Batı'dan Seslenen Uyarıcı: Muhammed Esed

30.03.2018
Mehmet Yavuz AY

“Sağlam ahlakî ölçülerden yoksun bir ortamda, biz genç insanların içinden çıkamadığımız sorular ağını, güvenli elleriyle parçalamadan çözecek kimsecikler yoktu. Bilim ‘aklî muhakeme’nin her şey olduğunu söylüyordu – ve bunu söylerken, kuşkusuz aklî muhakemenin gözüne ahlakî bir hedef kestiremediği sürece, insanı ancak kaosa götürebileceğini unutuyordu. Hemen hepsi de, tartışmasız, daha iyi, (s. 79)  daha mutlu bir dünya yaratmak isteyen toplumsal reformcular, devrimciler, komünistler, meseleyi dış belirtilerinden kalkarak, sadece toplumsal ve ekonomik yanlarıyla, yüzeyden ele alıyorlar ve öğretilerindeki bu çatlağı, bu uçurumsu boşluğu doldurmak için de, “tarihin maddî bir yorumu” gibi bir tür metafizik-karşıtı bir metafizikle sahnede boy gösteriyorlardı . Geleneklere bağlı, dindar kesime gelince, onlar da tanrılarına, kendi düşünce alışkanlıklarının ürünü ve zaman içinde katılaşıp, anlamlarını kaybetmiş bir takım çarpık nitelikleri yakıştırmaktan başka bir şey bilmiyorlardı. Ve biz gençler, bu katı, donuk kutsal niteliklerin, çevremizde olup biten şeylerle çoğu zaman keskin bir zıtlık içinde, ortada kalakaldıklarını görünce, ister istemez: “Kaderin edip-eyleyen, devinen güçleri, Allah’a yaklaştırılan niteliklerden açık bir özellik gösteriyor; öyleyse Allah yoktur.” diyorduk kendi kendimize. Bütün bu zihinsel karışıklığın, aslında, Allah’a kendi esvaplarını giydirerek, Allah’ı insandan ve onun kaderinden soyutlayarak onu ‘tanımlama’ hakkının inanç gardiyanlarının kafalarından çıktığını ancak pek az genç fark edebilirdi.” (s. 80)

 

“Gençliğime rağmen, Büyük Savaş’ın yıkımından sonra iflas etmiş, hoşnutsuz, duygusal gerilimler içinde bocalayan, irtifa kaybeden bir Avrupa’da havanın artık pek iyiye gitmediğini fark ediyordum. Batı’nın şimdiki tanrısı manevî alanda yer tutmuyordu artık; Refah’tı bu yeni tanrının ismi. (…) Sıradan Avrupalı –ister demokrat olsun ister komünist, ister emekçi olsun, ister entellektüel- yalnızca bir tek şeye inanır görünüyordu: maddî ilerleme dinine: hayatın kendisini sürekli kolaylaştırmaktan, ya da yaygın deyimle, hayatı “tabiattan bağımsız kılmak”tan başka bir amaç tanımayan bir dine. Bu dinin tapınakları, muazzam fabrikalar, sinema salonları, kimya laboratuvarları, dans salonları, hidroelektrik santralleriydi; rahipleriyse, bankerler, mühendisler, politikacılar, film yıldızları, istatistik uzmanları, endüstri kralları, şampiyon havacılar ve yüksek düzeyden bürokratlar. (…) İktidar ve haz peşinde gelişen doyumsuz ihtiras, yıkıntılar içindeki Batı toplumunu tepeden tırnağa silâhlanmış ve çıkar çatışmasının sözkonusu olduğu heryerde ve her zaman birbirini yok etmeye kararlı düşman guruplara bölmüştü. Ve varılan kültürel sonuç da, ahlâk anlayışı pratik yarar fikriyle sınırlı görünen ve doğruyla yanlış konusunda en yüksek değer ölçüsü maddî başarı olan bir insan türünün eseri durumundaydı.

 

(…) Hayatımızın nasıl karışık ve mutsuz olduğunu görüyordum; “toplum” ve “ulus” konusunda yapılan  bütün o tiz sesli, isterik vurgulamalara rağmen, insanla insan arasında ne kadar güçsüz bir bağ bulunduğunu; içgüdülerimizden, sezgilerimizden ne kadar (s 98) uzaklaştığımızı, ruhlarımızın nasıl daralıp, yoksullaştığını görüyordum. Bütün bunları görmüştüm; fakat, çevremdeki bütün öteki insanlar gibi ben de, bu sorunlara Avrupa’nın kendi kültürel deneyimleri dışında da pekâla bir cevap, ya da en azından kısmî bir cevap bulunabileceğini, her nedense, hiçbir zaman ciddi olarak düşünmemiştim. Avrupa, bizim düşünce dünyamızın başlangıcı ve sonuydu.

 

(…) Bunu söylerken maddî gelişmeyi kötü ve gereksiz bulduğum sonucu çıkarılsın istemem; tersine onu her zaman iyi ve gerekli buluyordum. Fakat şuna da inanıyordum ki, (s. 99)  maddî ilerleme, ruhsal tutumumuzun yeniden yönlendirilmesiyle, mutlak değerlere yönelmiş yeni bir inançla elele yürümedikçe, insan mutluluğunun sınırlarını genişletmek olduğu iddia edilen amacında asla başarıya ulaşamayacaktır.” (s. 100)

 

“Kendi kendime, nerdeyse fiziksel bir ürpertiyle soruyorum: Zeyd ve onun soydaşları, çevrelerinde gittikçe daralan, öylesine sinsice, öylesine amansızca yaklaşan tehlikeye karşı ruhlarını ne zamana kadar koruyabilecekler? Batı’nın ayartıcı çehresi karşısında Doğu’nun artık kolay kolay kayıtsız kalamayacağı bir çağda yaşıyoruz. Toplumsal, siyasal, ekonomik ve daha binlerce etkili unsuruyla Batı, Müslüman dünyanın kapılarına balyoz darbeleri indirmektedir. (s. 139) Yirminci yüzyıl Batı dünyasının bu darbeleri altında Müslüman dünya yıkılıp gidecek ve yıkılırken de sadece kendi geleneksel biçimlerini değil, manevî köklerini de mi kaybedecek?

 

(…) Karışıklıklar, sarsıntılar içinde altüst olmuş bir dünya: bizim Batı dünyamız bu! Nereye varacağı bilinmeyen bir kana susamışlık, yıkım ve şiddet; gümbürdeyip giden yığınla toplumsal gelenek, amansız ideolojik kapışmalar, yeni türeyen hayat tarzları için birkaç nesli birden tükenişe sürükleyen acımasız savaş; bizim çağımızın hâkim çizgileri bunlar. Bir dünya savaşının dumanları, yıkıntıları içinde kopan sayısız küçük savaş; bilinen en korkunç ekonomik felâketlerin içinden yükselen sürüyle devrim ve karşı devrim; ve bu tüyler ürpertici tablonun arka plânında kendini açığa vuran katı gerçek; maddî teknolojik ilerleme idealine bel bağlamış, makinaların çelik kaslarıyla bukağılanmış Batı’nın, manevî alandaki boşluğu fark edip ruhanî değerlere yönelmedikçe, içinde bulunduğu kaostan asla kurtulamayacağı gerçeği…(…) Bu ilerleme düşü, mutlak değerlere inanma gücünün, yürek zenginliğini kaybetmiş insanların; kendilerini, insanın bugünkü çıkmazından ancak tekâmülcü bir hamleyle sıyrılabileceği kuruntusuyla avutan insanların kafasından çıkmış sahte bir dinden başka bir şey değildi.” (s. 187)

 

“Batılıların İslâm’ın hayat görüşünde, inatçı bir bönlükle, ‘fatalizm’ olarak nitelendirdikleri şey, Müslümanın, olup bitenin değiştirilemezliği yönünde benimsediği bu “kadere rıza” tavrıdır. (…) Bu anlamda ‘kadere rıza’, gelecekle değil, münhasıran geçmişle ilgili bir tutumdur; eylemin, umut ve ilerlemenin karşısında değildir; geçip giden ve bir imtihan duyarlığı içinde yaşanan realitenin, Allah iradesinin bir tecellisinden başka bir şey olmadığını gören ve bu iradenin önünde eğilen dinamik bir bilincin ifadesidir.” (s. 209)

 

“Vahhabîliğin, Müslüman toplumun kendi değerlerine dönüp yeniden doğrulmasını amaçlayan manevî yüklemi, onsekizinci yüzyılda kurulan ve ondokuzuncu yüzyılın başlarında Arabistan’ın büyük bir kısmını hükmü altına sokan Suudî Krallığı’nın siyasî amaçlarıyla bitiştiği andan itibaren gücünü kaybetti. Muhammed İbn Abdülvahhab’ın izleyicileri siyasal güce ulaşır ulaşmaz, hareketin özündeki sağaltıcı düşünce giderek mumyalaşmaya yüz tuttu; çünkü ne doğru düşünce iktidarın aleti olabilir, ne de iktidar, sonuna kadar doğru düşüncenin hizmetinde kalmaya razı olur.” (s: 212)

 

 

“Müslümanlar değildi İslâm’ı yücelten, büyük kılan; tersine İslâm’dı Müslümanları yücelten. Ama ne zaman ki, İslâm onlar için bilinçle izlenen bir hayat programı olmaktan çıkıp da alışkanlık haline geldi, işte o zaman uygarlıklarının temelinde yatan yaratıcı dinamizm yok olup yerini uyuşukluğa, kısırlığa ve kültürel yozlaşmaya bıraktı.” (s. 255)

 

“Batı kültürünün etkisi altında bir çok Müslüman ruhen gün geçtikçe biraz daha aslî kimliğinden uzaklaşıyor. Hayat standartlarında sağlanan iyileşmenin ancak insanın ruhen yükselmesine yardımcı olduğu zaman değerli ve anlamlı olacağını söyleyen eski inançlarını anlamaz duruma gelen Müslümanlar şimdi Batı’nın, dini, olup bitenin ardındaki efsunlu mırıltı durumuna indirgeyerek önlerinde açtığı ‘ilerleme’ bataklığına, ilerleme putçuluğuna gömülmek üzereler. Ve bu yüzden de gittikçe küçülüyor, cüceleşiyorlar: bütün türleriyle kültürel taklitçilik, yaratıcılığın tersine, ona tevessül eden insanları küçültmeye yazgılıdır.”   (s. 449) 

 

“Müslümanlar serinkanlılıklarını muhafaza eder de, ilerlemeyi bir amaç değil, sadece bir araç olarak görürlerse, sadece kendi iç özgürlüklerini elde tutmakla kalmaz, belki yaşama sevincinin yitirilmiş tadını Batılı insana da aktarabilirler…” (s. 451)

 

Mekke’ye Giden Yol, Muhammed Esed, İnsan Yayınları, İstanbul 2003 ( 9. Baskı)

Yorum Ekle
Yorumlar
Hidayet ÇELİK

01.04.2018

Yine çok değerli ve anlamlı bir yazı olmuş.Anafikri de son paragraf olsa gerek.İnsanın aradığı mutluluğun sadece maddi gelişimde değil, bu gelişime başat giden manevi gelişiminin de eşlik etmedi gerektiği, aksi halde insanın bunalımlardan kurtulamayacağını çok güzel ifade etmiş.Eline sağlık...
Mehmet Yıldız

30.03.2018

Ellerine ve kalemine sağlık .
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları