50’li Doğumluların Hikâyesi veya 1974-1981 Arası Yıllarının Siyah Beyaz Fotoğrafları

28.05.2018
Mehmet Yaşar SOYALAN

Bazı dönemler vardır, özel dönemlerdir. İnsanları da özeldir, özelliklidir. Veya yaşanılan şeyler, olan olaylar, yaşandığı dönemi ve yaşayanları özel kılar. Bu tür dönemler yaşlı bir öğretmen gibidir, asık suratlıdır, sıkıcıdır ama öğreticidir: muhataplarını özel olarak eğitir, terbiye eder. Tarih içinde damıttıklarını onlara yaşatarak, dokunarak, kafa göz yararak öğretir. Sonuçta yaşayan, sabretmeyi, mücadeleyi, paylaşmayı, eleştirel olmayı, en önemlisi de vefayı ve dostluğun anlamını öğrenir.

İşte 1974-1981 arası yılları da böyle bir dönemdir. Hem siyasi arenada hem toplumsal ve ekonomik arenada hem de kültürel hayatta daha önce olmayan şeyler olur bu dönemde. O dönemdeki adamlar mı olmayan şeyi oldururlar yoksa her şeyin zamanı gelmiştir de meyve olgunlaşmıştır da dibine mi düşmüştür veyahut yaşanan olaylar mı, toplumsal gerçeklik mi bu adamları oldurur, var kılar orası bilinmez. Özel de Türkiye’de, genelde bölgemiz de pek çok şey olur, pek çok yaşanır bu dönemde; bunların pek çoğu hala canımızı yakmaya, ağzımızın tadı olmaya devam eder.

Bu yıllar pek çok şeyin yeniden tanımlandığı, yeniden yazıldığı, yeniden öğretildiği yıllardır. Hazır kalıpların kırıldığı, yeni soruların sorulduğu, her kafadan bir sesin çıktığı, her sesin bir cevap olduğu, herkesin ben de varım dediği, kendileri bilseler de, bildiklerini sansalar da, ne dediklerinin tam bilinmediği, ama herkesin konuştuğu hem de yüksek sesle konuştuğu yıllardı. Köyün kente taşındığı yıllardı. Sadece taşı toprağı altın olan İstanbul’un, başkent Ankara’nın değil, Adana’nın, Erzurum’un, Diyarbakır’ın, Konya’nın, Bursa’nın, Trabzon’un, Antalya’nın, Mersin’in, elbette İzmir’in gerçekten il olduğu, insanların akın akın bu illeri doldurduğu, hareketin, eylemin bol, bereketli olduğu yıllardı.

İmam- Hatip Okullarının/Liselerinin, MTTB’lerin, Akıncıların, Ülkü Ocakları’nın, Devgenç’lerin, İGD’lerin, Kurtuluş’ların, Kava’ların, davaların, öldüresiye kavgaların olduğu yıllardı. Anadolu’nun, Sünni’si, Alevi’si, Türkü, Kürdü ile tüm gençlerinin, kentlere sadece ekmek için değil, okumak için akın ettiği, ben de varım dediği, kendisini bir fikir, bir siyaset, bir parti, bir dernek, bir teşkilat çevresinde şekillendirdiği yıllardı. Örgüt olup, örgüt kurup ama cemaat olmadığı, cemaatlere yan bakıldığı, herkesin birinin adamı olmakla suçlandığı, aslında herkesin, kendisinin adamı olduğu, kendisi kaldığı, bu nedenle kendisini her gün yeni bir yapılanmanın içinde bulduğu, teşkilatların, derneklerin amip gibi bölünerek çoğaldığı yıllardı. Sağcısı ile solcusu ile İslamcısı ile herkesin devlet yıkıp devlet kurduğu, devlet olduğu yıllardı.

Her bir dilin, her bir bireyin “hayır” dediği, “la” dediği, “evet” demeye ramak kaldığı yıllardı. Çarşılarda, pazarlarda, sokaklarda, üniversitelerde, liselerde, meydanlarda Anadolu’nun bütün renkliliği içinde, dünyanın bütün fikirlerinin konuşulduğu, ideolojilerinin taşındığı, herkesin her biri ile konuştuğu, tartıştığı, tanıştığı, henüz ötekinin tam öteki olmadığı, her şeyin apaçık, şeffaf sanıldığı, her bir yerde, ama hepsi Anadolulu olan, Anadolu’da olan gençlerin anlaşmalarına “bir adım” kaldığı yıllardı.

Gazetelerin, dergilerin, fikir dergilerinin, edebiyat dergilerinin, kitapların, tercüme kitapların arka arkaya çıktığı, kitapevlerinin her köşeden, her sokaktan pıtrak gibi patladığı, her kasabanın, her mahallenin, her örgütün bir kitabevinin bulunduğu, her kitapevinin bir yayınevinin olduğu, hatta kitapevlerinin matbaaya dönüştüğü yıllardı. (Bak bu daha önemli) hangi anlayışta olursa olsun her gencin ders kitapları dışında bir kütüphanesinin olduğu, kitapların, dergilerin gazetelerin okunmayıp yutulduğu yıllardı.

İşte bu yılların son çeyreğinde, bir elin, her bir ele konuştuğunu öldürmesi için silah tutuşturduğu yıllardı. Her gün her sokakta, onlarca silahın patladığı, bıyıkları yeni terlemiş çocukların/gençlerin, bıyıkları yeni terlemiş çocukları/gençleri bir seksen yere serdiği, her renkten her dilden, her dinden ağıtların semaya ağır geldiği yıllardı.

Ha bir de yoklukların, kıtlıkların, kuyrukların, grevlerin hayatın bir gerçeği haline geldiği, elektrik lambalarının yanmadığı, çeşmelerden suların akmadığı, gazın, benzinin, tüpgazın, şekerin, yağın bulunmadığı, belediye otobüslerinin, dolmuşların mesai saatleri dışında çalışmadığı, çöplerin toplanmadığı yıllardı.

Bu yılların sonlarına doğru patlayan silahlar, önce en önde koşanları, en çok konuşanları susturdu. Sonra mahalleleri, sokakları, evleri ayırdı, komşuları ayırdı, gönülleri ayırdı, arkadaşları ayırdı, kardeşleri ayırdı. Sünniler sağcılara, sağcılar Batı’ya, Aleviler solculara, solcular Doğu’ya/ Rusya’ya/ Çine ihale etti. Her sakin, mahallesinde esirdi. Diğer mahalledeki akrabasına tanıdığına gidemezdi. Böylece mahallelerden göçler başladı, ayrışmalar başladı, “daha güvenli sokaklara” taşınıldı, gerçek “öteki” hortladı. Dillerin sustuğu, silahların konuştuğu günler gelmişti. Gençler susturulmuş, kitap evleri gizli örgüte dönüşmüş, matbaalar kitaptan çok bildiriler basmaya başlamıştı. Herkes sokağına, evine çekilmiş, kendisini mahalle çetesinin insafına terketmişti. Ama istisnasız her mahallenin bir sahibi, bir çetesi vardı ve mutlak egemendi. Konuşan silahlardı. Devlet, hükümet, asker, polis neredeydi, kimse bilmezdi, aranınca bulunmazdı. Orası karanlıktı, çok gri, fulü bir alandı.

Seksenlerin ilk yılının sonlarına doğru bir gece sabaha yakın saatlerde bütün sokaklarda, bütün mahallelerde, bütün kentlerde silahları dağıtan el ortaya çıkmış, bütün silahları bir elde toplamıştı. Silahlar susmuş, diller susmuş, gönüller susmuş, sokaklar susmuş, tek kişi konuşur olmuş, hapishaneler dolmuştu. Bir de kuyruklar, grevler bitmiş, elektrikler yanmaya, sular akmaya başlamış, yağ, şeker, benzin, tüpgaz bulunur olmuştu. Bunlar niye yoktuydu da şimdi niye olduydu bilinmez ama tüm bunlar bir gecede olmuştu. Bir dönem de böyle sona ermişti.

İşte 1950- 1960 yılları arası doğanlar, o yıllarda 15- 25 yaş aralığında olanlar, tüm bunları birinci elden, olayın, dönemin faili olarak yaşamışlar, yaşatmışlar, dönemin kahramanı olmuşlardı. Özellikle 1974-1981 aralığında ülkenin de meydanların da sahibi ve hakimi bu yaş kuşağında olanlardı.

Evet, bu dönem kendine özgü olduğu gibi, bu dönemin faili olan 1950’li doğumlular da kendine özgüydü. Dediğimiz gibi belki de dönemin gerçekleri onları böyle önemli kılmıştı.

Her şeyden önce bu genç adamlar (ister 15, ister 25 yaşında olsun) fikir adamıydı, siyaset adamıydı, kültür adamıydı, hareket adamıydı. Bağımsız, bağlantısızdı; derneği vardı, teşkilatı vardı, partisi vardı, dergisi, gazetesi vardı, kitabevi vardı. Bunların hepsi kendisinindi. Her taşın altında kendi eli vardı. Bu nedenle o, öğrenciydi, öğretmendi, işçiydi, temizlikçiydi, aşçıydı, yöneticiydi, abiydi, kardeşti, ama herkes birdi, herkes “bir”indi, davanındı. Dava herkesindi. Herkes aynı kaptan yer, aynı bardaktan içerdi, ayrı gayrı yoktu, ayrılık gayrılık çıkaran yok olurdu.

Ellili yıllarda doğanlar herkesi okur, herkesle konuşur, herkesle tanışır, tartışırdı. Bir fikri, bir hakikati, bir ülküsü, bir ideali vardı. Ona inanırdı, onu sonuna kadar savunurdu. Takiyye bilmez, maske takmazdı. Zaten siz onu bıyığından, saçından, sakalından, giysisinden, özellikle de parkasından tanırdınız. Apaçık kimliği ile ortadaydı

Bu kuşağın en temel özelliği; çok okuması, çok bilmesi, bilgiç olması, çok şeyden anlaması, çok şey söylemesi, çok yerde olması, çok çalışması, duygusal olması, şiir yazması, silah kullanması, çok paylaşması, az biriktirmesi değil, sorumluluk bilincinin çok üst sevide olması, yaptığı işi sahiplenmesi, elini taşın altına koymasıdır. Bir de bir konun uzmanı olmaktan hoşlanmamasıdır. Çünkü uzmanlığın kendisine at gözlüğü takarak çevresini tanımasını engellediğini yaşayarak görmüştür. Çevresinde olup bitenler önündekiler kadar önemlidir. O çok amaçlı bir İsviçre çakısı gibi pek çok işi bir anda yapabilir, çok işlevseldir. Etrafına 360 derecelik bir açı ile bakmaya çalışır, her iş elinden gelirdi. Tabi biraz saftı, hasebi değil, hasbi olduğu için belki de başka türlü olamazdı.

70-80 kuşağının 15-25 yaş aralığındaki insanı dediğimiz gibi çok boyutludur. Mühendis de olsa, sosyal bilimci de olsa siyaset ve edebiyatla ilgilenir. Genelde bir köyü vardır, bu yıllarda köyüne yabancı kalsa da sonraki yıllarda telafi etmeye çalışır. O bir hareket ve kültür adamıdır ama ülke sorunları her zaman gündeminin, uğraşının en ön sırasındadır. Apolitik değil, politiktir, hem teoriktir hem pratiktir. Hayatta karşılığı olmayan teorilerden uzak durur. Felsefe de, sanat da halk içindir. Bu nedenle haber programlarını kaçırmaz.

Bu kuşağın insanları ayrıntılardan çok fotoğrafın bütünü ile ilgilenirler. “Şeytan ayrıntıda gizlendiğinden” midir nedir bilinmez, ayrıntıya dalmak onu korkutur. Ayrıntılara takılmanın, bütünün elden çıkmasına neden olacağını sanır. Ayrıntının dostluklara da halel getireceğini varsayar, ayrıntılara takılmayı kusur aramak olarak görür. Onun görevi küçük kusurları örtmek, büyük kusurların altını çizmektir. Ormana tepeden bakınca kusurların küçükleri görülmez, oradan gördüğü kusurları da affetmez. O, kişisel çıkarların, küçük işlerin değil büyük işlerin, büyük davaların adamıdır.

Bu adamlar bugün 60’lı yaşlarda olsalar da hala en büyük hobileri devlet/hükümet yıkmak, devlet/hükümet kurmaktır. Ancak şimdi devlet olamayacaklarını anlamışlardır.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları