Aidiyet Duygusu Birey Olmanın Önünde Engel Midir?

18.02.2018
Mehmet Yaşar Soyalan

Çevreyi ve eşyayı içinde yaşadığı toplumun etkisi ve yönlendirmesi dışında kalarak (veya bunu asgari düzeye indirerek) salt kendisine ait bir gözle/gözlükle görebilmek, gördüklerini kendi iradesi ve lisanıyla yorumlayabilmek çok az kişinin başarabildiği bir şeydir. İnsanlar genelde gördüklerini ve yaşadıklarını içinde bulundukları toplumun genel algısı ve anlayışı çerçevesinde okuyup tanımlarlar. Bu nedenle her bir insandan özgün bir yorum veya davranış beklemek çok zor olsa da imkânsız değildir. Çünkü her insan potansiyel olarak böyle bir imkâna sahiptir. Bu potansiyelin ortaya çıkarılması da örtülmesi de mümkündür. Aile, çevre, eğitim, din, sosyal yapı, kültür, mekân/ortam, otorite gibi pek çok faktör nedeniyle kişinin kendi olması, kendini keşfetmesi, tanımlaması, hemcinsleriyle ortak ve farklı özelliklerini bilmesi, yani kimlik sahibi özgün bir birey olarak var olması, biraz emek ve çaba isteyen bir süreci gerektirir. Bilmemiz gerekir ki özgün düşünceler ve özgün yorumlar ancak özgür bir zihne sahip olan bireyler tarafından yapılabilir.

 

Kişinin, kendi tanımlarını kendisi yapan bir birey olabilmesi, kendine özgü bir düşünme, algılama ve okuma/yorumlama yeteneğine yani kendine özgü bir dile, usule sahip olması ile mümkün olur. Sosyoloji ve toplumsal yapı bu imkânı kolaylaştırır veya zorlaştırır. Kurumsal anlamdaki eğitim de kişinin kendisi olmasını zorlaştıran etkenlerden birisi olagelmiştir. Ama insanın doğasında -ne kadar örtülürse örtülsün, ne kadar yönlendirilirse yönlendirilsin- var olanı sorgulama, kendine özgü olanı bulma kabiliyeti de bulunduğu için kişinin kendini keşfetmesi de her zaman imkân dâhilindedir.

 

Böyle bir arayışın, kişiye bazı sorumluluklar ve görevler yüklemesi nedeniyle bu niteliklere sahip olmak insanoğlunun çok arzuladığı ve hoşlandığı bir şey değildir. Aksine bu durum insanoğlunun geneli tarafından hayatı zorlaştıran, bireyi yalnızlaştıran, çevresi ile ilişkilerinde problemler oluşturan bir “gereksiz bir yük” olarak kabul edilir. Bundan dolayıdır ki, insanların geneli, kalabalıklar arasında, bir sürü pisikolojisi içinde yaşamaktan mutluluk duyarlar. Kalabalıkların algısı onların da algısıdır. Kalabalıkların gözüyle görür, kalabalıkların kulaklarıyla duyarlar. Onlar için ''akıllı olmak''; genelin algısı çerçevesinde yani parçası olduğu toplumun kabulleri çerçevesinde onun gelenek ve göreneklerine, kurallarına uygun olarak yaşamaktır. Riske girmek ve “aykırı” olmak ''akılsızlık'' olarak kabul edilir. Hazırı gayb ile değişmezler. Risk almazlar. Toplumsal kabulleri sorgulayanlar, kendileri olmaya çalışanlar, farklı düşünce ve davranışlara sahip olanlar “aykırı/marjinal”, hatta “öteki”  olmakla suçlanıp aşağılanırlar.

 

Toplumsal/ grupsal aidiyetini kendisine kimlik edinenler, başka bir kimliğe ihtiyaç duymazlar, bu halleri ile onlar hakikate ulaşmış, hatta hakikatin kendisi olmuşlardır. Bir anlamda onlar toplumsal Nirvana’da yaşamaktadırlar. Bundan dolayı konumlarının sorgulanmasından rahatsız oldukları gibi algı, inanç ve davranışlarının sorgulanmasını da istemezler. Dolayısıyla insanların genelinin farkındalık algısı ''öteki'' ile yani üyesi olmadığı toplum ve kurumlarla sınırlıdır. Çünkü toplumsal kodlarla yaşayanlar, ancak, farklı toplulukların farklılıklarını farkedecek zihinsel donanıma sahip olabilirler ve yalnızca karşıt toplulukların toplu olarak yaptıkları davranışları fark edebilirler. Kendilerini pir parçası olarak gördükleri yapılara karşı eleştirel bir tutum içine girmeleri muhal olmakla birlikte toplumsal bir refleksle ''öteki''ne karşı olumsuz anlamda eleştirel bir tutum takınırlar. Öyle ki “öteki”ne eleştirel bir tutum içinde olmak, kendi yapısının kutsanmasına zemin oluşturması açısından böyle bir tutum “tâbi” olan için hayati öneme haizdir. Çünkü o, kendi gerçekliğini ve var oluşunu “öteki”nin karşıtlığı üzerine bina eder. Böyle bir durum, yapı karşısında üyenin varlığını değersizleştirirken yapıyı sınırsız bir şekilde güçlendirmektedir. Dolayısıyla örgütlü yapıların/ cemaatin etkinliği ve gücü arttıkça, cemaat üyesi ferdin önemi azalır, yapıp ettiklerinin, yeteneklerinin hatta mevcudiyetinin çok fazla bir değeri ve anlamı kalmaz.

 

İşte böyle bir yapı içerisinde inşa edilmiş bir zihin, o yapının kural ve kalıplarının dışına çıkamayacağı için hem dışındaki dünyayı hem üyesi olduğu yapının/cemaatin iç yapısını, hem de kendi şahsi dünyasını gereği gibi idrak edemez. Kendisine ait olduğunu var saydığı düşünce ve fikirler o yapının bir izdüşümünden, bir iç yankılanmasından başka bir şey değildir. Çünkü böyle bir zihin, “hakikat arayışı” kaygısı taşımadığı için, kendisi, çevresi ve içinde bulunduğu yapı ile ilgili bir sorgulama sürecine girmez. O, tüm çektiği acı ve yoksunluklara rağmen, bu yapıya ait bir fert olarak, bütün sorunların çözüldüğü, soruların cevabını bulduğu varsayımı ile tanımlanmış bir mutluluk içinde yaşamaya devam eder.

 

Aslında insan doğası gereği tek başına yaşayamaz, bir aile ve çevre içinde yaşamak zorundadır. İnsanlar gayri ihtiyari kabullenilmiş yazılı olmayan bir toplumsal sözleşme çerçevesinde bir çevre içerisinde varlıklarını sürdürebilirler. Bu anlamda çevresel veya toplumsal aidiyet çok önemli ve anlamlıdır. Bu aidiyet kişinin hukukunun korunmasına katkı sağladığı gibi psikolojik olarak kişinin kendisini daha “iyi” hissetmesine ve yaşam kalitesinin yükselmesine de neden olur. Bu tür bir aidiyet kişinin kişiliğine bir halel getirmez, kendisi olmasına bir engel teşkil etmez, aksine böyle bir birliktelik bireyin kendini geliştirmesine katkı sunar.

 

Ayrıca yeryüzünün başka bir gerçeği de vardır. Binyıllardır süregelen baskıcı anlayış ve yapıların uygulamalarının bir yansıması olarak toplumun önemli bir kesiminin iradeleri ya ellerinden alınmış veya belli yapı ve anlayışlar tarafından ipotek altında tutulagelmiştir. Bunun bir sonucu olarak güçsüz bırakılmış (müsted’af) bir kesimin mevcudiyeti de inkâr edilemez. Bazı dönemlerde bu tür toplumsal örgütlü yapılar, bu kişilerin varlıklarını devam ettirebilmeleri için az zararlı korunaklı bir liman işlevi gördüğü de yaşaya geldiğimiz başka bir gerçekliktir. Bu konumdaki insanlar açısından bazı dönemlerde böyle bir aidiyet duygusu hayatı kolaylaştıran bir durum arzeder. Bir şekilde güçsüz bırakılmış bu insanlar böyle bir yapı içerisinde kendilerini güven içerisinde hissetmeleri, hayatın zorlukları karşısında cemaatin imkânlarından yararlanarak günlerini daha az sıkıntı ile geçirmeleri mümkün olabilir.

 

Bu aidiyet duygusu ve dışa kapalılık, cemaat ve toplumsal düzenin sorunsuz işlemesi yanında toplum üyesi fertleri dış etkilere karşı da korur. Toplum ve cemaat otoritesinin veya toplumsal zihnin iradesine aykırı, düşünce, anlayış ve yeniliklerin toplumun bünyesine girmesini de bir ölçüde engeller. Toplumsal zihin, seçmeci değil, genellemeci olduğu için dışarıdan gelen veya gelecek olan etkinin mahiyeti ile ilgilenmez. Dışarıdan geliyor olması zaten onun için reddedilmesi için yeter bir şarttır. Çünkü o ötekine aittir. Ötekine ait olan da kötüdür. Bu hal aynı zamanda, dış etkilere kapalı olması nedeniyle, mevcut toplumsal düzenin ve var olan “huzur”un aynı şekilde sürmesini de sağlar.

 

Tüm bu gerçeklikler yanında, içinde boğulduğumuz, zulüm ve haksızlığın egemen olduğu şu yerküre ancak, özgür ve kimlik sahibi bireylerin omuzlarında, refahın herkese ait olduğu adil bir dünyaya doğru evirilebilir. Bu nedenle kendimiz olmak her bir fert için en temel sorumluluğumuz olsa gerek…

 

mysoyalan@gmail.com

Yorum Ekle
Yorumlar
Hak yol

04.03.2018

Hem yaziniza hem pratik gercege gore demekki aidiyet duygusu bazen şahsiyet li birey olmaya engelmiş.Yalnız da kalinsa hz İbrahim gibi gerçekten sapmamali hem şah damarından yakın Allah okuduktan sonra
???

04.03.2018

Peki yalnız kalacaz diye yanlış yapan guruba ait olmaya devam mı edecez hem o zaman son patagrafinuzin ne anlamı kalır
Mustafa Demir

21.02.2018

Tebrikler, özgür ve kimlik sahibi bireylere selam olsun!
Reşat YILDIZ

19.02.2018

Eline Sağlık Yaşar Abi. Kendimiz olmak, fert olmak, özgür olmak ve hakikate ulaşmak. Toplumsal prangalar altında güçlü bir irade ve mücadele isteyegelmekte. Kendimizin kim olduğu sorusunun bizi götüreceği noktaya raptolup sımsıkı sarılınca kendimiz olmaya ve varoluşun ilahi illetine vakıf olmaya başlar, bunun mesuliyeti omzumuzda hissettiğimizde fert oluruz elbette. Evet, Özgür olmak ise Özün göze, ana menbaya ulaştığında gürlemeye başlamasıyla özgür olacaktır. selamlar...
Halit ATAOĞLU

19.02.2018

Toplumda yürekli, omurgalı insan sayısı az. İnsanlar iki yüzlü değil yülerce yüzlü. Sizlere çok iş düşüyor.
Nevzat Kardeş

18.02.2018

O kadar uzun uzun yazmanın gereği yokmuş. Tek başımıza da toplum olmaksızın da yaşayamayız. Başlık ve son paragraf yeterli.
Mehmet ertem

18.02.2018

Daha öncekiler gibi çok güzel bir yazı.Tebrikler.
Mustafa Balçiçek

18.02.2018

Sayın hocam her zamanki gibi önemli gerçeklere deyinmiş farkındalık oluşturmaya çalışmış. Bu hassasiyetinden dolayı teşekkür ediyoruz bizleri aydınlatmakta devam etmesini diliyorum...
A.Nadir

18.02.2018

Bir aileye bir milliyete ait olmak kişinin serseri mayın gibi olmasını engeller ama :)
Saaadettin Gül

18.02.2018

Yazı çok güzel kardeşim. Her cümlenin altına imzamı atarım. En büyük eksikliğimiz kendi beynimiz ile değil de başkalarının fikir ve düşünceleri doğrultusunda hareket etmemiz dir.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları