22 Ekim 2019 Salı •

DİNLERİN SÖZÜNÜN TÜKENİŞİNE DOĞRU MU GİDİYORUZ? (2) / Değer Üretemeyen Dinin Değersizleşmesi Üzerine Bir Giriş Denemesi

13.04.2019
Mehmet Yaşar SOYALAN

DİNLERİN SÖZÜNÜN TÜKENİŞİNE DOĞRU MU GİDİYORUZ? (2)  / Değer Üretemeyen Dinin Değersizleşmesi Üzerine Bir Giriş Denemesi / Mehmet Yaşar SOYALAN

(İkinci Bölüm)

…..

Teknolojinin hegemonyası ve kutsanan bilgi, insanı öyle kuşatmıştır ki, insanın gözü kendisinden, yaşadığından başkasını görmüyor. Dolayısıyla tanrının varlığı, ahlaki gereklilik, tutarlılık veya değerlerin kılavuzluğu gibi bir önceliği, sorunu ve beklentisi yok. Teknolojik hegemonya, insanın beyin ve gönül sızısı duymasına izin vermiyor, böyle bir şey için ona zaman ve alan bırakmıyor.

Arayışlar kriz dönemlerinde ortaya çıkar. Oysa günümüz insanı, teknolojik esaret kendisine açık kapı bırakmadığından, her durumda onu meşgul ettiğinden, ufkunu kapattığından kendisinin bir düşünce, bilgi, inanç, ahlak, kısacası bir varlık ve tasavvur krizi içinde olduğunu düşünmemektedir. Teknolojik esaret inananı da inanmayanını da “kesin inançlı” yapıyor.

Bilgi fetişizmi ve bilginin tek kriter olması, insanın kendisini tek karar mercii olarak görmesine, kendisi ve yaptıkları ile yüzleşememesine, özeleştiri kültürünün yok olmasına, acziyetini fark edememesine ve bu istiğna hali nedeniyle beynini/ idrakini ve kalbini/ duyguyu tümü ile kaybetmesine, kendisini bütün uyarıcılara kapatmasına yol açmakta, başka bir deyişle yaptığı işler nedeniyle “kalbinin mühürlenmesine” sebep olmaktadır.

 
Genel olarak bu istiğna hali yaşanırken ender de olsa kafası karışık veya sorusu olan insanların sorularına cevap verecek bir dini tasavvurun, kurumun, toplumsal vasatın ve toplumsal ilişki biçimlerinin olmayışı bu kişileri ya nemelazımcılığa, boşvermişliğe, içine kapanmaya, var olana duyarsızlığa yöneltmekte ya da gizeme ve bilinmezciliğe meyletmelerine neden olmaktadır.

Bu geleneksel dinlerin kendisi bu “teknolojik isyan” karşısında şekil değiştirerek, gizem ve bilinmezciliğin merkezi haline gelerek, teknolojik, modern ve “mantıklı”, bilimsel olmaktan yorulmuş insanın kendisinden kaçışına bir süreliğine onun tarihin/hayatın dışına çıkmasına aracılık etmesini, sanal ve olmayan bir evrende ev ona sahipliği yapabiliyor olmayı kendisi için övünç kaynağı olarak görüyor. Aslında bu durumun onun bütün tezlerinden vaz geçtiğini, yaşanana ve bugüne dair artık bir sözünün kalmadığının bir göstergesi olduğunu göremiyor.

Yine benzer şekilde ya gizem veya batiniliğin ya da aşırı lafızcılığın, zahiriciliğin zindanında aklı örtülmüş, olanın farkında olmayan taraftarlarının/ inananlarının tepkisellikleriyle, kulaklarını ve gözlerini kendi dışındakilere kapatarak, kendi dar dünyası içinde milyonluk gösteriler yapabiliyor olmayı hala güçlü olduğunun delili olarak görüyor. Zaten bu geleneksel dini mahallede yaşayanların veya var olduklarını ispatlama sadedinde “safları sıklaştıranların” dil ve üsluplarına, altlarındaki araçlarına, günlük harcamalarına bakıldığında bu çığlıkların ve kalabalık olmanın sadece korkuyu yenme veya korkuyu korkutma sadedinde şeyler olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm bu olanların dışarıda olan için herhangi bir mesaj taşımadığı sadece içerideki dağılmayı önlemeye yönelik olduğu da çok açık. Üstelik bu dindarların çocuklarının geleneksel kıyafetlerinin ceplerindeki teknolojik dinin araçlarının esiri olduklarını görmelerini engelliyor. Keşke tüm saf sıklaştırmalar ve çığlıklar, var olduklarını ispatlama sadedinde değil de bu “teknolojik isyana” isyan için olabilseydi. Bekli o zaman süreç içerisinde de olsa bir cevap üretilebileceği konusunda bir ümit olabilirdi.

 

Aslında genelde İslam dünyasında özelde de Türkiye’de tanımlanmış ve akredite dini kurum ve yapıların sayılarına nicelik açısından faaliyetlerine baktığımızda büyük bir gelişmenin ve atılımın olduğunu varsaymamamız gerekir. Örneğin bugün Türkiye’deki dini kurum ve yapılara göz atalım: yeni yapılan cami sayılarında, Kur’an Kursu ve İmam- Hatip Okulları sayısında, İlahiyat Fakülteleri sayılarında ve buralara devam eden öğrenci sayılarında yüzde binlere varan oranlarda artışlar olduğunu devletin resmi verilerinden teyit edebiliyoruz. Yine eskiden görünür olmaktan çekinen dini tandanslı “cemaat” ve yapılar daha görünür durumdalar, hatta devasa projelerle, binalarla, toplantı ve mitinglerle toplumun içinde “yükselen değer” olarak yer alıyorlar. Ayrıca, yozlaşmanın, ahlaksızlaşmanın, dinsizleşmenin, bilumum kötülüklerin en temel panzehrinin “eğitim” özellikle de “dini eğitim” olduğu varsayılır; işte bundan dolayı olsa gerek tüm bu cemaatler, yapılar (zaman zaman bu yapılar STK diye isimlendiriliyor), resmi veya gayri resmi dini kurum ve teşkilatlar topluma dini eğitim verme konusunda yarış halindedirler. Bu iş için camiler zaten neredeyse 7/24 hizmete hazır haldedir. Sadece Kur’an Kurslarında, İmam- hatip okullarında değil, İlahiyatlarında değil, seküler görünümlü ilk, orta, lise, üniversite kısacası kamu ve özel tüm eğitim kurumlarında görülmemiş düzeyde dini eğitim atağı söz konusudur. Bu iş ile uğraşan insan kaynağı da neredeyse mevcut insan kaynağının onda biri düzeyinde. Yani neredeyse her on kişiden biri dini konularda bir başkasına kılavuzluk eder durumda. Bir de bu konudaki yazılı ve görsel materyale baktığımızda da müthiş bir artışın ve gelişimin yaşandığına şahit oluyoruz. Kamu ve özel teşebbüs imkanlarıyla kitap, dergi gibi yazılı materyalin, yazı, ses ve görüntü olarak elektronik materyalin üretiminin akıl almaz boyutlara ulaştığı ve her bir bireyin bunlardan istediğine, istediği zamanda erişme ve elde etme imkanına sahip olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Sadece bunlarla da sınırlı da değil elbette, nerdeyse her dini cemaatin ve pek çok STK’nın, kamu kuruluşlarının 7/24 dini içerikli yayın yapan onlarca (belki de yüzlerce) TV’lerin varlığı herkesin malumu.

Tüm bu niceliksel ve sayısal sıçramaya rağmen böyle bir toplumda bir yozlaşmadan, dinden, dini değerlerden uzaklaşmadan, gençlerimizin ellerimizden kayıp gittiğinden, ailenin yok olduğundan, boşanma oranlarının hızla arttığından, dünyevileşmenin ve nobranlaşmanın tavan yaptığından yakınılıyor olunması, üstelik yakınanların ellerinde her imkânın bulunduğu geleneksel yapılardan geliyor olması, tuzun koktuğu, denizin bittiği anlamına gelmez mi? Böyle bir algının/fotoğrafın hâkim olduğu bir yaşanmışlıkta, gerçeklik içinde bir dindarlaşmadan değil de dinden, dini değerlerden uzaklaşmaktan söz ediyor olmamamızı nasıl izah edeceğiz.

 

Burada sorun sadece çağa ayak uyduramayan, kendisini çağın dili ile ifade edemeyen, çağın ihtiyaçlarını göremeyen ve bu ihtiyaçlara uygun reçeteler sunamayan dini tasavvur değildir. Yazının ilk sayfalarında ifade etmeye çalıştığım gibi bilgi ve teknolojinin atak yaptığı, insanın tek gerçeği olmaya doğru evirildiği (En az dört yüz yıl öncesinden söz ediyorum.) zamanlardan beri, belki de çok daha öncelerinden itibaren dinlerin insanın tabiatına uygun söylemler geliştiremediği, pratikler ortaya koyamadığı için bilgi, insanın zihinsel ve güncel sorunlarını çözmede alternatif bir din gibi algılanmış ve dinin yerine ikame edilmiş; yani bizzat dinin/din adamının kendisi görevini yapmadığı için, sorumluluk alanını boş bıraktığı, sahadan çekildiği veya söylem ve uygulamaları nedeniyle muhataplarını, inananlarını kaybettiği, kaçırdığı için bilim alternatif bir din olarak boş bulduğu bu alanı doldurmuştur. Din, bilime bugünkü konumunu bunda yüz yıllar önce altın tepside sunmuştur.

O zaman son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Dinlerin varlık nedeni, inananının kendisi ile barışık bir şekilde, huzur ve sükûnet içinde yaşamasını, çevresi ile doğru ilişkiler kurmasını, iyi işler yapmasını ve kendisini var eden Yaratıcı’ya vefa ve sadakatini göstermesini sağlamaktır. Elbette bu vefa ve sadakati canlı tutmak da onun en temel özelliğidir. İnanan açısından baktığımızda da durum böyledir, inananın dinden beklentisi de bu yöndedir.

Bütün dinler bu dünyaya, yaşanana ait bir şeyler söylemek için vardır. Yani onun varlığa, olana ve olacak olana dair bir sözü vardır. İnsan ile ilgisi de bu nedenledir; çünkü bu dünyada bu sözü dinleyebilecek, anlayabilecek tek varlık insanoğludur. Bu da onun akledebilme yeteneğine sahip olması ile mümkün olmaktadır. Bu nedenle insan, dinlerin zorunlu bir muhatabıdır. Yine din olmanın bir gereği olarak, her din muhatabına sorumluluk yükler. Sorumluluk ise ancak akledebilme ve özgür bir irade ile tecelli eder, bu özellikler de sadece insanda bulunur. (Bunun tersi de mümkündür; din, insana bir şeyler söylemek ona dokumak için vardır bu nedenle yani insanın doğa ile ilişkisi, doğanın bir parçası olması nedeniyle de zorunlu olarak dünya ve hayata dair şeyler söyler.)

İşte, dinlerin, dini olanı, dolayısıyla inananını makul olanın dışına taşımaları, ya tamamen, irrasonaliteye ya da tamamen rasonaliteye (batin ve zahir olandan sadece birisine) mahkûm etmeleri nedeniyle insanın doğasına ters düştüğü, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, varlığını aklını örttüğü muhatap kesimiyle sınırlı tuttuğu için, olanı ve olacak olanı okuyamamış, inananı da olacak olana hazırlayamamıştır. Bilim ile girdiği savaşı kaybetmiş, varlığını sürdürebilmek için bilimin şefaatine ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

 

İnsan tanımlarının mahkumudur. Anlaşılıyor ki sadece insanlar değil dinler ve ideolojiler de öyle. O zaman dinlere düşen kendisini, özüne yabancılaşmadan kendisinin ve muhatabının gerçekliği içinde yeniden tanımlamaktır. Aslında insanın tanımlara sığmayacak bir karaktere/ yaratılışa, bir gerçekliğe sahip olduğunu da söylememiz gerekir. Belki de dinlerin tekrar konuşmaya başlamaları insanın bu dinamizmini ilk çıkış noktası olarak görmeleri ile mümkün olacaktır. Yüce yaratıcı zaten Kur’an Vahyi özelinde insanlık için böyle bir yolu açmıştı. Bu yola pek çok bariyer konulmuş olsa da hala açık olması insanlık için de bir lütuf olmalıdır.

Daha açık söyleyelim: Yaratıcı, adil ve merhamet sahibi bir tanrı varsa (ki, her bir varlık ve her bir oluş buna şehadet/şahitlik ediyor) ve tanrının muhatap aldığı yegâne varlık olan insan, insan olmanın sınırları içinde varlığını sürdürüyorsa, bu var oluşun bir gereği olarak Din de vardır; ve elbette var olanın sözü de vardır. Söz bittiğinde varoluş biter. Bu nedenle varoluş devam ettikçe Tanrı da konuşmaya devam eder (Batan/ kaybolan/ yok olan/ saklanan Tanrı olmadığı gibi susan tanrı da olmaz (En’am:6/76); olsa olsa kulağını Tanrının sesine, gözünü tanrının varlığına/eserlerine kapatmış insan/insanlar olur). Ancak hem Tanrı hem de dinler insanlar için, onların idrakine, onların diliyle konuşurlar. Bu nedenle sorun ne Tanrıda ne de Dindedir, Tanrı’yı ve Din’i konuşturmayan/konuşturamayan insandadır; susan veya tanrıymış gibi konuşan böylece yoldan çıkan insandadır. (Dil; sesler, harfler ve kelimeler değildir elbet.) İnsanı konuşursak veya insanı insan gibi konuşturursak dolayısıyla insan kalırsak yola girmiş oluruz. Zaten esas olan yolda olmak değil midir? Çünkü konuşmak yolda olmakla, yolda olmak konuşmakla, insan kalmak yolda olmakla mümkün oluyor; insanlık tarihi böyle söylüyor.

Not: Bu yazı, aynı isimle Yetkin Düşünce Dergisin 5. Sayısında (Ocak, Şubat Mart 2019) yayınlanan makalenin ikinci bölümüdür.


Yazının İlk Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://hertaraf.com/koseyazisi-dinlerin-sozunun-tukenisine-dogru-mu-gidiyoruz-1-deger-uretemeyen-dinin-degersizlesmesi-uzerine-bir-giris-denemesi-889

Yorum Ekle
Yorumlar
Nizamettin duran

16.04.2019

Harika bir yazı yazarına içtenlikle tebrik ediyorum. Var olan varlığını sözüyle belli eder, insan da böyledir dinler de... söyleyecek sözü olmayanların varlığının ne anlamı olabilir? Çok faydalandığım bir yazı olmuş tekrar tekrar yazarına teşekkür ediyorum.
Mustafa Demir

14.04.2019

Yetkin Düşüncede okumuştum, bir de şimdi okudum. Değerli bir makale ayrıca "yolda olmak" ilke ve anlayışına yapılan vurgu da çok anlamlı... Yüreğine sağlık!
Murat Sayımlar

13.04.2019

http://insaenstitusu.com Yazılar Öteki yazılar
Dürümiye / Lezzete Davetiye