22 Ekim 2019 Salı •

CUMACELİK - Sekülerleşmeye ve Küreselleşmeye Karşı

24.05.2019
Ayten DURMUŞ

CUMACELİK - Sekülerleşmeye ve Küreselleşmeye Karşı / Ayten DURMUŞ

CUMACELİK

Sekülerleşmeye ve Küreselleşmeye Karşı

Her insan, her durumda, bir sürü başka kişinin bulunmak istediği yerdedir. Ancak o kişi, kendisi de o anda başka kişilerin yerinde olmak istediği için başkalarının kendisine imrenen bakışlarının farkında olmaz. Belki bu yüzden ‘Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız. Bu, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hor görmemenize daha uygun bir davranıştır.’ (Müslim, Zühd 9. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyamet 58, Libâs 38; İbni Mâce, Zühd 9) buyurmuştur Peygamberimiz. Çünkü bu tavır kişiyi kendisine dingin ve iyi hissettirir. İşte insanların ‘mutluluk’ diye aradıkları şeyin kapısı orasıdır. Bu kapının içerisine ise her kişinin sahip olduklarından, bunlara sahip olmayanları faydalandırarak ve bu yolla onları mutlu ederek girilebilir. Çünkü mutluluk kapısından yalnız girmek yasaktır.

Günlerden herhangi bir perşembe: Sabahtan başlayan bir hazırlık, öğleden sonra yavaş yavaş sonuçlanıyor. Hazırlanan pişirilmiş yemekle birlikte bir miktar yemeklik malzeme, dışarıdan ne olduğu bilinmeyecek şekilde hazır edilerek evdeki uygun yaştaki çocuk ve gençlerle gideceği yerlere gönderiliyor. Bu malzemeyle giden çocuğun cebine bazen de bir miktar para konuluyor ve elindekileri verdikten sonra parayı verirken şöyle demesi söyleniyor: ‘- Teyze, annemin size borcu varmış, birazını gönderdi, kusura bakmasın, dedi; gerisini de eline para geçtikçe gönderecekmiş.’ (Esasında böyle bir borç yoktur.) Perşembe günü akşam namazı vakti girene kadar bir sürü evden bir sürü eve böyle malzeme gider ve insanımız bunun adına ‘CUMACELİK’ derdi. Eğer bu hazırlık perşembe gününde yetişmeyip ertesi güne kalmışsa yapılacak infakın cuma vakti girmeden yerine ulaştırılmasına çalışılırdı.

Hasat mevsiminden sonraki herhangi bir perşembe: Bir ailede, mevsim sonu hasadından aile, kendilerine kış boyu yetecek ekmeklik un hazırlarken fazladan 5, 6 çuval daha buğday öğüttürüyorlar. Her mahallede birkaç arabanın bulunduğu o yıllarda, bu fazla çuvalların her biri arabanın arkasına yerleştiriliyor ve teker teker gecenin çok geç bir vaktinde, gideceği evlere götürülüp kapının önüne sessizce bırakılıyor ve sessizce dönülüyor; perşembeyi cumaya bağlayan bir gecede… Bu dağıtım her yıl yapıldığı için o evde oturanlar ‘Acaba kimin bu?’ demeden sabah çuvalı görünce sevinerek dualarla içeri alıyorlar.

İnsanımızın ‘Cumacelik’ adını vererek yaptıklarının anlamını öğrenmemiz seneler aldı. Onlar kendilerini, perşembe gününün akşamına, akşam namazıyla birlikte giren cuma gününün gecesine ve cuma namazı vaktine hazırlıyorlarmış. Şöyle ki: Perşembe gününü oruçlu geçiren kişi, iftardan önce bir şeyler infak ediyor çünkü ‘pazartesi ve perşembe’ günlerinin/gecelerinin ‘amellerin arz vakti’ (Hakîm Tirmizî, Nevadiru’l-Usul, 2/260; Ameller, pazartesi ve perşembe günleri arz olunur. Ben de amelimin oruçluyken arz olunmasını isterim. [Tirmizî]; Pazartesi ve perşembe, günahlar affedildiği için oruç tutuyorum. [Müslim]; Cennetin kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır. [Müslim]) olduğunu düşünüyor; af ve mağfirete nail olarak dualarının kabule daha yakın olması için Allah’ın hoşuna gidecek şekilde hazırlık yapıyorlarmış. İkinci olarak, cuma günü duaların kabule en yakın olduğu öğle namazı vaktinden önce infakta bulunarak Yaratıcıya el açmak için bir ön hazırlıkmış.  Yani kişi ‘Ben insanım ve Allah’a muhtacım.’ diyerek muhtaçlara veriyor ki Allah’tan istemeye yüzü olsun. Veriyor ki ‘Şunu ver Allah’ım!’ diyebilsin. Biliyor ki Allah, verene verir; vermeyene...

Şimdi 1440. yılımızın Ramazan iklimindeki bir perşembesinde bunlardan neden söz ediyorum? Çünkü buna benzer ortamlarda yetişen kişiler, kendiliğinden, içinde yaşadıkları topluma karşı sorumlu oldukları bilincine sahip oldular. Kendiliğinden, büyüklere karşı edepli olmayı öğrendiler. Kendiliğinden, yapılan iyiliğin mümkün olduğunca örtük kalmasının daha güzel olduğunu öğrendiler. Maddi durumları nasıl olursa olsun, bunlar, ‘Veren el’ (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124) olmaya ayarlı bir şahsiyet haline geldiler. Bunların gençlikleri de güzel oldu, yetişkinlikleri de.

Şimdi 2019 yılının herhangi bir perşembesi: Yer Güvenpark metro girişi. Merdiven boşluğunda çay ve sigarasını içen adam, çayını bitirdiği anda elindeki kâğıt bardağı ayağının az ötesine fırlattı. Yumuşak adımlarla merdivenden inen 60 yaşlarında gösteren, temiz giyimli bir erkek, sesinin en nazik tonuyla ve çöp kutusunu işaret ederek: - Beyefendi, bu yaptığınız olmadı, dedi. En fazla 28-30 yaş arası kadar görünen bu zayıf yapılı genç adam, zannımca oradaki esnaflardan birisi olmalıydı. Birden kabararak ve sesini becerebildiği kadar kalınlaştırarak: - Ben istersem olur, dedi. Diğeri yürümeye devam ederken tekrar cevap verdi: - Hayır, sen değil yanlışı kim yaparsa yapsın doğru olmaz. Genç adam arkasından onun duymasını isteyerek bağırdı: - Ben ne istersem, o, olur!

Esasında, bardağı birkaç metre ötesindeki çöp kutusuna atmak yerine, ayağının yakınına atan kişiden beklenen doğru ve güzel davranış: - Haklısınız, yanlış yaptım, çöpe atmalıydım, diyerek attığı bardağı alıp mahcup bir gülümsemeyle çöp kutusuna atması olurdu. Böyle bir şey olmadığı gibi terbiyesizliğini ve yüzsüzlüğünü savunan hatta bunu bir ‘güç gösterisi’ olarak sunan bir tavır vardı. Ne demektir, bir yanlış için: -Ben istersem olur. – Ben ne istersem, o olur, cümleleri… Hadsizlik ve büyük bir terbiyesizlik. İnsan yaşadığı, suyunu içip ekmeğini yediği yere saygı duymalıdır. İnsan, yaşadığı yerde yaşayan diğer insanlara saygı duymalıdır. İnsan, bulunduğu yerlerin temizliğini yapan kişilere saygı duymalıdır. İnsan, büyüklerinin ikazına da en azından saygı duymalı, yanlışını savunmamalıdır. Filmlerden çalınma iğreti kabadayılık, yiğitlik ve cesurluk değil ancak hadsizlik ve terbiyesizlik olabilir.

Züleyha Tavrı: Yanlışını savunan bu tavır, Mısır Azizinin karısı Züleyha’nın tavrıdır. O, evli barklı bir kadın olduğu halde, evinde yetişen genç Yusuf’la beraber olmak istedi. Yusuf’un ‘Hayır’ı onu çıldırttı. (12/Yusuf Suresi: 23-35). Çünkü Züleyha tıpkı vatandaşı olduğu devleti gibi ve tıpkı tüm emperyalist zulüm devletleri gibi ‘Her istediğini alması, her istediğini yapması gerektiğini’ düşüyor ve buna inanıyordu. Metro girişindeki genç adamın fahşası (her türlü aşırı davranışı) da Züleyha’nın fahşasının devamıdır. Herkese ve her şeye rağmen her istediğini yapmaya hakkı olduğunu sanmak… Hâlbuki toplumsal hayat ve diğer insanların hak ve hukukları buna imkân vermez. Züleyha fıtratlı devletler, kendileri gibi vatandaş oluştururlar çünkü insanlar devletlerinin ahlâkıyla ahlaklanırlar. Aynı fahşa, hadsizlik ve edepsizlik, lüks arabasından meyve kutusunu caddeye fırlatan ve arabasından inerken çevredeki insanları hiçe sayarak yere tüküren kişide de vardır.

İşte bunlar sekülerleşen ve küreselleşen dünyanın manzaralarıdır. Yanlış hedeflerin, medyanın, değersizleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan acınası insan manzaraları… 

Her kişi, yaşı kaç olursa olsun terbiye olma/etme eylemine kendinden başlamalıdır. ‘Kerametim var diyen, halka salusluk satan/ Nefsin Müslüman etsin, var ise kerameti’ der Yunus asırlar önceden.  İnsan özünde kerimdir fakat yetersiz eğitim ve yanlış terbiye ile kendisini her şekilde o konumdan düşürüyor.

Sekülerleşen ve küreselleşen insanların özel iletişim araçları ve kitle iletişim araçlarıyla oturdukları yerden, kıtalar ötesindeki kişilerle iletişimde bulundukları fakat hem akrabalarından hem de mekân olarak yaşadıkları yerlerdeki insanlardan habersiz oldukları bir dünya ve bir yaşam tarzı ortaya çıktı. Bu, hiçbir yaş grubunu mutlu edemeyen bir yaşam tarzı… Bu sebeple farklı bir şey öner(m)iyoruz; daha önce yapılanı hatırlatıyoruz.

Herkesin yürüme mesafesindeki yoksulları, kimsesizleri, dulları, yetimleri bularak sürekli yardımcı oldukları, korudukları, düzenli olarak infak ettikleri o dönemleri hatırlatmak istiyoruz. O dönemlerde toplumumuzda yoksulluk, şu andakinden daha azdı veya belki de etkisi şu andaki kadar sert değildi. Şimdi insanların ihtiyaçları o kadar çoğaldı ki çoğu kimse bunları teminde zorlanıyor, neredeyse herkes kendisini muhtaç hissediyor ve infak hızla azalıyor. Gösteri için yapılanlarda da bereket olmuyor, bu yüzden yoksulluk artıyor. Olmadığı için değil, insanlar iki kaşlarının ortasına ‘Ben yoksulum!’ mührünü kendi elleriyle vurdukları için.

Sekülerleşmeye ve küreselleşmeye karşı; yerelleşme ve kendi değerlerimizle hareket etme adına, her birimiz -en azından- her perşembe ve cuma günü, oturduğumuz ve yaşadığımız yerlerden genişleyen halkalar halinde, yürüme mesafesinde bulunan birilerine yardım demek olan CUMACELİK adlı bu güzel geleneğimizi tekrar başlatarak ve ihya ederek karşı durabilir miyiz acaba? Siz ne dersiniz, önerimiz; sekülerleşmeye ve küreselleşmeye karşı: CUMACELİK. Bu bir kelebek etkisine sebep olabilir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Kıymet DOĞAN

25.05.2019

Sevgili hocam yine çoook güzel bir yazı bu güzel geleneği elimden geldiğince uygulayıp etrafında ki insanlara da anlatacağım. Aeo
Mumtehine inanır

25.05.2019

mutluluk kapısından yalnız girmek yasaktır.bu şuurda olan muminlerden olma konusunda rabbim bizlere yardım etsin. Bize de o azim ve iradeyi istemeyi lutfetsin. sekülerleşmeye ve küreselleşmeye karşı: CUMACELİK. Çok hoş bir uygulama...yüreğinize sağlık Ayten hanım.
Dürümiye / Lezzete Davetiye