlar ve bölgenin-Ortadoğu’nun, Filistin’in, Irak’ın, İran’ın ve diğerlerinin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan ülkeler olarak soralım kendimize; Filistin için, Kudüs için, ilk kıblemiz için ne yaptık bugüne kadar? Kudüs’ün sorumluluğu sadece bir avuç Filistinliye mi ait? Mescid-i Aksanın duvarları, Süleyman Mabedinin duvarları Siyonistler tarafından yıkılırsa, o duvar sadece bir avuç Filistinlinin üzerine mi yıkılır, yoksa hepimizin üzerine mi yıkılır?

 

Zaman acilen sorumluluğumuzu insan olarak ülke olarak ve hatta ülkeler olarak hatırlama zamanıdır. Küresel emperyalizme, onların işbirlikçilerine ve Ortadoğu’daki tetikçisi İsrail’e anlayacağı lisan ile konuşma zamanıdır. Bölgenin saygın ve etkili ülkelerinden olan ve üstelik de 1517’de aldığı Kudüs emanetini 1918’de İngilizlere kaptıran Türkiye’nin sorumluluğu daha öncelikli ve önemlidir. Bizler bireysel ve toplumsal olarak Siyonistlerle yakınlaşmaya son vermeliyiz. Duyarlı bireyler olarak içerisinde yaşadığımız ülkelerin yönetimlerine karşı Siyonistlerle olan ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkilerini askıya almaları, bitirmeleri konusunda “kamuoyu” oluşturmalıyız. Siyonistlere, işgalcilere, onların destekçi ve yardakçılarına döktükleri kanın, yıktıkları yerlerin mutlaka hesabının sorulacağını hatırlatmalıyız. Bunun için ise yapay söylemlerden uzaklaşarak yaptırım içeren adımlar atmalıyız. Filistin’e ekonomik destek birimleri oluşturmalı, gerekirse ezilen Filistin halkının yanında fiziken yer alınmalıdır. Medyatik destek durmaksızın sürdürülmeli, enformatik atak etkili ve ses getirici nitelikte canlı tutulmalıdır. Terörün ne olup-ne olmadığı, kimlerin terörist-kimlerin terörist olmadığı onlara anlatılmalı. Aziz İslam’ın bir terör dini değil; bir sulh ve esenlik, barış dini olduğu bildirilmeli. Bu dinin fitneye tahammülünün de olmadığı yine anlayacakları lisan ile duyurulmalı. İslam’ın ve Müslümanların önündeki engellerin mutlaka hedef olabileceği bütün çıplaklığıyla hatırlatılmalıdır.

 

NOT: Bu yazı 1 Kasım 2007 tarihinde yayımlanmıştır. Güne hitap ettiği gerekçesiyle tekrar yayımlanması uygun görülmüştür.

 

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Recep Ç

16.12.2017

Mescid-i Aksanın duvarları, Süleyman Mabedinin duvarları Siyonistler tarafından yıkılırsa, o duvar sadece bir avuç Filistinlinin üzerine mi yıkılır, yoksa hepimizin üzerine mi yıkılır?Elinize sağlık.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları