Bir Şartlandırma ve Uyuşturma Aracı Olarak Din

29.11.2018
Mehmet Yaşar SOYALAN

Bir önceki yazıda, aklın örtülmesinin veya şartlandırılmanın en kadim araçlarından birinin din algısı ve tanrı tasavvuru olduğunu ifade etmiştim ve orada kalmıştık. İnsanın en temel ihtiyacı olan din ve inanma, nasıl olur da aklının örtülmesinin, bağımlılık haline gelmiş şartlanmışlığın bir aracı olabilir? İşte tam da bu nedenle, yani inancın temel, zaruri bir insani ihtiyaç olması nedeniyle zaman zaman dinler inananı için bir afyon/uyuşturucu, bir şartlandırma aracı olabiliyor.

Tüm dinler inananından adanmışlık, bağlanmışlık ve teslimiyet ister. Bu yadsınacak bir durum değildir ve dinlerin doğası gereği olması gereken bir şeydir. Ancak sorun bu adanmışlık ve bağlanmanın nasıl bir süreç sonrasında gerçekleşeceğidir. İslam gibi dinler tam bir teslimiyet ile bağlanmadan önce, tam bir şüphe ile şüpheden eser kalmayıncaya kadar sorgulama, soruşturma ve araştırma süreçlerinin tamamlanmasını ister ki tam, kâmil bir inanma gerçekleşsin. Bunun da bir süreç içerisinde gerçekleşmesini öngörürler. Vahyin de bir süreç içerisinde önceliklerinden başlayarak sistemini kurması da bunu göstermektedir. Üstelik inanma denilen şey dinamik bir süreçtir ve doğrudan eylemle ilişkilidir. İnanma eylemle, yaşayıp, tecrübe etme ile birlikte varlığını sürdürür. Bu tür dinler inanmanın merkezine aklı koyarlar ve temel ilke ve prensiplerinin, öngörülerinin, tanrı ve toplum tasavvurlarının akli ölçüler içerisinde kavranmasını isterler. Aynı şekilde gayb ile ilgili tasavvurlarının da (Tanrı tasavvuru, ahiret inancı, eskalotoji vs.) akli süreçler işletilerek kavranılmasını ister.

Ancak İslam’ın temel refarans kaynağı Kur’an’ın da tam da böyle bir yol izlenmesine ve inanmanın kaynağına aklı ve pratikteki yansıması, şüphe etmeyi, sorgulamayı ve araştırmayı koymasına ve tüm sistemini bunun üzerine inşa etmesine rağmen Resulullah’ın vefatı sonrası süreçlerde aklın bu merkezi rolü devre dışı bırakılmış, inanmaya yeni kriterler getirilmiş, hatta, akıl ve akletme inanmanın önündeki bir engel olarak takdim edilmiş ve aşağılanır hale getirilmiştir. İlk birkaç on yıl sonrasında ve bazı istisnai dönemler dışında egemen anlayış hep bu aklı aşağılayan yapı olagelmiştir ve şartlanılmışlığın, bağımlılığın, akıldışılığın, irrasyonalitenin en aşırı, uç örnekleri de ortaya çıkmıştır. Ancak egemen düşünce olamasa da Müslüman gelenek içinde, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde akla merkezi bir rol veren bir damar hep var olagelmiştir.

Belki de tam bilemesek de tüm büyük dinlerin kuruluş süreçlerinde de akıl ve akletme merkezi konumdaydı ve kurucu irade aklı önceliyordu. Metinlerin içeriğinden ve kurgusundan, tartışma biçimlerinden bu kanaate varıyoruz. Müslüman gelenekte olduğu gibi sonraki kuşakların dine ve kaynak/kurucu metinlere farklı bir renk verdileri anlaşılıyor. Allahu alem…

Mevcuttan ve yaşanandan yola çıktığımızda, aklı devre dışı bırakarak, sorgulamadan, tam bir bağımlılık ve teslimiyet isteyen bir din algısı ile karşı karşıyayız. Bu dinlere ait tanrı tasavvuru da bu sorunlu dini tasavvura uygun olacak şekildedir ve bu dinlerin tanrısı da soran, sorgulayan, şüphe eden, araştıran, aklı merkeze alan kulları sevmemektedir. İlgili metinlerde Tanrı bu şekilde konuşturulmakta veya tasvir edilmektedir. Yani bu dinler inanmanın hiçbir aşamasında akla yer vermezler, kurulan sistem onu otomatik olarak dışarıda bırakır. Aynı şekilde aklı merkeze alan inananın da otomatik olarak bu dini yapının dışında kalacağı anlamına gelir.

İşte müntesiplerini aklı dışlamış inananlardan oluşturan bir dini yapı, bir süreç içerisinde yapının dışında kalanları ötekileştirmeye hatta onların insanlığını bile sorgulamaya başlarlar. (Ha burada hemen söyleyelim, önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi aklı dışlayan bu yarım insan, kendisini kutsamak, yaptıklarını meşrulaştırmak için akli verileri, akli mekanizmayı daima kullanagelir. Burada akli yöntemleri bile akıldışılığın, şartlandırmanın bir aracı olarak kullanır. Çünkü bu anlamda yapısı özelliği ne olursa olsun her dinin bir “pratik aklı”, yani bir düşünme biçimi, müntesiplerini ikna yöntemi, dili vardır)

Bu girişten sonra yeniden yazının başında ifade ettiğimiz “İnsanın en temel ihtiyacı olan din ve inanma, nasıl olur da inananının aklının örtülmesinin, bağımlılık haline gelmiş bir şartlanmışlığın aracı olabilir?” sorusuna dönebiliriz.

Dinlerin varlık nedeni, inananının kendisi ile barışık bir şekilde, huzur ve sükûnet içinde yaşamasını, çevresi ile doğru ilişkiler kurmasını, iyi işler yapmasını ve kendisini var eden Yaratıcı’ya vefa ve sadakatini göstermesini sağlamaktır. Elbette bu vefa ve sadakati canlı tutmak da onun en temel özelliğidir. İnanan açısından baktığımızda da durum böyledir, inananın dinden beklentisi de bu yöndedir.

Bu yapıları ve özellikleri itibari ile dinler doğrudan iktidarların ilgi alanına girerler. İnsanlar kendi inançlarını merkeze alarak, onun ilke ve kuralları çerçevesinde bir yönetim mekanizması kurabilirler. Bu insanlar aynı dinin veya farklı dinlerin müntesipleri de olabilirler. Aynı coğrafyada farklı dinlere mensup insanlar olarak yaşıyorlarsa asgari müştereklerde anlaşarak ortak bir yapı da kurabilirler. Veya içlerinden bir gurup maddi gücünü kullanıp (kabile, aşiret, etnik, dini, mezhebi, askeri, ekonomik vs.) diğerlerine galebe çalarak, yönetimi ele geçirebilir, diğer kesimler üzerinde iktidar sahibi/ muktedir olabilir, kendi asabiyesine, anlayışına uygun bir yönetim tarzı da oluşturabilirler. Hepsi mümkün. Tarihte her birine ait pek çok örnek bulunabilir.

Bütün dinler bu dünyaya, yaşanana ait bir şeyler söylemek için vardır. Yani onun varlığa, olana ve olacak olana dair bir sözü vardır. İnsan ile ilgisi de bu nedenledir; çünkü bu dünyada bu sözü dinleyebilecek, anlayabilecek tek varlık insanoğludur. Bu da onun akledebilme yeteneğine sahip olması ile mümkün olmaktadır. Bu nedenle insan, dinlerin zorunlu bir muhatabıdır. Yine din olmanın bir gereği olarak, her din muhatabına sorumluluk yükler. Sorumluluk ise ancak akledebilme ve özgür bir irade ile tecelli eder, bu özellikler de sadece insanda bulunur. (Bunun tersi de mümkündür; din, insana bir şeyler söylemek ona dokumak için vardır bu nedenle yani insanın doğa ile ilişkisi, doğanın bir parçası olması nedeniyle de zorunlu olarak dünya ve hayata dair şeyler söyler.)

Ancak ne hazindir ki, aklettiği için muhatap olmak durumunda kaldığı insanı, akledemez hale getirmek de din eliyle gerçekleştirilmektedir. Çünkü, dünyaya ait bir varlık, bir ahlak, bir adalet, bir hayat tasavvuru olması hasebiyle dinler doğrudan iktidarların ilgi alanına girmekte ve dinin bu dünya tasavvurları hemen iktidar tarafından satın alarak, akabinde onu (dini tasavvurları) kendisi için kullanılabilir bir metaya dönüştürmesine neden olmaktadır. Bu süreçte her dinin elbette kendine özgü bir hikâyesi vardır. Bu aynı zamanda dinin özne olmaktan nesne olmaya doğru evirilişinin de hikâyesidir.

Hayatın gerçekliği ve dinamikliği din - iktidar ilişkisini kaçınılmaz kılmaktadır. Dile getirdiğimiz veya getiremediğimiz nedenler sebebiyle din-iktidar ilişkisi, iktidar lehine dönmeye başlaması ile birlikte, dinlerin inanç, itikat, ibadet, yapısında da bazı temel değişiklikler ortaya çıkmaya başladı. Dolayısıyla en temelde de hem muhatabı açısından hem da günlük hayat açısından dinin özne olmaktan çıkması veya çıkarılması onun yeniden tanımlanması sonucunu doğurdu. Dinin özne olma iddiasından vaz geçip/geçirilip nesne konumuna indirgenmesi/düşürülmesi, din-dindar ilişkisini yeniden kurduğu gibi dinin doğasında var olan, Tanrı, dünya, ötedünya ve insan tasavvuru da egemenliği altına girdiği iktidarın tasavvurları çerçevesinde yeniden kurgulandı ve iktidarın istediği kalıba girmiş, renge bürünmüş oldu. İnananlar tarafından da din, bu yeni tasavvur, kurgu ve kalıp içinde algılanır ve yorumlanır oldu. Elbette uygulamalar da bu yeni anlayış çerçevesinde gerçekleşti. Belki ritüellerde ve dini mekânlarda şekli olarak çok belirgin, radikal bir değişim olmadı, ama işin yönü, özü, amacı ve anlamı değişti.

Dinin muhatabından, inananından bağımsız olarak özne olup olamayacağı tartışmasına girmeksizin şunu söyleyebilirim: Dinlerin, kendi tasavvurlarına uygun bir inananlar gurubu var etmedikçe var olamayacakları gibi, aynı tasavvura inan bu grubun bir toplum, bir cemaat olarak varlıklarını sürekli kılamamaları, bir topluluk olarak kalıcı olamamaları durumunda da varlıklarını sürdüremezler. Dinler, kendilerine inananların birey olmanın ötesine geçip toplumsal aidiyeti olan bir topluluk oluşturarak ancak ayakta kalabilirler. Toplulukları yok olduklarında dinler de hayatın içinden çekilerek tarih kitaplarının içine girerler. Aynı şekilde iktidarların ilgi alanından çıkıp tarihçilerin ilgi alanına girmiş olurlar. Dolayısıyla dinlerin varlığı, inananlarının varlığı ile; inananların varlığı, ait oldukları topluluğun varlığı ile; topluluğun varlığı da o topluluğu ayakta tutacak mekanizmaların, sistemlerin yani toplumsal dini ritüellerin ve ortak ahlaki kuralların, örf ve geleneklerin varlığı ile mümkün olur. Ortak dini ritüeller ve ortak ahlaki kurallar ortadan kalktığında toplum, inanan ve din de ortadan kalkar. İşte genel itibarı ile iktidarlar bu gerçekliğin farkında oldukları için inananların bir topluluk içinde kendi dini ritüellerini, anlaşılmış ahlaki kuralları içinde yaşamaları için özel gayret gösterirler ki kendi iktidarları da devam edebilsin. İktidarın nesnesi haline gelmiş bir dinin varlığını sürdürebilmesi için bile böyle bir döngü zorunluluktur. Bu döngüye özen göstermeyen veya izin vermeyen iktidarların iktidarı da SSCB örneğinde olduğu gibi (bilimi de bir inanç/din haline dönüştüremediği için) kalıcı olmaz.

İktidar karşısında dinlerin özne olmaktan nesne olmaya evirilmesi, aynı şekilde inanlarının da iktidar karşısında nesneleşmesine yol açtı. Çünkü böyle bir aşamadan sonra, din iktidarların yaptıklarını meşrulaştırma ve onama makamına/aracına dönüşmekle kalmaz, inananını da Tanrının değil iktidarın kuluna dönüştürür. Hatta din iktidar ortaklığının inanan üzerindeki etkisi bununla sınırlı kalmaz, bu dinlerin inananı için bir müsekkin, bir uyuşturucu, gerçekleri örten bir maske işlevi görmesine sebep olur. Bunun bir ileri aşamasında ise artık iktidarın kullarına dönüşmüş bu inananlar, din adına, aslında iktidar adına, iktidarların tetikçisi, fedaisi olarak hayatlarını sürdürürler. Hem dinin nesneleşmesi hem de inananın nesneleşmesi hemen bir anda gerçekleşmez; bir süreç içerisinde, önce dinin içinin boşaltılıp iktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmesi sonrasında yani, dinin, ideallerinin, dünya, hayat ve inananın tasavvurlarının değişmesi sonrasında gerçekleşir. Bu süreçte gerçekleşen en temel şey dinin, dindarın akıl ile akletme ile anlama ve fıkhetme ile arasına mesafe koyması, en sonunda da bunlarla tüm bağını koparması, yollarını büsbütün ayırmasıdır.

Oysa dinin özü ve aslı inananı tarafından anlamlandırılmak, içselleştirilmek, onu kendisi kılmak, din ile aynileşmektir. (Bu tespit ilahi olsun olmasın bütün kadim dinler için söz konusudur.) Bu aynileşme, kişinin kendisi olma çerçevesinde gerçekleştiği için dinin temel ilke ve prensiplerinin tezahür ettiği ortak bir fotoğraf, benzer bir dünya tasavvuru ortaya koymalarına rağmen kendilerini özgün kılacak farklılıkları da içlerinde barındırabiliyor, birlik/vahdet içinde fert kalabilme hürriyetine de sahip olabiliyorlardı. Kısacası kendileri olabiliyorlardı. Ancak akletme ve fıkhetme devredışı kalınca bireyler arasındaki farklılıklar da ortadan kalktı ve herkes aynı renge büründü, aynı şekle dönüştü. Bireysel hesap verme yerini toplumsal hesap vermeye bıraktı.

Böylece nesneleşen inananlar topluluğu, tek tip giyinen, aynı şekilde düşünen ve davranan ortak kodlarla hareket eden, tek tip simge ve sembollerle yönetilen askerler, robotlar ordusu veya koyunlar sürüsüne dönüştü ve dönüşmeye de devam ediyor. Bu dönüşme günümüzde teknolojinin de imkânları ile daha hızlı ve daha etkili bir şekilde gerçekleşmektedir. Teknolojinin bireyi özgürleştirdiği savı iktidarların başka bir tetikçisi olan sermayenin bir göz boyamasından, tuzağından başka bir şey değil aslında. Bu aşamadan sonra, bu tek tip yapının, topluluğun, koyun sürüsü mu yoksa askerler ordusu mu olacağı veya ne zaman koyun sürüsü, ne zaman fedailer ordusu olacağı din veya din adamı tarafından değil, dini araçsallaştıran, kendisini meşrulaştırma aracı kılan iktidar tarafından, iktidar erkinin ihtiyaçları ve önceliklerine göre belirlenir. Çünkü akıl ile arasına mesafe koyan ve süreç içerisinde ona yabancılaşan bir din, zaten ikisini de mümkün kılacak bir doğaya evirilmiştir demektir.

Bu konuya devam edeceğiz inşallah…

 

YAZARIMIZIN KONU İLE İLGİLİ YAZISINA AŞAĞIDAKİ LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ:

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-gercekligin-iki-farkli-yani-rasyonalite-ve-irrasyonalite-veya-batinilik-ve-zahirilik-749

Yorum Ekle
Yorumlar
M. Selami Çekmegil

01.12.2018

Ya da ve daha doğrusu da: dinsizlik...
Mehmet Altunkaynak

30.11.2018

Sn hocam Yazınız çok güzel kurandan referans verilse daha da güzelleşecektir.Kurana göre sorgulamak farz ibadettir. 700 e yakın ayette düşünmek akletmek ve sorgulamak geçer. Bir ayette ''ALLAH AKLETMEYENLERİ PİSLİK İÇİNDE BIRAKIR'' buyruluyor. Kuran bize hz ibrahimin ölülerin nasıl diriltildiğini sorguladığını aktararak sorgulamaya teşvik etmiştir. Bizler kurana talebe olmadığımız için malesef aklımızı bir yerlere kiraya verdik ve böyle hazin bir hale gelmiş olduk. kurana göre islamın ve İmanın ilk şartı AKLETMEKTİR .Musa as Allahı görmek istemiştir. Melekler yaratılışı sorgulamıştır. Aslında sorgulamak islamın temelinde olduğu halde. Kuranı Okuyanlar anlamak için okumadıkları için sanki beyninizi kullanmayın demiş gibi bir hayat yaşıyorlar.malesef müslümanlar felsefi düşünmeyi ateistlere bırakmışlardır. Biz israiliyatı usul , hikayeleri itikat ve mecazları hakikat olarak gördük islamiyette bize küsüp sırtını çevirmiş ve iki yüzyıldır cehaletin karanlığına müslümanları mahkum etmiştir.Akla çnem veren kuranı anlamak iiçin okuyan nesillerin yetişmesi dileğiyle selamlar saygılar...
Mustafa Demir

30.11.2018

Akıl, din, iktidar, dinler, değişimler ve dinde dinamizm ya da onu kaybetmesi! Güzel...
Hüseyin Kaya

30.11.2018

Yıllar önce kominist liderlerin ve günümüz de hala hapiste olan Abdullah Öcalan "in bir yazısında okumuştum din afyondur diye çok kızmıştım. Bu değerli yazıyı okuyunca dinin gerçek anlamda anlaşılmaması gerçekten yönetenler tarafından insanlara afyon olarak sunulduğunu daha net anlamış oldum. Eline kalemine sağlık hocam
Zafer Özer

29.11.2018

"İktidar karşısında dinlerin özne olmaktan nesne olmaya evirilmesi, aynı şekilde inanlarının da iktidar karşısında nesneleşmesine yol açtı. Çünkü böyle bir aşamadan sonra, din iktidarların yaptıklarını meşrulaştırma ve onama makamına/aracına dönüşmekle kalmaz, inananını da Tanrının değil iktidarın kuluna dönüştürür. Hatta din iktidar ortaklığının inanan üzerindeki etkisi bununla sınırlı kalmaz, bu dinlerin inananı için bir müsekkin, bir uyuşturucu, gerçekleri örten bir maske işlevi görmesine sebep olur. Bunun bir ileri aşamasında ise artık iktidarın kullarına dönüşmüş bu inananlar, din adına, aslında iktidar adına, iktidarların tetikçisi, fedaisi olarak hayatlarını sürdürürler. Hem dinin nesneleşmesi hem de inananın nesneleşmesi hemen bir anda gerçekleşmez; bir süreç içerisinde, önce dinin içinin boşaltılıp iktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmesi sonrasında yani, dinin, ideallerinin, dünya, hayat ve inananın tasavvurlarının değişmesi sonrasında gerçekleşir. Bu süreçte gerçekleşen en temel şey dinin, dindarın akıl ile akletme ile anlama ve fıkhetme ile arasına mesafe koyması, en sonunda da bunlarla tüm bağını koparması, yollarını büsbütün ayırmasıdır." vesselam
HALİT ATAOĞLU

29.11.2018

Kalemine yüreğine sağlık inşaallah
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları