Bağnazca sürdürdüğümüz yanılsamalar

11.12.2017
Atasoy MÜFTÜOĞLU

İslam dünyası toplumları, İslami bütünsel bilince yabancılaştıkları için, karşı karşıya bulundukları amansız ve acımasız gerçekliklerle yüzleşemiyor. Modern zamanlar boyunca ve bugün, modern-seküler dünya ideolojik bütünlüğünü koruyarak, bu bütünlüğünü dünya ölçeğinde belirleyici ve etkili kıldı. Sözünü ettiğimiz egemen ideolojik bütünlük, sistematik bir şekilde İslam toplumlarına dayatıldı. Bu dayatmalar karşısında toplumlarımız, felsefi-entelektüel-siyasal cevaplar üretemedikleri için, savunmacı, dargörüşlü, milliyetçi, edilgen, konformist ve paranoyak bir dil/söylem geliştirdiler. Aziz İslam’ın küresel/evrensel bağlamda yapılandırılmasını, algılanmasını ve örgütlenmesini bu dil ve söylem imkansız hale getirdi.

 

İslam dünyası toplumları, bir yanda modernliğin yapıları tarafından mülksüzleştirilirken, diğer yanda da gelenekler yoluyla mülksüzleştirildi. Toplumlarımız, modern tarih boyunca hiç bir şekilde entelektüel/kültürel/felsefi/siyasi bağlamda dış denetimden/etkiden/müdahaleden muafiyet kazanamadılar. Denetimden muafiyet kazanamamak, otorite ve egemenlik zaaflarıyla yakından ilgili bir konudur. İslami bünye geleneksel bağlamda mülksüzleştirildiği için, hiç bir alanda özgürlük üretemiyor, düşünce üretemiyor, çözümleme üretemiyor. Bunları üretebilmesi için, herhangi bir bünyenin ne pahasına olursa olsun özerk bir fiil haline gelmesi gerekiyor.

 

GEÇMİŞTE KALAN ZAMANLARDA YAŞIYORUZ

 

Modern tarih boyunca, seküler egemenliklerin keyfîliklerle malûl olduğu görüldü/yaşandı. Egemenliklerin hukuka dayalı olması gerekirken, bugünün dünyasında hukuksuzlukların egemenliği sıradanlaşmış, normalleşmiştir. İlahî hukuka dayalı egemenliklerin her tür keyfîlik, ahlaksızlık ve aşırılık karşısında büyük bir güvence olduğunu hatırlamak gerekir. İslam dünyası toplumlarında, İslam’ın varoluşsal meşruiyeti, iradesi, otoritesi, seküler siyasal yapılar tarafından askıya alındığı için, İslamî siyasal ve hukuki görüşler, yapılar, tasavvur ve hayaller de askıya alınmış oldu. İslami esaslar-temeller askıya alındığı için, modern dünya, Batılı siyasal-ekonomik-felsefi modelden daha iyi bir model olamayacağını, “demokrasilerin” evrensel siyasal model olduğunu kibirli bir şekilde iddia ediyor. Bir yanda bu temelsiz iddialar sürdürülürken, diğer yanda Batılı seküler/kapitalist hayat tarzı, atomlaşmış bireycilikler, bencil hesaplara dayalı varoluşlar ve hiçlikler üretiyor. Artık, İslam toplumları da dahil olmak üzere bütün toplumlarda, genç kuşaklar yalnızca fiyatı olan şeylerle ilgileniyor. Bireyler ve toplumlar, para eksenli yönelişler üzerinde yoğunlaşıyor.

 

Başkalarının belirlediği kurallar doğrultusunda şekillenen kırılgan düzenlerde-kültürlerde, kırılganlıklar içerisinde yaşayan İslam toplumları, bu konumları sebebiyle yüzyıllardır siyasal-kültürel kendiliğe ve siyasal-kültürel biçim verme yeteneğine sahip olamıyor, kendi özgünlüklerini somutlaştıramıyor, başka/yabancı özgünlükleri taklit ve kopya ediyor, taklit ve kopya hayatlar yaşıyor. Kırılganlıkla, bağımlılıkla malûl düzenlerde hiç bir zaman büyük meseleler, hayati ve yapısal meseleler konuşulmuyor, gündeme getirilemiyor.

 

Maruz kaldığımız çok yönlü ve ağır bağımlılıklar sebebiyle gerçek zamanlarda değil geçmişte kalan zamanlarda yaşıyoruz. Geçmişte kalan zamanlarda yaşadığımız için, dünya meselelerine kapsamlı bir şekilde hakim olmayı başaramıyoruz.

 

Kendi özgünlüğünü somutlaştırma yeteneği olmadığı için taklit ve kopyaya ihtiyaç duyan Müslüman bünye, bu nedenle kendi özgünlüğünü de gerçekleştiremiyor.

 

İslam dünyası ülkeleri-toplumları, siyasal kendiliğe, kültürel kendiliğe ve özgünlüğe sahip olsalardı, sömürgeciliğin mirası olan ulus-devlet milliyetçiliklerine, sömürgeci icadı yapılara/kavramlara dört elle sarılmayacaklardı. Bu durum, Müslümanların İslami siyasal modele ilgi ve güven duymadıklarını gösterir. Günümüzde küresel belirleyiciler ve egemenlik araçlarıyla yerel milliyetçilikler arasında ciddi gerilimler yaşanıyor. İslam dünyası toplumları-ülkeleri yakın geçmişte Soğuk Savaş stratejileriyle kısıtlanmış, baskı altına alınmış, yönlendirilmiş ve konumlandırılmışlardı. Bugün ise, uygarlıklar çatışması stratejileriyle kısıtlanıyor, istikrarsızlaştırılıyor. Toplumlarımızda güvenlik kaygıları bir hayat tarzına dönüşüyor. Hangi alanda olursa olsun, her tür yozlaşma, çıkar mülahazalarıyla birlikte başlıyor.

 

PİYASA DEĞERLERİ DÜNYASINDA YAŞIYORUZ

 

Hukuksuzluğun egemenliğini temsil eden emperyalist dünya, bir yanda yersiz-yurtsuzlaştırma uygulamalarını sürdürürken, bir diğer yanda da yurtlaştırma uygulamalarını hayata geçirmeye çalışıyor. Sömürgeci şiddeti hiç bir biçimde umursamayan, dikkate almayan tuhaf bir dünya, sömürgeciliğe karşı şiddeti her zaman bir sansasyon konusu yapabiliyor.

 

Modern-seküler dünya kârlılık, sermaye kazancı, verimlilik gibi ölçütleri yeni bir hayat tarzı ve değer sistemi haline dönüştürdü. Piyasa değerlerinin dünyası, ahlaki ve insani değerlerin dünyasına ve sorumluluklarına hayat hakkı tanımıyor. İnsani ve ahlaki değerlerin belirleyici olduğu bir dünyada yaşıyor olsaydık, Arakan’da Müslümanlara karşı sistematik bir soykırım uygulanamazdı.

 

Siyasal kendiliklere, otoriteye ve iradeye sahip olamayan İslam dünyası toplumlarında halklar, ulusal aidiyet biçimlerine ve devlet kimliklerine ikna edildikleri için, İslami aidiyetlerini duygusal zeminlerde sürdürüyor, siyasal zeminlerde değil. Toplumlarımızda hamasetin, propagandanın, gösteriden ibaret teatral boyutları ve nitelikleri, özne olabilecek bireylerin ufkunu ve bilincini kapatarak, onların özne olmalarına geçit vermiyor. İslamın, Müslümanların, tarih ve dünya vizyonunu kaybederek bilinçsiz süreçler içerisine girmeleri, bir daha tarihe ve dünyaya dönememeleri, içe, etnik parçalara ve hizip parçalarına kapanma yanılsamalarıyla başladı. Bugün, bu yanılsamaların bağnazca/basiretsizce sürdürülüyor olmasının anlaşılabilir bir gerekçesi yoktur.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları