En iyi erkek ölü erkektir! Sema Maraş'ın yazısı üzerine!

06.03.2018
Güven Akıncı

Ne kadar farkındayız bilmiyorum ancak en iddialı olduğumuz yerden darbe alıyoruz. En almazımıza iniyor kocaman yumruklar. Takâtimizi kesiyor, konuşamıyoruz bile. Hep övüne geldiğimiz, Batı’yla her mukayesemizde tartışmasız hemfikir olduğumuz nadir konulardan sayılan aile kurumumuz iyiden iyiye alarm vermeye başladı.

 

Oysa hem toplumsal hem bireysel hikayemizin travmatik fluluklarını, hep aile kurumunun dayanışmacı, bağışlayıcı, tahammül edici konforunda berraklaştırmıştık. O eskilerin, her yaraya sürdükleri kara merhemdi aile, hepimiz için.

 

Sonra hane-i saadetimize kâbus çöktü. Binlerce yılın yabancısı bir kâbustu bu. Öncesi olmayan, sonrası kestirilemeyen bir dehşet! Kadınlarımız öldürülmeye başlandı..

 

Tarihi hafızada erkeklerin kavgasını, başındaki yazmayı atarak suspus eden kadın nasıl oldu da öfkenin odağı haline geldi/getirildi? Başındaki “çaput” ile savaşlar durduran kadın, nasıl oldu da kendi canını sakınamaz oldu?

 

Hatırlarsınız! Önceki haftalarda ülkemizde, bir baba eski eşinden intikam(!) almak için iki öz çocuğunu öldürüp intihar etti. Herkes birbirinin aynı cümlelerle olayı yorumladı. Cumhurbaşkanı da aynı tepkiyi gösterdi! Sonra unutuldu bu korkunç olay. Bu kadar mı yani?

 

O babayı çocuklarını öldürmeye sevk eden çıldırmışlık üzerine kimse kafa yormak istemedi. Üzerine düşünmek diyorum düşünmek! Hak vermek değil, anlamak değil sadece bir insan iki küçük evladının canına nasıl kıyar? Bu kınanıp geçilecek üzerinde düşünülmeyecek bir trajedi mi?

 

Katil babanın kardeşi ekranlara şöyle dedi “ benim abim bu değildi. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Bu kadın bir şeytan”

 

Çoğumuzun bilmediği kahrolası gerçeği bir haber kanalından öğrendik. Kadın uluslararası bir dolandırıcılık, yağmacılık şebekesinin dişi unsuruymuş. Şu anda kadın bu suçlardan dolayı aranmakta. Cumhurbaşkanı bu konuda da yanıltıldığı için hiçbir gazeteci olayın üzerine gitmedi. Bu kriminal anne konusu muhtemelen Cumhurbaşkanı’ndan saklandı.

 

Yanlış anlaşılmaktan korkarım. Bir kez daha belirtmeden geçmek istemiyorum ki, katil baba’nın mazur görülecek yanı yok. Sadece bir insan bu hale nasıl gelir, noktası üzerine düşünmeye davet etme amacındayım.

 

Bakınız, açık konuşalım! Toplumsal hiçbir sorunumuzu dürüstçe tartışmadan çözemeyiz. Birilerine şirin görünmek için, popülist ayrıcalık için, oy almak için, karı-kız tavlamak için gerçeğin üstünü örtemeyiz.

 

Konuşalım ama açık yüreklilikle! Çünkü bu konu ne hormonal zayıflıklarımıza ne de kişisel ihtiraslarımıza zemin bulacağımız bir konu değil. Sözkonusu olan neslimiz, geleceğimiz..

 

Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” günlerini çoktan geçtik. 1986 yılı Türkiye’sinde Duygu Asena haklıydı. 30 yıl geçti o günden bu güne. Sosyolojinin yüzde 75 i şehirlerde yaşıyor artık. Sevgiliyle muhallebicide buluşulan günlerden, “ 15 dk dır mesajıma cevap vermedin”li günlere geldik. Güncellemediğimiz ne kaldı ki, kadın-erkek ilişkilerini güncellemeye bu kadar direniyoruz?

 

Evlilikler niye bu kadar zorlaştırılıyor, boşanmalar neden “ölüm”ün diğer adı gibi bizde?

 

İslam toplumları da dahil Dünya’nın tanıdığım hiçbir toplumunda, kadın-erkek ilişkileri bizdeki kadar sağlıksız değil dersem umarım bana kızmazsınız. O beğenmediğimiz Araplar da, Ruslar da, İranlılar da, Latinler de...

 

Evet onların hiçbiri evlilik ve boşanmayı bizim kadar ölüm-kalım davası haline getirmemişlerdir. Ne kadın iradesini kullanmayan,erkeğin mülkiyetinde bir “meta”, ne de erkek ölümüne sorumluluk üstlenmiş dünyanın bütün sıkıntılarını yüklenmiş bir “enayi”...

 

Ülkemizde, AB’ye uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan kanunlar kadın cinayetlerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. İstatislikler orada, isteyen baksın. Ezberden konuşmayalım. Eğer kadın cinayetlerinin neden arttığını anlamak istiyorsak dürüstçe bu gerçeği koyalım masaya. Nafaka, mal paylaşımı, çocukların velayeti gibi konu başlıklarını kültürel dokumuza uyup uymadığına bakmaksızın AB’den olduğu gibi aldık.

 

Ayrılık durumunda bir dönem eşim dediği insanın hakkını vermek istemeyen, çocuklarıyla ilgilenmeyen, nafakaya tenezzül eden onursuz erkek türü bir yana( ki devletin yaptırım için AB pratiklerine ihtiyacı yok bu vasatta) mal paylaşımı ve nafaka konusu adilane bir çözüme kavuşturulamadı.

 

Hayatındaki bütün yoksunlukların yegane sebebi olarak erkek türünü gören çoğunluğu sorunlu kişiliklerin oluşturduğu( istisnalar bahsi diğer) militanist kadın örgütlerinin “cezalar caydırıcı değüüülllll” gürültüleriyle cezalar artırılmış olsa dahi kadın cinayetleri önlenemez.

 

Adam iki çocuğunu öldürüp intihar ediyor, buna nasıl bir caydırıcı ceza vereceksin ki zaptolsun, bre gafil? Sebepler konuşulmalı sebepler!

 

Bizim toplumumuzda erkek, ailenin bütün yükünü omuzlayıp hayatını sürdürmek zorunda. Diğer toplumlarda böyle olduğunu mu sanıyorsunuz?

 

Evin iaşesini teminden ailenin güvenliğine, çocukların gelecek planlamalarına, dışarıda hayatın sevimsiz sorunlarıyla baş etmeye kadar herşey erkeğin vazifesi olduğu bir başka sosyoloji yok Dünya’da..

 

Var diyen çıkarsa dinlemeye hazırım!

 

Japonya’dan Amerika’ya, Norveç’ten Mozambik’e kadar dünyanın her yerinde kadınlar hayatlarını sürdürmek için onur kırıcı işler dahil çalışmak zorundadırlar. Bu toplumlardan hiçbirinde “kocası kadına bakmıyor” diye bir anlayış yok. Hayatın müşterekliğine ama her konuda inanmış kadınlar. Bizde böyle mi siz söyleyin? Ama dürüstçe!

 

İslam bu konuya nasıl bakıyor diye sorsak, herkes yüce dinimizin kendine uyan taraflarını konuşmaya yeminli. Örneği; evet dinimize göre kadın evin iaşesinden sorumlu değil. Peki, olası ayrılık halinde mal paylaşımına da İslam noktayı nazarından baksak ya..Ya da miras hukukuna... Bir diğer kesime göre ise, kadının eşit birey olmasına engel İslam...Hiç birimiz dürüst değiliz.

 

Kimse kültürel marazlarını, kişilik problemlerini İslam’a maletmesin lütfen!

 

Bu yazıyı Sema Maraşlı hanımefendinin “Erkeklerde İnsandan Sayılsın” başlıklı makalesi tartışmaları çerçevesinde katkı olsun diye yazdım, ki samimi gözlemlerimdir...

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Reşat YILDIZ

10.03.2018

“En İyi Erkek Ölü Erkektir” başlıklı bir yazıya cevap niteliğinde bir yazarca yazılan kısık sesli iğdiş mırıltılarını okuduktan sonra kaleme alınan yine bir iğdiş feryattır bu. Evet en iyi erkek ölmüş bir erkektir tabi ki, ölüler dirileri sever mi ya da diriler ölüleri, ölüler dirilere ne gözle bakar ya da diriler ölülere? Ya da bakar mı acaba? Bunu ölmeden anlamak imkânsız gibi, ölmeden ölmek mi? Galiba mümkün. Mümkün mü acaba? Dünyadaki cari medeniyetin beşiği vahşi batı, 20. yüzyılın başında artık kadının da şeytan soylu bir varlık değil, tıpkı erkek gibi insan soylu bir varlık olduğu zoraki kanaatini, üretimde kadın iş gücüne duyduğu ihtiyaca istinaden olsa gerek, kerhen benimsedikten sonra, dünyamızın yegane ama bize bigane süsü kadındaki buram buram dünya zevkleri kokan, süslü dünya algısı cevherini keşfedip, mikrofonu ona da uzatarak erkeğin tek başına sürdürdüğü varsayılan saltanata, aile içinde iki kişi arasında paylaştırarak son verdi. Aile çekirdeğinin parçalanamaz atom niteliğindeki iki yarısı, bu bölüşümden doğan bölünmeyle kesilen kısmın açılıp havayla temasında görüldü ki binlerce yıllık geleneklerin ve kutsalların prangalarından kurtularak özgür-leş-en ve had, sınır ve sinir tanımayan kadından südur edenler hayli göz kamaştırıcıydı. Yarım yüz yıl daha geçtikten sonra bu çakan şimşekle aydınlanan dünya lordları, mikrofonun sadece kadında olması halinde, kadınlara kayıtsız şartsız imanla benimsettikleri olmazsa olmaz tüketme ve tükettirme alışkanlıkları ve harcamalar sayesinde elde etikleri ve edebilecekleri kazancın büyüsüyle tüm yeryüzü sathında insanlara ezberlettikleri insan-kadın hakları, eşitlik, özgürlük gibi klişelerle gaza gelen kadınımızda tarihte görülmemiş başkalaşımı gerçekleştirip her iki cinsi de, dünyayı ve birbirlerini tüketerek tükettiler, tükettirdiler. Maalesef bundan en büyük payı, yukarıda mezkûr bu sloganlara meftun müptela sokağa başı açık ya da kapalı olarak fırlayan, hazza indirgenmiş, tek bir hazda, bir tek hazla mütemessil mamur dünyamızın acemi mahir mahmur kadınları aldı ne hazindir ki. Kadın olmayandan doğup terbiye alanın erkek ya da kadın olamaması, öte dünyanın mümessili vazifesinden bihaber erkeğin şehvetle sekran gafleti, ve dahi vasat anlamda bile erkek olamayana da fıtraten kadının asla kadınlık yapmak istememesi, erkeğine isyandaki heveskar şehveti, itaatteki vakur huzura tercih eden ve maalesef finansörü ve soytarısı olarak ancak benimseyebildiği erkeğine, öfke ve ötesi bir tiksintiyle bakması neticesinde geldiğimiz noktada kısmen erkek kalabilmiş öksüz yetimlerin son çırpınışı ve feryadı, dokunulmaz namütenahi bir değere karşı gösterilen ihanete her ne bedelle olursa olsun biçilen paha ve dahi insanlığın bu kadim elmas değere nisyanına isyanıdır bu ekranlarda gazetelerde sokaklarda gördüklerimiz, duyduklarımız. 60 Yıl öce Necip Fazıl, “Leylası ölmüş bir neslin Mecnunlarıyız biz” diye sitem etmişti oysa. Biz ise şimdi ne diyeceğiz? Halbuki Allah kadınla direk muhatap olmak yerine, kadını erkeğe emanet edip, erkeği kadın üzerinde emanete karşı sadakat, liyakat, mesuliyet ve merhametli muhabbet şartıyla, güç, iktidar ve mutasarrıf kılmaktaki hikmeti ihmal ve inkâr ve de lütfedilen bu makama karşı gösteregeldiğimiz mıymıntı iktidarsızlık ve liyakatsizlik bu zillete düşürdü bizi. Ellerimizle ettiklerimiz yüzünden isabet aldığımız bir musibet, ki haddi aşmaya vadedilen sevgisizlik cezasıydı henüz bu kadarı. Yukarıda her satırında kadınlarca ve kısırlaştırılmış erkeğimsilerimizce linç edilme korku ve endişesiyle kaleme alınmışlığı kesin, kısık sesli ve sadece mırıldanacak takat ve kudretteki üslupla tedirgin, ürkek, yaklaşık bir asırdır kanayan yaramız olan bu konuda elbette bencileyini de aynı minvalde, ancak aşmadan, şaşmadan taşmadan ve taşırmadan fısıldayarak hayıflanmaya razı etti haykırmak yerine. Ve Nitekim şairi asli ise ne demiş; Ben böyle eli kolu bağlı durmayacaktım, haykıracaktım, Lakin ellerdi yatanlar sağa baktım sola baktım. Bir aşina cehre ümidiyle… vesselam. Hulasa yaşadığımız azaptır bize yaşatılan, Çektiğimiz çiledir bize dayatılan. İyi de, bu kadın ne yapmış, bu kadına ne mi olmuş? İtaate isyanı şerefi bilmiş, namusu hazda yitirmiş. Ehliyeti gururda kaybetmiş, haysiyeti gazda bulmuş. Yitik malımız bitmiş kaybolmuş. Ve yetmemiş kadın, kadınımız olamamış. Hüsün hazin, yâr yar, dâr dar, nur nâr olmuş. İlimiz elimiz alımız balımız gülümüzken elimiz olmuş. Cemalimiz delilimiz delâlimizken celâlimiz dalâlimiz delimiz olmuş, Adımız sanımız sıfatımız dilimiz, adımımız edimimiz edinimimiz gülümüz, İdimiz etimiz atımızken itimiz, kalbimizken kelbimiz, Cennetimizken cinnetimiz olmuş. İşimiz gücümüz eşimiz aşımız aşkımız, canımız cananımız derken mızmız cadımız olmuş. Her yanımız her tarafımız, diğer yarımızken bertaraf olmuş dinmeyen kanayan acıyan yanımız olmuş İlahi emanetimiz emniyetimiz zebanımız, yeganemizken biganemiz zebanimiz ahımız vahımız olmuş. Ve dahası bu kadın artık “en iyi erkek ölü erkek” der olmuş ve ölmüş. Ve Erkek, Er iken Ergen, Erkek iken ürkek olmuş, hâdim iken hadım olmuş.
Reşat YILDIZ

08.03.2018

Yukarıda kısık sesle, titrek dille, buruk kalple ancak dile getirebildiğimiz konu, iflasımızın ilanına düşülmüş bir şerh, ailemizin anasına ve babasına aynı kabre değil de iki farklı ayrı kabre koymadan önce yakılan son ağıt. “Allah ne diyorsa o” deyip Rahmete ve Şerefe ulaşabilecekken, biz dünyayı asli ve biricik vatanı görüp tüm yatırımını dünya zevklerine yapan başkalarının ağzıyla “ama, fakat, bu çağda” vesairelerle başlayan cümlelerle kurdukça zulmette, zillette ve en hafif ifadeyle gafletteyiz vesselam...
Turan Şahin

06.03.2018

Tek kelimeyle Mükemmel
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye