Aslolan “An”ı, “An”da, “An”ın Dilini Konuşarak Yaşamaktır

11.03.2018
Mehmet Yaşar SOYALAN

Aslolan, “an”ı, anda, anında, “an”ın dilini konuşarak “an”da olanlarla birlikte yaşamaktır. “An”ı anlamak, “an”ı ve “an”da olanları tanımak, kavramak, “an”ı yakalayabilmek, “an”da varolmaktır.

 

Aslolan, “an”da kaybolmamak, anda “kendin” olarak yaşamak, yaşayabilmektir. “An”, kendisi olamayanları yutar. Onlar için “nn”, dipsiz bir kuyuya, kör bir kara deliğe döner. Bu nedenle kişinin kendi olması, “ana” şahitlik etmesini, “an”ın dilini konuşmasını gerekli kılar. Böylece çevresi ile tanış olur, yoldaş, dildaş olur, belki dindaş. Kim, kimdir, dost kimdir, yabancı kimdir, düşman kimdir bilir. Dostu dost, düşmanı düşman bilip ona göre yola koyulur.

 

“An”da var olmak, iz bırakmak dostları, dostlukları çoğaltmak, düşmanları, düşmanlıkları azaltmaktır. Kimseye koltuk değneği olmamak, kimseyi koltuk değneği yapmamaktır. Aslolan, çağa, yaşanılan güne tanıklık edebilmektir. Geçmişi geçmiş, geleceği gelecek gibi görmektir. Geçmişi gelecekte, geleceği geçmişte arayarak bugünü kaybetmemektir. Geçmiş ile gelecek arasında kaybolup, bugünü unutmamaktır.

 

Aslolan, yolda olmak, hakikatin peşinde koşmaktır. Aslolan yaşanılması gerekeni yaşamaktır. Yaşanılacak ne varsa umuttan ve hüzünden, aşktan ve güzellikten yana onu yaşamaktır. İstemesek de, hoşumuza gitmese de, dostu anlamak, vefayı anlatmak için zaman zaman ihanetleri de yaşamaktır. En önemlisi de ihanetlerden bunalıp, dostluğun tümüyle öldüğü sanısına kapılmadan dost olanı aramaktır. Yaşamak biraz da beklemektir: sabırla, inatla beklemektir, aramak kadar aranılır da olmaktır.

 

Bugün var olanlar, bugün yaşanılsın için var kılınanlardır. Bugün yaşanılması için var kılınanlar; zorluklar, kolaylıklar, güzellikler, hastalıklar, nimetler, korkular, vefakârlıklar, ihanetler, alın teri, emek, ümit… İhanetlere karşın dostlarla birlik olmalar, sabretmeler/direnmeler, dost yüzlü düşman sadmelerini geri püskürtmeler… Esas olan var olanı acısı ile tatlısı ile, gülü ile dikeni ile bir bütün olarak yaşamaktır. Çünkü bugün yaşanılması için var kılınanlar, bugün yaşanılmazsa bir daha yaşanmazlar. Bugünün gerçeklikleri bugün içindir. Yarının gerçeklikleri yarın için...

 

Önemli olan günün içinde bir özne olarak var olmak, ona adil şahitlik edebilmektir. Yarın da yarın için... Bugünden yarına sarkan, artakalan şeyler aynı zamanda yarından öbürgüne sarkacak olan şeylerdir. Bugünlerini gereği gibi yaşayamayanlar, bugünde yapılması gerekenleri yapmayanlar, yarını yaşayacak olanların da önünü tıkayanlardır.

 

Biz geçmişte atalarımızın, analarımızın, babalarımızın, kısaca bir önceki kuşağın 'an'ı gereği gibi yaşayamayışlarının bedelini inkârcılık, taklitçilik, kimliksizlik, vatansızlık, kültürel yoksunluk, fakirlik, asimilasyon, baskı, zulüm, cehalet vs. olarak ödüyoruz, ödediğimizi söylüyoruz. Geçmişte yaşanılması gerekip de yaşanılmayan her bir şey, yaşayabileceğimiz başka bir alanı örtüyor. Hayatımızı daraltıyor, karartıyor. Özgürlüğümüzü sınırlıyor, yok ediyor. Bu mirasa bizim aymazlığımız da eklenince, gelecekte yaşanılacak alanları daraltıyor, yaşanılacak olanları yaşayamadığımız gibi yaşayacak olanların da önünü tıkıyoruz

 

Bizimle ilgili, bizden sonrakilere açık hesap bırakmak, borç takmak sonrakilerin hesabını alt üst edecek, tıpkı geçmişin borçlarının bugünü yaşamak isteyenlerin hesaplarını, bizim hesaplarımızı alt üst ettiği gibi. Bizden bir öncekiler ne geçmişin ne de kendi dönemlerinin hesaplarını vermemiş, ödememiş olabilirler. Bu durum bize ağır bir fatura, zorlu, acı bir miras bırakmış da olabilir. Ama tüm bunlar bize bizim yapmamız gerekenleri yapmama mazeretini vermez. Onları gerçeği bizim gerçeğimiz değildir.

 

Çoğumuz bu acı, ağır mirasa, kendi günahlarımızı, beceriksizliğimizi, tembelliğimizi, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı da ekleyerek geleceğe ciro ediyoruz, bilmem farkında mıyız? Geçmişin acı mirasına yanmanın, kahramanlıkları ile övünmenin, avunmanın bu günü yaşama noktasında bize bir katkısı olmaz, aksine bizi bugünün gerçekliğinden uzaklaştırır.

 

Geçmişten ders almak esas ama daha esas olanın bugünü yaşayamayanın yarınının olamayacağıdır. Yarın, bugünün üzerine kurulur. Bugünün, düne hükmedenlerin mirasçılarının elinde olduğunu unutmayalım. “Yarın”ın öznesi olacaklar, 'bugün'ü yaşayanlar, bugünün öznesi olanlardır. Bugün yaşanmadan gelen yarın, bugünü yaşamayanların yarını değildir. Başkalarının yarını ile avunmak ancak kendini aldatma dışında ne ile izah edilebilir ki?

 

Oysa başkalarının yarını, başkasını mutlu etmez. Geçmişte, gelecek “dün”de arandığı için “an” kaybedildi. “An” kaybedilince de bir türlü geleceğe varılamadı. Veya başkalarının yarınına varıldı. Gelecek düşü ile “an” harcanınca gelecek, bugünden uzaklaştıkça uzaklaştı. Gelecek hep geleceğe kanat çırptı. Gün üzerinde ayağa kalkılmadığındandır, bir türlü geleceğe yaklaşılamadı. Geçmiş geçmişte, gelecek gelecekte kaldı. “An” dediğimiz bugün ise buharlaştı.

 

Bugünü yaşayamayanlar geçmişte ne arasın. Geçmişte var olanlar, geçmişin “an”ını, geçmişin “bugünü”nü yaşayanlar değil midir? Geleceği de, geçmişteki “an”ı yaşayanlar yaşayacak/kuracak değil midir? Aslında “an”ı yaşamayanlar, yaşadıklarını sansalar da hiç yaşamamış olanlardır. Varlıkları olsa da var olmayanlardır.

 

Yaşamak ve var olmak bir işaret gerektirir. Bir gölge gibi geçip gitmek, bir serap gibi bir görünüp bir yok olmak yaşamak mıdır? Yaşamak iz bırakmaktır. Yaşamak sorumluluklarının farkına varmaktır. Yaşamak zorluklarla yorulmak, kolaylıklarla dinlenip tekrar zorlukların üstüne yürümektir.

 

Yeryüzü bir amaç değil, bir sığınak değil, ebedi bir barınak hiç değil, yeryüzü taşınması gereken bir yük, koklanması gereken bir çiçek, aşılması gereken bir yığınaktır. Evet, aslolan bugünü yaşamak ve yolda olmaktır. Dostu dost bilip, dosta dostça sarılmaktır; düşmanı da düşman bilip sırtını dönmemektir.

 

Evet, aslolan, kullara kulluk değil, Yaratan ile yarenlık etmektir. Yaratan ile yarenlik etmek ise ancak “an”ı yaşamakla mümkün olur. Ne geçmiştekilerin takvası ne de gelecektekilerin başarısı, ibadeti bugünün günahına, bugünün yokluğuna, yoksunluğuna kefaret olamaz. “Kişiye ancak kendi kazandığı vardır. Hiç kimse kendi yükünden başkasını taşıyamaz” (6/164). Kendi kazandığıdır ancak onu asıl geleceğe taşıyacak olan. İnsan, dilini bilmediği dünyada yok hükmündedir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Hakkı

17.03.2018

Hocam Allah razı Olsun... Anı yaşattığınız ve hatırlattığınız için.
Halit ATAOĞLU

12.03.2018

Anı yaşayan ve yaşatanlardan olmanız dileğiyle.
Reşat YILDIZ

12.03.2018

Anlamak, an içinde ya da üstünde durup düşünmek, yaşamak. Eskiden insanlar hayat sürerler hayata çobanlık ederlerdi. Şimdiler de ise hayat bizi önüne katmış sürmekte sürüklemekte. Nereye bu gidiş? Anı yaşamadan anlamak mümkün mü acaba? Teknoloji ve Modern hayatın bizi dört nala sürdüğü bu koşuda, tıka basa geçmiş hüznü, gelecek endişesi derken halimiz harap olmakta, ömrümüz ise ağız tadıyla yaşayıp ölmek yerine hasretle ve çatlayarak feci bir son bulmaktayken duyduğumuz Yaşar abinin “dur ve anı ve onu an ile onla anla biraz” nidasına kulak kabartmakla fayda ve istikamet bulacağımız mutlak. Teşekkürler Yaşar Abi.
H.Nadir

11.03.2018

Geçmişe takılıp geleceğe kaygılanmaktan an ı kaçırma yorgunluğu
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları