22 Ağustos 2019 Perşembe •

ALLAH’IN İŞÇİLERİ

21.02.2019
Ayten DURMUŞ

Geçen hafta bir vakfın salonunda, farklı dernek ve vakıflardan temsilcilerin de katılımıyla bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda ‘insanın yeniden inşasının önemi’ vurgulandı. Yapılan kısa ve özlü konuşmalarda, milletimizi ayrıştırma yerine birleştirme, muhatap olunan kişilere yani kendi insanımıza -onun mevcut durumu ne olursa olsun- kızıp küsme yerine, onlarla hareket edecek alt yapı ve imkânların oluşturulması ve sürdürülmesi de dolaylı olarak ifade edildi. Herkes bu hususun öneminin farkındaydı. Çünkü herkes biliyordu ki dünyadaki tüm marjinal oluşum ve hareketler, maden ve sabun köpüğü gibi geçen zamanla eriyip yok olmaya mahkumdur. Yapılması gereken şeyler için ortaya konulan çabaların böyle olmamasına dikkat etmek gereklidir.

Bu toplantının belli bir gündemi vardı fakat ben orada yapılan konuşmalardan birinde geçen, az sonra gündeme getireceğim ‘Allah’ın İşçileri’ tamlamasını çok vurucu ve anlamlı buldum. Bu konuyu oraya getireceğim.

Uzun soluklu davalar, şahsiyetli insan yetiştirmeye önem verir. İnsan şahsiyetinin sağlamlığı için de tüm erdemlerin zirvesi ve belki gayesi olan ‘ADALET’ fazileti, bir şahsiyet unsuru olarak çok önemlidir. Çünkü hangi sebeple olursa olsun adaletten taviz vermek, kişinin şahsiyetini bozar. Bu bozulma, diğer tüm bozulmaları da peşinden sürükler.

Toplumların bozulması ise ‘satılmış ve kiralanmış yöneticiler, âlim vasfını kaybetmiş bilginler, kullanılmaya müsait kanaat önderleri (konumundakiler), halkına zulmeden küfrün elebaşıları, tüm millete zulmeden ekonomik zorbalar ve azgınlar/mütref, zalim ve kâfirlerle ittifak halinde olan mevki-makam sahipleri’ eliyle zirveye ulaşmaktadır. Öyleyse demek ki düzelmesi de bu gidişatın tersine çevrilmesiyle mümkün olacaktır.

Evet, kendi aleyhine dahi olsa âdil olabilmek, insan için de devlet için de büyük bir erdemdir. Yoksa adaletin ikamesini; dünyanın her yerinde işgallere, soykırımlara, katliamlara, sömürülere devam eden dünyanın en büyük silah üreticileri ve tüccarları olan BM’nin 5 daimî üyesinin diğer ülkeleri kontrol altında tutabilmek için imzalattıkları ‘İnsan Hakları Sözleşmesi’ başta olmak üzere diğer sözleşmelere havale etmek, havanda su dövmektir. Çünkü herkesçe bilindiği gibi, İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer uluslararası sözleşmeleri en çok ihlal edenler, bunları hazırlayanlar yani BM’nin ‘Veto’ hakkını/yani dünyanın geri kalanına üstünlük ve egemenlik hakkını elinde bulunduran Çin, Rusya, Fransa, İngiltere, ABD’dir.

Esasında bu ve benzeri sözleşmeler, bunları hazırlayan silah ve teknoloji gücünü elinde bulunduran bu ülkelerin uyması için değil, başka toplum ve devletleri, baskı ve kontrol altında tutmak için hazırlanmış, kendilerinin uygulayacağı ve uygulatacağı yaptırım ve ceza şartlarını kabul ettirdikleri sözleşmelerdir. Bu hususlar artık neredeyse herkes tarafından bilinmektedir.

Peki o zaman, ‘İnsanım!’ diyene ne düşer?

Durum ve konum ne olursa olsun, hakkın ve adaletin yanında durarak yapabileceği her şeyi yapmaya çalışmak, yapamadıklarını sesinin en gür tonuyla haykırmak, haykıramadıkları için de güçsüzlüğünün acısını ta yüreğinde duyarak ‘tazarru’ ile dualara yönelmek düşer. Bu sıralamanın bozulması yani mesela yapabileceklerini yapmak şeklindeki ‘fiili dua’ yerine, sadece ‘sözlü dua’ya yönelmek, insanı ve toplumu hızlı bir bozulmaya sevk eder.

Böyle bir hayatı yaşayan insanların ‘Hakkı’ tavsiye süreci ‘Sabır’ olmadan devam edemez. Sabır ise yürekte üretilen bir güce ihtiyaç duyar.

Bu güç nedir, nasıl oluşur?

İnsanın hayatını, ‘salih ameller ve salih olmayan ameller’ (11/HÛD:46) oluşturur. Hakkı ve adaleti ikame için ‘Adaleti ayakta tutun.’ (4/NİSÂ:135) sorumluluğuyla görevli olduklarını bilenler, hayatlarını salih amellerle geçirmeye çalışırlar. Salih amellerin aklımızda kalabilecek en kısa ve öz tanımı ise ‘ücretin sadece ve sadece Allah’tan istendiği eylemlerdir.’ Bu yöntem, Allah’ın Elçileri ve onun takipçilerinin hayat tarzıdır. Böyle bir hayatın ölmeden önce bir tatili ve emekliliği yoktur. Herkes işinde çalıştığı kişiler ve kurumlardan maaşlarını ve ücretlerini alırlar. Bunlar ise ücretlerini Allah’tan alacakları bilinciyle yaşarlar. Bu yüzden eylemlerini, bir malı iki yere pazarlayan sahtekâr tüccar gibi iki yere sunmazlar; yani Allah’a ve insanlara. Yani ‘görünmek’ ve ‘olmak’ arasındaki tercihlerini ‘OLMAK’tan yana kullanmışlardır.

Onlar sadece derler ki: ‘Rabbim nasıl buldun, oldu mu acaba?’ Gerisi yoktur. Çünkü onlar bilirlere ki kendileri ‘ALLAH’IN İŞÇİLERİ’dir, tıpkı daha önceki tüm Elçiler ve Onların takipçileri gibi.

---

Önemli bir not: Sözü geçen programda, her güzel ve iyi oluşuma elinden gelen her desteği vererek katkı sunan Süleyman Arslantaş ağabeyimize de teşekkür edilerek bir ‘Onur Plaketi’ verildi. Gerçi O, eş-Şekûr olan Rabbimizin vereceği karşılığa taliptir fakat kadirşinas olmak da elbette çok önemli bir erdemdir. Bu vesileyle ona ve bu davanın tüm emektarlarına bir kere daha şükranlarımızı sunmayı borç biliriz.

Yorum Ekle
Yorumlar
Sibelkaralar

22.02.2019

ALLAH bizede onun işçisi olmayı ve onun istediği gibi hizmet etmeyi nasip etsin inşallah herzamanki gibi mükemmel bir yazı Allah razı olsun
Dürümiye / Lezzete Davetiye