Esas Meselemiz Hakikat/Gerçek/Doğru Tekelciliği

18.10.2018
Mehmet Yavuz AY

Çoğu zaman sebepler değil sonuçlar üzerinden yürüyen tartışmalar, hareket alanımızı daralttı, söylenecek sözlerimiz anlamını yitirdi, kin ve nefretle inşa edilen cepheleşmeyi doğurdu. Laik- Müslüman gerilimi, esas mesele olarak takdim edildi ve kabul gördü.

Oysa esas meselemiz Hakikat/Gerçek/Doğru tekelciliğinin oluşturduğu fay hatları. Farkında mıyız?

Devlet aklını kuşatan rejim güçleri, milletin gözünde kazanamadığı meşruiyeti elde etmek için acımasız manipülasyonlara başvurdu.

1921 Teşkilât-ı Esasiye (Anayasa) böyle kaldırıldı, 1924 Teşkilât-ı Esasiye ihdas edildi.

Kaybedilmiş Osmanlı İmparatorluğundan geriye yıkık, dökük bir Anadolu coğrafyası, yüzbinlerce şehit ve gazinin yakınlarının acıları, sönmüş umutları kalmıştı.

Yeni Cumhuriyeti inşa edenler, Osmanlı’nın altı yüz yıllık derinliğinde hayat süren etnik, mezhebi, kültürel katmanları bir arada tutacak bir çaba içinde olmadılar. 1921 Anayasası, bugün bile, hakları gasp edilen kesimlerin rahatlıkla kabul edeceği bir toplumsal sözleşmeydi.

Meşruiyet buhranı hırçınlığı, akl-ı selimin etkin olmasını engelledi. Bugün yaşadığımız sorunların temelleri 1924 Anayasası ile atıldı. Müslüman Anadolu Milletinin önemli bir parçası olan Kürt halkı, kontrollü buhran stratejisinin kurbanı yapıldı.

Büyük Millet Meclisinin uhdesinde mündemiç hale getirilmesine karşın fiilen askıya alınan hilâfetle inanç bağı iyice zayıflatıldı.

Laik Cumhuriyet, ideolojik gerçekliğini tek doğru olarak tekelleştirdi.

Şiddet, yok sayma, ötekileştirme ile sağlanan sessizlikler; günümüze fırtınalar, kaoslar, kardeş kavgaları, telâfisi zor maddî manevî yıkımlar getirdi.

Yüzüncü yılına yaklaşan Cumhuriyetin, topyekûn halkının takdirini, sevgi ve saygısını kazandığı bir dönem maalesef olmadı. Devleti teslim alan rejim güçleri, şiddetin şiddet doğuracağını, toplumsal bünyede açılan yaraların gelecekte ne getireceğini hem düşünmediler hem umursamadılar. Farklı kesimleri birbirine düşürerek, rejimin nefes almasını amaç edindiler.

İmâmesi kopmuş tespih taneleri gibi dört bir yana dağıldık.

Herkes, başının çaresine bakmak zorunda bırakıldı.

Rejimin gücüyle laikleşmiş kitleler, ideolojik gerçekliğini tek doğru olarak baskı aracına dönüştürdü, hırçınlaştı, toplumun muhalif katmanlarını düşman gördü.

Farklı ideolojik yapılar, örgütler de kendi gerçekliklerini tek doğru haline getirerek düşmanlıklar ürettiler.

Dindar kesimler de hakikat tekelciliğine soyunmaktan kendilerini alamadılar. Farklı dindar yapıları ötekileştirme, dikkate almama, hatta tekfir etme cüretini gösterdiler.

Gönlümüzü, kapılarımızı birbirimize kapattık. Kimsenin kimseye gülümseyecek yüzü, söyleyecek sözü kalmadı.

Milletimiz, tek doğru benim, düşüncem ve inanç biçimim mutlaktır! yaklaşımıyla kamplara bölündü. Birbirini yok etmeye ayarlı hastalıklı yapılar türedi.

Sokaklarda insanlarımız birbirine selâm vermiyor. Evlerde misafirlerini güleryüzle ağırlayan, ikramlarda bulunan insanlarımız, trafikte canavara dönüşüyorlar. İncir çekirdeğini doldurmayacak olaylar, şiddet patlamalarına yol açıyor.

Cezaevleri hıncahınç insan dolu.

Sevgi, saygı, merhamet, nezaket, çok az insanın dikkate aldığı vasıflara dönüştü.

Birbirini yemeye ayarlı hale gelmiş/ getirilmiş birey ve toplumların başka düşmana ihtiyacı yoktur.

İnsanî, dinî, ahlâkî değer ve düşüncelerimiz bizi bir arada tutamayacak kadar yaralı… Tekelcilik, toplumsal  bağlarımız ve geleceğimiz için en büyük tehlike. Farkında mıyız?

Birbirimizle konuşmalıyız. Gözlerimiz birbirine değdiğinde; dertlerimizin aynı olduğunu, öğretilmiş ayrılıkların girdabında boğulup gitmemiz gerekmediğini göreceğiz. Osmanlı cemaat/toplum yapısının inşa ettiği barış ortamı yeniden incelenebilir. Orada müslim- gayrimüslim komşuluğu, arkadaşlığı, birbirini koruyup gözetme hassasiyetinin varlığı, bize yol gösterebilir. Gerçeklikleri bize hakikat gibi sunarak bünyemize ayrılık tohumları ektiler. Hepimiz şu soruları kendimize sormalıyız: Ne oldu? Nasıl oldu? Neden oldu? Ne yapmalı? Elimize tutturulan reçetelerin sahte olduğunu o zaman görebiliriz.

Kılıçla gelen kılıçla gider. Şiddet şiddeti doğurur. Doğuda Güneydoğuda yanlış politikalarla örgütün kucağına itilen gençler, çocuklar, dün taş atıyorlardı, bugün mermi ve bomba. Yok sayarak sorunlar çözülmüş olmuyor. Sorunlarımızı aynı zamanda tabulaştırıyoruz. Konu üzerinde yapılmış akademik çalışma neredeyse yok gibi.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası  on binlerce insan işinden atıldı. Bunların çocukları, eşleri, kardeşleri ve diğer yakınları üzerine yapılan araştırmalar, yüksek lisans, doktora tezleri var mıdır?

Darbeci örgütün tepesinde yer alan ihanet şebekesi bir yana, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “altı ibadet ortası ticaret” kesimleri kazanma üzerine çalışmalar yapılmakta mıdır?

Hele Fetö’cü olmadığı halde tutuklanan, işinden atılan insanların sağlıklı bir bakış açısı ile hakları iade edilip gönülleri kazanılmalıdır.

Topraklarımızı kendi ellerimizle yaşanamaz hale getirmek utanç vericidir. Afganistan’dan Afrika’ya insanlarımızın geleceğini, umutlarını Batı ülkelerine bağlaması, her gün Akdeniz ve Ege sularında yüzlerce muhacirin ölmesi,  değerlerimizin çokça aşındığının  göstergesidir.

11.10.2018

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları