AMERİKA TÜRKİYE’DEN NE İSTİYOR?

27.08.2018
Süleyman Arslantaş

Son günlerde tıpkı İran'a olduğu gibi Türkiye'de yaptırım uygulamaları sık sık gündeme gelmekte. Nitekim bunlardan birisi de Adalet Bakanı ile İçişleri Bakanı’nın ABD’deki mal varlığının dondurulması kararı. Gerçi Türkiye’de buna misilleme olarak ABD’nin Adalet ve İçişleri bakanlarının varsa şayet Türkiye’deki mal varlığını dondurma kararı aldı. Bu gerginlikler ister istemez Türkiye ekonomisinde çalkantılara neden oldu. Dolar ve Euro’nun son günlerde anormal artışı bilhassa ithalata dayalı iş yapan çevreleri oldukça sıkıntıya soktu. Umarım bu ortam kısa zamanda düzelir, aksi halde yeni yönetim biçimi ve onun tatbikçileri, bakanlar, bürokratlar bu yükün altından kalabilirler...

Gerçekçi olmak gerekirse ki gerekir, doğrusu ABD'nin Türkiye'ye yönelik son yaptırım kararı Erbakan Hoca’nın ifadesiyle “fasa fiso” bir karar. Hatta bu kararın satır aralarında Trump'ın çaresizliğinin izlerini de görmek mümkün. Tıpkı İran’a uygulanan yaptırım kararlarında olduğu gibi. Türkiye’ye yönelik yaptırım kararı ya da kararlarında da Trump’ın Pentagon ile sermaye arasında sıkışan kimliği gözlemleniyor. Zira evanjelikler tıpkı İran ya da onun uzantısı Hizbullah’ı İsrail’in güvenliği açısından tehdit olarak gördükleri gibi Türkiye’yi de İsrail için tehdit olarak görmekteler. Zaten İran ve Türkiye bölgede ayakta kalan iki ülke.

Hatırlatayım; İsrail'e meşruiyet kazandıran karar BM’in aldığı 181 sayılı karar değildir. Esas İsrail’e Ortadoğu’da, İslam coğrafyasında meşruiyet kazandıran karar Türkiye’nin 29 Mart 1949’da İsrail’i tanımasıdır. Keza tanıma tarihinden itibaren de Türkiye-İsrail ilişkileri Demokrat Parti dönemi başta olmak üzere artarak 29 Ocak 2009’a kadar devam etmiştir. Dönemin Türkiye Başbakanı Erdoğan, Davos'ta İsrail'in siyaset duayenlerinden olan Şimon Peres’e “Siz katilsiniz” çıkışı ile İsrail, aslında meşruiyetini yitirmiştir. Trump’a baskı yapan evanjeliklerin ve siyonist lobilerin asıl dertleri Davos'taki one minute çıkışıdır. Keza bu çıkışın ardından Ortadoğu başta olmak üzere tüm İslam dünyasında Türkiye'nin saygınlığı artmıştır. Oysa İsrail ve onun arkasındaki güç odakları bölgede güçlü ve halkı müslüman olan devlet istemiyor. Hele hele Türkiye gibi konvansiyonel silahlarının önemli bir kısmını imal eden, kişi başına düşen milli gelirini artıran, çeşitli teknolojik birikime ve teknik kadroya sahip olan bir ülke velev ki, NATO üyesi de olsa evanjelik kadroları ve İsrail'i rahatsız etmektedir.

Türkiye-ABD ilişkileri sanıldığının aksine hem eski hem de oldukça kuvvetlidir. Evanjelik ya da siyonist lobileri baskıları ile tarumar olacak bir ilişki değil. Osmanlı döneminde 1824 de Osmanlı toprağı olan Beyrut'ta açılan Amerikan Koleji ile başlayan ilişki neredeyse inişli çıkışlı da olsa 200 yıldır devam ediyor. 1880-1890'li yıllarda Anadolu'nun birçok yerlerinde Amerikan okullarının olduğu bilinmektedir. Ama biz 1945 Yalta sonrası bazı tarih ve olayları hatırlarsak Amerika-Türkiye ilişkileri konusunda sanıyorum önemli bir fikir sahibi oluruz.

2. Dünya Savaşı'nı sona erdiren Yalta Konferansı (5-11 Şubat 1945) sonrası oluşturulan Marshall Planı ve Marshall yardımına 1947 Haziran’ında katılan 16 ülkeden birisi de Türkiye'dir. 17 Ekim 1950'de 5090 kişilik bir tugayla ABD ile birlikte Kore savaşına katılan Türkiye'dir. 4 Nisan 1949'da kurulan ve kısa adı NATO olan teşkilata 1951'de dahil olan Türkiye’dir ve bu Tarihten günümüze NATO'nun önemli bir üyesi olarak NATO bünyesinde varlığını devam ettirmektedir.

Sorusu şu: O zaman niçin ABD-Türkiye ilişkileri Johnson mektubundan (5 Haziran 1964) bu yana zaman zaman iniş ve çıkışlar gösteriyor. Aslında bu sorunun cevabı yine Türkiye-ABD ilişkilerinde mevcuttur. Birkaç hatırlatma ile konuyu açmaya çalışalım: Mesela 15 Temmuz 1974'te Nikos Sampson darbesi ardından Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi ve ardından gelen ambargo ya da yaptırım.. Dönemin Başbakanı Ecevit 17 Temmuz 1974 Londra dönüşünde ABD'nin Dışişleri Bakan yardımcısı Cyrus Vance ile Ankara Palas'ta uzun bir görüşme yapar. Görüşme sonrası basın toplantısında gazetecilerin ABD'nin muhtemel Kıbrıs çıkartması için, kırmızı mı, yeşil ışık mı yaktı? şeklindeki sorularını yanıtsız bırakır. Nitekim Türkiye’de 20 Temmuz'da Kıbrıs Harekatını gerçekleştirir. Hareket sonrasında İngilizlerin kontrolünde olan Agritur ve Dikelia üstleri bir bakıma ABD’nin kontrolüne geçer. Ortadoğu'nun tarassut kulesi olan Kıbrıs, hareket sonrası ABD açısından daha kullanışlı hale gelir. Ne var ki ABD Temmuz 1975'te Türkiye'ye yaptırım uygulamaya başlar. NATO üyesi olan Türkiye'ye NATO envanterinde bulunan uçak ve de silahların yedek parçalarını göndermemeye başlar. O dönemdeki ambargo ile bugünkü yaptırım mukayese bile edilmez. Keza 15 Temmuz 2016 FETO kalkışması ardından 24 Ağustos’ta Türkiye başarılı bir Fırat kalkanı operasyonu gerçekleştirdi. Hangi uçaklarla? NATO evanterinde bulunan uçaklarla, tanklarla toplarla.. Yine Mart 2018 de Zeytin Dalı operasyonu gerçekleşti. YPG'ye, PKK, SDG’ye verilen ikibin kargo uçağı ve yine beşbin tır dolusu silaha rağmen, Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak ve NATO envanterindeki silahlarla gerçekleştirdi başarılı Afrin Harekatı’nı. Eğer ciddi bir yaptırımdan söz etmek gerekseydi o iki başarılı hareket öncesi ve sonrasında çeşitli silahların zaman aşımlı malzemelerine getirilecek olan yaptırımlardan söz etmek gerekirdi. Oysa ki böyle bir yaptırım olmadı, sözü bile edilmedi. Türkiye-ABD arasındaki gel-gitleri biraz da ABD'nin kendi iç sorunları açısından ele almak gerekir. Silah sektörü ile finans sektörü arasında sıkışan ve evanjeliklerin siyonist lobilerin Trump'ın başına diktikleri aşırı evanjelik Mike Pence’in aşırı gayretkeş tavırlarında aramak gerekir. Bu arada Türkiye'nin; bu tür ilişkilerde, dış politikada sükunet ve suhulet yönetimini uygulanması gerekir diye düşünüyorum. Aslı astarı olmayan bir yaptırım kararı ardından yapılan çıkışlar ve konuşmalar hem ekonomiyi hem sosyal dokuyu hem de sosyal psikolojiyi etkilemektedir. Elbette 10 Ağustos’taki döviz hareketliliği, Aliminyum vb. bazı ihracat kalemlerine Trump’ın gümrük vergisi artırımı önemli. Ne var ki bunlar bile sembolik. Adı geçen kalemlerin Türkiye’nin toplam ihracatındaki boyutu 3 milyar doları bile bulmamakta. Üstelik de Trump’un ilgili twit’i yayımlandıktan sonra Türkiye’de tam bir dayanışma hali yaşanmaya başlandı. Üstelik İran-Rusya-Türkiye yakınlaşmasını da körükledi.

Doğru İsrail bölgede güçlü İran ve Türkiye istemiyor. Ama unutmayalım ki 330 milyonluk ABD, sadece Yahudi lobileri ve evanjeliklerden ibaret değil. Amerika'nın belki de büyük bir kitlesi toplam sayıları 20 milyonu bile bulmayan evanjeliklerin karşısındadır. Aslında biraz sabır ve sükunetle hareket edilebilinirse ve her konuşan ABD’liyi adam yerine koymaz isek, belki de Apolitik olan Amerikan halkının geniş kesimi evanjelikler ve siyonistlerle kendileri mücadele edeceklerdir. Ama Amerika'nın geniş halk kitlelerine kendilerine rağmen var olan %25’luk azınlıkla mücadele etme fırsatı vermiyoruz ki?

Amerika Türkiye’den ne istiyor? Özetle, İsrail’in güvenliği açısından İsrail’in tepesinde duran ve İsrail’e 2006 Temmuz’unda önemli bir mağlubiyet tattıran Hizbullah Örgütünün arkasındaki güç odağı olan İran’a uygulanan yaptırımlara Türkiye’nin de uymasını istiyor. Brunson hadisesi bahane..

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları