DİNDARIN, DİNDAR KALARAK DİNİNİN DIŞINA ÇIKMASI

12.03.2019
Mehmet Yaşar SOYALAN

DİNDARIN, DİNDAR KALARAK DİNİNİN DIŞINA ÇIKMASI / Mehmet Yaşar SOYALAN

-İnananların İnançlarını Nasıl Geçersiz Kıldıkları Üzerine Bazı Tespitler-

Din toplum ilişkisi yüzyıllardır sorunludur. Devletin dine müdahil olması ile birlikte bu sorun daha da büyümüştür. Ancak bu dönemlerde sorunlar olsa da dinin değer üretme kapasitesi ve meşrulaştırma gücü hala mevcuttur. İktidarlar da bundan azami ölçüde yararlana gelmişlerdir. Oysa özellikle son yüzyıldaki teknolojik gelişmelerin yeryüzünü küresel bir köye dönüştürmesi ile birlikte ortaya çıkan yeni tanrı, varlık, insan, din, eğitim ve devlet tasavvurları ile insan yeni bir değerler sistemi içerisine sokulmuştur. Bu küresel yeni değerler süreç içerisinde klasik dini değerlerin yerini almış, dinler bu yeni akıma yeni değerler üreterek cevap veremeyince ve klasik dinler bu yarışta geri kalınca, küresel dinin inananına dönen insan da klasik dini tasavvurlarla arasına mesafe koymaya başlamış, bu sürecin sonunda din değersizleşmiş ve meşruiyeti sorgulanır olmuştu. Bu durum inananının nezdinde de kendi dininin meşrulaştırıcı gücünün ve otoritesinin zayıflaması sonucunu doğurmuştu. Maalesef İslam dini de hem inananının sorunlu tasavvurları hem de sorunlu din yorumları ve uygulamaları nedeniyle inananının nezdinde değer üretme kapasitesini ve meşrulaştırma gücünü önemli ölçüde kaybetmişti.

Sorun Müslüman coğrafya özelinde incelendiğinde, dinin günün ihtiyaçlarına cevap verecek bir değer üretmemesinin/ üretememesinin, “Müslümanın” nazarında dinin toplum hayatındaki yerinin daralmasına, bunun bir sonucu olarak toplumun dinden uzaklaşarak sekülerleşmesine, din ile arasına mesafe koymasına, dinin mabete/ ibadethaneye hapsedilmesine, günlük hayata ve dünyaya dair talep, kural ve yaptırımlarının gözardı edilmesine neden olmuştu. Başka bir deyişle din, sadece namaz, oruç, hac gibi belli ritüellere/ ibadetlere indirgenmiş, dinin hayata, dünyaya dair talep, ilke ve kuralları yok sayılır olmuştu.

Bu gerçekliğe paralel olarak bazı dindar kesimlerin nezdinde din, tanrı ve inanan tasavvuru yeni bir hale evirilmiş, dini görüş ve tavırlar daha da keskinleşmiş, radikalleşmiş, İslam, klasik bir ibadetler dini olmaktan çıkarak sosyal hayatın bütününü kapsayan ve devleti de kuşatan bir ideoloji olarak algılanmaya başlanmıştı. Bu yeni radikal, dünyacı tasavvurun bir neticesi olarak Müslüman coğrafyanın farklı bölgelerinde bu anlayışa uygun siyasi ve dini hareketler ortaya çıkmıştı. “Bazı araştırmacılar” bu radikalleşmeyi toplumun önemli bir kesiminin dine lakayt haline ve dinin, hayatın çok dar bir alanı ile sınırlanmasına bir tepki olarak yaygınlaştığını, bu etki tepki halinin dindarların iktidara yürümelerine, iktidarların dinîleşmesine, klasik devletlerin dinî devletlere dönüşmesine neden olduğunu iddia ederlerken, bazı gözlemciler de, iktidarın dindarı dünyevileştirdiği, klasik dini tutumlarının değişmesine neden olduğu, dindarı şehirlileştirerek farklı bir kişiliğe dönüştürdüğü tespitini yapmışlardır. Bu iddia ve tespitlerin pek çoğu Milli Görüş ve Ak Parti iktidarlarının Türkiyeli dindarların hayatında ortaya çıkardıkları değişiklikler esas alınarak yapılmıştı. Kısacası bir taraftan dinin değersizleştiği, meşruiyetinin tartışıldığı, değer üretme ve meşrulaştırma kapasitesinin kaybolduğu tespiti yapılırken diğer yandan da dini fanatizmin, dinin, dindarlığın, dini kurumların ve din adamlarının etkisinin arttığı iddia edilebilmektedir. Bu nasıl olmaktadır?

Bu tespitleri Müslüman coğrafya özelinde değerlendirdiğimizde çelişki, hatta birbirinin karşıtı gibi görünen pek çok durumun konuya bir bütün olarak bakılamadığından kaynaklandığı ve bir çelişki ve karşıtlığın bulunmadığı aksine aynı sonuç için birbirini beslediği kanaatindeyim. Çelişki gibi görünen şeylerin öz ve amaçla değil sadece görüntü ile ilgili olduğunu, bu iddiaların sadece şekli bazı farklılıklar göz önünde bulundurularak yapıldığını, yaşanılan gerçeklikler ile çeliştiğini, genel kanaatin aksine gerçek durumun daha farklı olduğunu düşünmekteyim.

Son günlerdeki bir gelişme benim kanaatlerimi pekiştirdi, seküler kesim ile dindar kesimin dünyevileşme, dinin değer üretmemesi ve meşrulaştırıcı özelliğinin kaybolması konusunda aynı noktada durduklarını gözler önüne serdi. Önce Diyanet işleri Başkanı/Başkanlığı, sonra da Türkiye’nin en kıdemli ve etkili alimlerinden, İslam hukukçularından Hayrettin Karaman hoca, tütün ve tütün mamullerinin tüketilmesinin (sigara ve nargile olarak içilmesinin) HARAM olduğunu açık bir şekilde ve kesin bir dille ifade ettiler; yani haram olduğunun fetvasını verdiler. Bunu kendi kanaatleri olarak değil dini bir hüküm olarak vaz ettiklerini söylediler. Ki daha önce başka hoca efendiler de bu yönde fetvalar vermişlerdi.

Bu fetvaları konu edişimin nedeni, fetvaların benim kanaatim ile örtüşüyor oluşu değil, İslam dediğimiz dinin bir inanç, eylem/amel bütünlüğü olduğu, bunların bir kural/ kurallar içerisinde ve bunlara inananlarla birlikte yaşanma durumunda olmasıdır. Bir fikri, bir anlayışı, bir inancı din kılan şey, o inancı kabul edenlerin, inandıkları şeylerin gereklerini bir bütünlük içerisinde ve kurallar çerçevesinde bir aile gibi birlikte yaşamalarıdır. O anlayışın toplumsal tekabülüyeti, ortak bir anlayış, kavrayış ve uygulaması yoksa o anlayış bir fikir, bir inanç olmaktan öte gitmez ve asla bir din olmaz. Yani bir dini din yapan şey inanç ve ilkelerinin kurallara dönüşerek inananları tarafından uygulanıyor olması ve yeni durumlara karşı dinin temel ilkeleri çerçevesinde yeni kurallar koyacak bir aklın ve mekanizmanın bulunuyor olmasıdır. Yoksa o din yaşamaz ve toplumsal karşılığı kalmamış (tarih kitaplarında bolca gördüğümüz) arkaik bir inanca dönüşür. O dinin inananlarının her birinin o dini farklı farklı yorumlamaları ve farklı farklı uygulamaları o dinin inanlarını ortak bir anlayışa, ortak bir hedefe, ortak/benzer bir uygulamaya yöneltmiyor, onları ortak ilkeler ve pratikler çerçevesinde bir araya getiremiyorsa, o din, din olmaktan çıkmış demektir. Dolayısıyla burada ortak bir inançtan, amel ve uygulamadan hatta bu anlayışın devam etmesi durumunda ortak ibadetlerden/ ritüellerden de söz etmek mümkün olmayacaktır.

Daha önce de pek çok örnek nedeniyle İslam, dinin sadece ritüellerle sınırlı, ahlak ve hayata dair özellikle de bugüne dair hiçbir talebi ve yaptırımı olmayan bir dine veya hiçbir değer üretmeyen dünyevi bir ideolojiye dönüşmeye başladığı ile ilgili kaygılarım dolayısıyla bu sigaranın haramlığı konusunun toplumdaki yansımalarını görmenin kaygılarımın geldiği nokta açısından bir bakış açısı oluşturacağını düşündüm. Ve o günden bugüne, bu “fetvalar” konusunda Türkiye’deki Müslüman ve muhafazakâr kesimin tavrını merak ettiğimden, bu konuda nasıl bir gelişme yaşandığını görmek için kendi çevremi gözlemlemeye, nazımın geçtiği insanlarla konuşmaya, onların gözlemlerini sormaya başladım. Gözlemlerim ve aldığım cevaplar; Müslüman ve muhafazakâr toplumda bu fetvaların herhangi bir karşılığının bulunmadığı yönündeydi. Hiçbir Müslüman (bu Müslüman hangi yapıya ve anlayışa sahip olurlarsa olsun) bu fetvaları bağlayıcı bir karar/ fetva olarak görmüyordu. Yani bu hoca efendilerin ve Türkiye’nin tek, resmi “dini kurumu” olan DİB’in ve Ülkemizin en önde gelen, “en saygın”, alanı İslam hukuku olan bir hoca efendinin kesin bir dille “Sigara Haramdır.” diye fetva vermelerine rağmen, dindar toplumda karşılık bulmamıştı ve hiçbir Müslüman “madem dini otorite ‘sigara haramdır’ diyor, o halde ben de bu haram olan davranıştan vaz geçiyorum, şu andan itibaren sigara ve/ veya nargile içmeyi bırakıyorum” dememişti.. Aksine tütün ve tütün mamullerini tüketmeye devam ediyordu.

Tabi burada “dini otoritenin” güvenilirliği karşımıza ciddi bir sorun olarak çıksa, bunun pek çok sebebi bulunsa da Sünni İslami anlayışın ve dini ve siyasi otoriteye bağlılığın üst düzeyde olduğu bir toplumda bunların olması, üstelik birey olma konusunda pek çok defomuzun bulunmasına, ümmettin bir parçası olarak, kendi içinde bir bütün, anlamlı, ilkeli, kimlik ve kişilik sahibi bir birey olmayı bir türlü beceremeyişimize rağmen (Çünkü pek çok konuda sürü psikolojisi refleksi sergiliyoruz.) Türkiyeli Müslümanların “Otoritenin kararı/ görüşü beni bağlamaz, bu bir yorumdur, ben bu yoruma katılmıyorum, benim yorumum farklıdır.” diyebilmesi çok anakronik ve üzerinde kafa yorulması gereken bir durumdur. Üstelik bu tavır sadece bu konu ile sınırlı da değildir, günlük hayatta bunun pek çok örneğine şahit olmaktayız. “Müslümanlar” kendi konumları, çıkarları vs. nedeniyle ya mevcut dini kuralları görmezden gelerek ya da “benim din yorumum farklı” diyerek dinin, geleneksel dini tasavvurun, kökleşmiş uygulamaların aksine uygulamalar içine girebilmektedir.

Yeri geldi tam da burada ifade etmeliyim. Böyle bir yaklaşım içerisinde olan kesimler çoğu zaman “Otoritenin kararı/ görüşü beni bağlamaz, bu bir yorumdur, ben bu yoruma katılmıyorum, benim yorumum farklıdır.” demelerine rağmen, “bu hakkı” sadece kendilerine has kılarak, farklı yorumları din dışı ilan etmekte, yorum sahiplerine mürtedliğe kadar varan suçlamalarda bulunmaktadırlar. Maalesef bu anakronik ve komik durum her iş ve eylemimizde karşımıza çıkmaya başlamıştır.

Mesala; “Domuz haramdır” denildiği için domuz eti yemeyen, “Şarap hazırlamak ve içmek haramdır” denildiği için alkollü içecekler tüketmeyen, “zina haramdır” denildiği için nikahsız olarak bir bayanla birlikte olmayan, “faiz haramdır” denildiği için parasını bankalara değil “faizsiz” finans kurumlarına yatıran birisi, “Şarap hazırlamak ve içmek haramdır” denildiği için esrar ve eroin gibi bazı uyuşturucuları kullanmadığı halde (Afganistan gibi ülkelerde haram olduğu kabul edilmeyerek içilebiliyor ve yaygın olarak üretiliyor.) yine uyuşturucu özelliği olan bazı otları hem ot olarak hem de işlenmiş haliyle kullanılabiliyor. Aynı şekilde “sigara haramdır denildiği halde hem de bunun en “yetkili ağızlar”, “en yetkili kurumlar” tarafından ifade edilmesine rağmen sigara içmeye, yine bütün dini metinlerde “yalan haramdır” denildiği halde yalan söylemeye, “rüşvet almak ve vermek haramdır” denildiği halde rüşvet almasa da vermeye, “kul hakkı yemek haramdır” denildiği halde kul hakkı yemeye, kendi yakınlarımızı kayırmaya, hak etmediğimizi almaya devam ediyoruz.

Bu devam etmenin altında, çevrenin, yetişme şartlarının etkisi, insani zaafların, “tövbe kapısının açık olması” kanaatinin teşvik edici bir unsura dönüşmesi gibi etkenler yatsa da asıl sebebin insan zihninde bu konulara dair farklı kanaatler, okumalar, açıklamalar bulunması ve bu kanaatleri ve okumaları, yaptıklarını meşrulaştıracak şekilde yorumlanmasının yattığını düşünüyorum. O, bu yorumu yaparken de büyük bir ihtimalle sahip olduğu inancın, inananı olduğu dinin nasıllığını, ilke ve kurallarına uyup uymadığını, üyesi olduğu toplumun ne dediğini, nasıl yaşadığını, toplumsal aidiyetini hiç hesaba katmamış olduğunu, hatta çoğu durumda bunların aklına bile gelmemiş olduğunu varsayıyorum.

Bu durum, dinin toplumdaki otoritesinin kaybolmasının çok ötesinde, dindarın nazarında dinin yok olduğunun veya başka bir şeye hatta yaptığı şeyleri meşrulaştıran bir araca dönüştüğünün bir göstergesi olsa gerektir. Öyleki bu hal bir karaktere dönüşerek kişisel pragmatizmin/iktidar elde etmenin bir aracı haline de gelebilmektedir ki Müslümanların iktidarla iç-içe oldukları her bir durumda bu hal daha net bir şekilde görülebilmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken başka bir konu daha var; o da, dinin salt bir örf, bir gelenek, bir kültür haline gelmiş olması ve dindarların bu örf, gelenek ve kültür ile bir din imiş gibi ilişki kurmalarıdır. Atalarının döneminde var olmayan, gelenek içerisinde yer bulmayan, kültüründe yer almayan hiçbir fikir ve uygulama bu insanlar açısından bir din, dini bir kural ve dini bir gereklilik olarak görülmüyor. Onlar açısından din, geçmişte olup bitmiş, örf ve kültüre dönüşmüş, bugün sadece geçmişte olanın tekrarından ibaret bir şeydir. Din bugüne dair bir şey söylemez sadece geçmişi tekrar eder. Dolayısıyla dinin, bugün ile ilişkisi kurulamadığı için dinin, bugünün sorunlarına ait bir cevabını üretmek de mümkün olmuyor. Din ile bugün arasında ilişki kurup bu ilişkinin özelliğine göre cevap üretenlerin cevaplarına da itibar edilmiyor. Çünkü bugün olan “modern olan”, türedi, dindışı bir şeydir. Yani bugünün Müslümanı için din, dünya dışıdır, bugünün dünyasına değil geçmişin dünyasına ait bir şeydir. Onun için bu dünyaya ait olan şeyler içinde hangi yanlışı, hangi çirkinliği, hangi zulmü ve haksızlığı barındırırsa barındırsın eski dünya/ gelenek içinde bire-bir isimlendirilmemiş ise o pisliği, o çirkinliği, o haksızlığı yapmakta kendisi için bir beis görmüyor. Bu yapılanlar içerisinde sigara veya ot ne ki…

Ama tüm bu açıklamalardan sonra en temel yanılgının dinin tek başına yaşanabileceği iddiası olduğunu söylemeliyim. Bu durum çoğu zaman açık bir iddia olarak ortaya konmasa da bir dinin müntesibi gibi yaşandığı varsayılsa da ortaya konan söz, hal ve davranışlar, dolaylı olarak bir iddia içinde olunduğunu göstermektedir. Çünkü bir toplum içinde yaşıyor olmak kendisini o toplumun bir parçası olarak görenlere bazı temel sorumluluklar yükler. Hem o toplum içinde yaşıyor olmak hem de kendisini hiçbir sorumlulukla yükümlü olarak görmemek ancak böyle bir anlayışın ürünü olabilir. İşte böyle bir anlayışın sahibi ancak kendisinin arzu ettiği her şeyi yapabileceğini varsayar.

Tüm bunları kimlik ve kişiliği gelişmemiş, kendisine ve çevresine karşı sorumluluk bilinci olmayan ferlerden meydana gelen toplulukların bir sürü mantığı ile ne tür kötülükler yaptıklarının şahidi ve daha ne çok kötülükler yapabileceklerini öngören birisi olarak söylüyorum. Evet, iyilik de kötülük de hep birlikte topluluk içinde yapılır. İnsan da olacaksan hayvan da olacaksan topluluk içinde olur. İnsanın doğası ve yapısı onun toplum içinde toplumun bir ferdi olarak yaşayacak şekilde kodlanmıştır. Toplumun dışına çıktığında o yoktur. Toplumun içinde olduğunda da insan olması hele de Müslüman olması için yapması gereken pek çok şey, olması gereken pek çok durum vardır. Din, onun insan/ Müslüman olmasının bir aracıdır. Tabi insan o aracı da bozup kendisine benzetir; bu da başka bir konu…

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Çağlayan Ömerustaoglu

13.03.2019

Dinin mensubu olup dışına cikabilmek insan doğasının sonucu mu, bu mümkün mü? mensubiyetin dışına çıkılıp mensub kalinabilinir mi?
Ali Vasfi Kurt

13.03.2019

Kendi Kalemize Bile Bile Attığımız Goller: Dakika bir gol bir: "Din toplum ilişkisi yüzyıllardır sorunludur." cümlesi, bence doğduğu andan itibaren sorunludur demekle aynı anlamdadır. Zira tarihsel olarak bozulmanın başlatıldığı noktadan geriye gidilemez. Bunun zorunlu anlamı; "dinin tamamen bireysel alana indirgenmesi"nin yanında "tek tek müslümanların içerden dinsiz" olduklarına göndermede bulunur. Ayrıca günümüzde modernite ile yaratılmış olan dinsiz değerlerin yeni üretim araçları, sonuçta müslüman bireyi ayartacak uyaranların çeşitlenmesinden başka bir anlama da gelmez. Bu da başlatılan sorunlu noktadan gerisinde yaşamış olan mü'min ve müslümanların böylesi uyaranlara maruz kalmadığı savıyla, "yeni değerlerle eski dinlere duyarsız kalanlara" cevap bulamayan "yeni dünya vatandaşlarını" eski kâfirlerden ve müşriklerden daha mazur ya da sayıca daha az olduklarını göstermez. Zira "yok-tanrıcılar"ın ve "yok-ahiretçiler'in veya "yok-peygamberciler"in yani inanmayanların her zaman inandıkları ve de tutundukları şeytânî değerleri olmuştur. İkinci gol: Hiçbir din, doğduğu anda bile, mevcut yerel ya da küresel akımlara yeni değerler üreterek cevap vermediği gibi, târih boyunca inanlarının az olması, bu dinlerin daha doğuşlarında başarısız olduğunu da göstermez. İşte bu târihsel gerçekliğe ve de gelecekte düşeceği sosyal ve istatistik yalan travmalara Kur'ân'daki tüm peygamber kıssaları şâhid olduğu gibi, Hz. Peygamber'in (s.) şu hadîsi tam bir cevâb gibi durmaktadır: "İslâm, garîb olarak başladığı gibi, zamanla yine garîb hâline dönecektir. Ne mutlu garîb kalan müslümanlara!" (Müslim, Sahîh, h. 145; Tirmizî, Sünen, h. 2629). Saysız varyasyonu bulunmakta olan bu hadîs'in, konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm bir versiyonu ise daha ilginçtir: Üç kere; "Müjdeler olsun garîblere!" buyurduktan sonra bunların kim olduğu sorulduğunda Allah Rasûlü: "Bunlar, isyancıları itâatkarlarından sayıca daha fazla olup, onların içlerinde sâlih kalmayı başararak yaşayan insanlardır." (Ahmed, Müsned, 12/29). Ashâb-ı Kehf Kıssası'nın başındaki krizden, daha ilginç hatta fazla gözden kaçırılmış olduğundan ıskalanmakta olan tarafı, öykünün sonundaki (Kehf, 18/21), daha sonra ne kadar eski olduğu bilinmeyecek kadar değişmiş olan nesillerin onlar hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayıp ta, sığındıkları mağara'nın anısına bir Anıt ya da Ma'bed yapma düşünceleri, bu daha sonraki nesillerin yoldan çıktıklarını veya yeniden şirke ve putçuluğa döndüklerine mi işâret etmektedir acaba? Üçüncü gol daha daha mânidardır: "O dinin inananlarının her birinin o dini farklı farklı yorumlamaları ve farklı farklı uygulamaları o dinin inanlarını ortak bir anlayışa, ortak bir hedefe, ortak/benzer bir uygulamaya yöneltmiyor, onları ortak ilkeler ve pratikler çerçevesinde bir araya getiremiyorsa, o din, din olmaktan çıkmış demektir." Buna göre, inançtan ibâdete, sosyal yaşamdan bireysel tutumlara, birkaç kalem dışında neredeyse her şeyi farklı olan sünnîlik, şiilik ya da hâricîlik gibi kocaman bir coğrafyası ve de tarihi olan bir fırka üretti diye, İslâm da, artık din olmaktan çıkmıyor mu? Halbuki başlangıçtan beri tamamen toplumsal pratik olan "Kadılık Kurumu"na bir "Müftülük Kurumu"nun eklenlenmesiyle, yine Hz. Peygamber'in açık ve net öngörüsü gerçekleşmiş olmuyor mu? O da şudur: "Sizden önce gelmiş olan Yahûdî ve Hıristiyanlar'ın düştüğü sapık yollara, hattâ keler inine ve çukuruna varıncaya kadar, sizler de karış karış ve adım adım gireceksiniz!" (Buhârî, Sahîh, h. 3456; Müslim, Sahîh, h. 2669). Dördüncü gol: "Dindarın nazarında dinin yok olduğu", dinle iktidara gelmelerine rağmen, dinlerini olumlu anlamda güncelleyemeyen müslümanların, çarşaf çarşaf, Atatürk'ün Nutk'undan sesli ve görüntülü olarak youtube'ta zevkle yayınladıkları "artık ilhâmı göklerden almadıklarını" göstermektedir. Beşinci gol: "En temel yanılgının dinin tek başına yaşanabileceği iddiası olması", bireysel olarak dinin yaşanamayacağı, yani "gurebâ=azınlık topluluk olarak" bile yaşanacak bir İslâm'ın olamayacağı iddiası tam bir anakroniklik örneğidir. Unutmamak gerekir ki gurebâ, sayıları az da olsa, şu dünyada kendilerine hâlâ yeni bir coğrafya bulabilirler ve onlar bencil, bireysel ve de topluluk kodundan mahrum birliktelikler değildirler. Keşke bir yazınızı da, Ahmed Taşgetiren’in Tarikattan atılışı münasebetiyle yazsaydınız!!!
Halit ATAOĞLU

12.03.2019

Sayın hocam cemaat liderleri sigara fetvası verse daha etkili olabilir kanaatindeyim. Ayrıca dinde yanlış bilinen ayetler hata yapmakta bir behis görmemeye neden olmaktadır. Asıl tehtidin insanları dinden uzaklaştırıp radikalleşmesi ve bunu din adına yapmakta olduklarını sanmasıdır.
Nizamettin duran

12.03.2019

Dinin değersizleşme sürecini anlatan güzel bir yazı, elinize sağlık.
Reşat YILDIZ

12.03.2019

21 Yüzyıl Müslüman karakterinin röntgeni niteliğindeki bu korkunç teşhisler ve tespitlerin bizi hastalıklarımızı akışına bırakıp felakete sürüklenmek yerine şifa aramaya vesile olması duasıyla teşekkürler Yaşar Abi.
Rüştü Kam

12.03.2019

Yaxı bütünlüğü gmz ömünde bulundurulursa anlamlı. Ancak "Din çözüm üretememiştir" cümlesi sorunlu. Çözümü din değil Müslümsmlar üretir...
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları