15 Temmuz’u 28 Şubat’a Meze Yapmak

17.11.2018
Mehmet Yavuz AY

Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu 28 Şubat bin yıl sürecek demişti. Encümen-i Daniş üyesi Kıvrıkoğlu’nun sözleri yadırganmış, AK Parti iktidarı döneminde, “on yıl bile sürmedi” yorumları yapılmıştı.

Müslüman Anadolu halkı, ülkeyi, Amerikancı darbeden ve askerî vesayet sisteminden çekip aldığında, çocuklarımızın geleceği için ümitlenmiştik. Kalkışmanın üzerinden geçen iki buçuk yıla yakın zaman zarfında Kıvrıkoğlu’nu haklı çıkaracak gelişmeler yaşanıyor.

Cepheleşme mantığı ile siperlerine çekilmiş, birbirine ateş eden taraflar, gerçeğin salt kendi yanlarında olduğundan eminler. Kişiler ve olaylar konuşulmaya devam ediliyor. Kendimizle, tarihle, asıl canalıcı nokta hakikatle yüzleşmeden kaçınıyoruz.

Lâle Devrinde başlayan ve günümüze kadar devam eden üç yüzyıllık Batılılaşma- Çağdaşlaşma- Modernleşme yolculuğumuzun en temel çelişkisini H. Ziya Ülken şöyle ifade eder:

“Kültürün her çağda ve her bölgedeki yaratıcı, üretici faaliyet olduğunu ve her çağda bu faaliyetlerden en güçlüsünün ötekilere rehberlik ettiğini, bir ülke veya bir millet için modernleşmenin, bu yaratıcı-üretici faaliyet seviyesine erişmek olduğunu; bunun için hiçbir zaman yaratıcı milletlerin eserlerini almak, kültürün ürünlerini benimsemek, kısaca şekillerini almakla mümkün olmayacağını anlayamamışlardır.” “Tanzimattan Sonra Fikir Hareketleri”, Tanzimat I, İstanbul, 1940, s. 757-775)

Yılmaz Öztuna’ya göre, Vaka-yı Hayriye(1826), modern devrin gerçek başlangıcıdır ve “Türkiye’de Batı medeniyeti bu tarihle başlar” (Büyük Türkiye Tarihi, c. 6-7, 1983, İstanbul).

Batılılaşmanın ilk safhası kabul edilen, Mümtaz Turhan’ın “Serbest Kültür Değişmeleri Devri” (Kültür Değişmeleri, Sosyal Psikolojik Bir Tetkik, 1969, İstanbul) olarak isimlendirdiği Lâle Devri’nden (1718-1730) bu yana ne yaptık:

Kültürün en önemli dış unsuru olan kıyafeti değiştirdik ve bu değişime ordudan başladık.

Batı tarzı laik okullar kurduk. Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiyeyi Batılılaşmanın ileri karakolları haline getirdik.

II. Mahmud Devrinde, 3 Mart1829’da yayınlanan, Batılılaşma tarihinin dönüm noktası olan kıyafet kanunuyla bütün devlet memurlarının fes, pantolon ve ceket giymelerini zorunlu kıldık; kavuk, sarık, şalvar ve çarık’ı yasakladık. Uymayanları cezalandırdık.

Batı’ya sistemli öğrenci göndermeye II. Mahmud Devrinde başladık.

Batı tipi kurumlar ihdas ettik. Hükümeti Batı’daki kabinelere dönüştürdük.

Batı’nın iç ve dış ne kadar unsuru varsa bünyemize dahil ettik.

Batılılaşmanın devlet tarafından resmî bir program hâlinde ilânı demek olan “Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu”nu 3 Kasım 1839’da Reşid Paşa’ya okuttuk.

Bugünkü eğitim kurumlarımızın tamamının temellerini Tanzimat’ta attık.  

Misyonerlerin okullar açmasına izin verdik.

İslâm’ı ve Müslümanlığı günah keçisi hâline getirdik.

O kadar ileri gidilmiştir ki, İstanbul Darülfünûnu İlahiyat Fakültesi müderrislerince, 1928 yılında, dinde bazı reformların yapılmasını teklif eden bir “Islâhat Lâyihası” hazırlanır. Başta Köprülüzâde Fuad olmak üzere, İzmirli İsmail Hakkı, Şerafeddin Yaltkaya, Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Halil Halit, Halil Nimetullah, Mehmet Ali Aynî, Arapkirli Hüseyin Avni, Hilmi Ömer ve Yusuf Ziya beylerin imzasını taşıyan bu lâyihada, inkılâbın bütün sosyal müesseseleri asrileştirmek ve millîleştirmek olarak özetlenen hedeflerini gerçekleştirmek için camilere sıralar konularak ayakkabılarla girmeyi, ibadetlerin Türkçe ve asrî, enstrümantal musiki ile yapılması teklif edilebilmiştir (O. Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, c. 5, 1958-1965; Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, s. 220-223; Osman Kafadar, a.g.e., s. 150-151, Dipnot).

Avrupa’dan himaye görmeyi, bir çeşit manda olmayı amentü kabul ettik.

Kadın erkek ilişkilerinden, evlerimizde kullandığımız eşyalara dek kültürel Batılılaşmanın dayattığı her şeye gönüllü köle olduk.

Oysa meselenin farkında olan ilim adamları tarafından:

“Batılılaşma, daha çok asırlardır müesseseleşmiş hâle gelen sosyal yapının kendi iç şartlarından doğmuş tabiî bir olay, ‘doğrudan doğruya milletin bir hamlesi’ değil, yabancılaşmanın hâkim olduğu ‘Batı medeniyetinin yalnız teknik değil, düşünce ve ruhu ile kabulü için yapılan gayrî millî’ bir hareket olarak değerlendirilir. (Hilmi Ziya Ülken, a.g.e; Hıfzı Veldet, Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat, Tanzimat I, 1940, İstanbul; Yusuf Selman, Tanzimattan Sonra, 1985, İlim ve Sanat, c.I, s.4, Kasım-Aralık, s. 4-6; Osman Kafadar, Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma, Vadi Yayınları, s.s. 91, 1997, Ankara).

Arnold J. Toynbee’ye göre, Batı medeniyetinin dünyada yaşayan diğer toplumlar üzerindeki etkisi 20. yüzyılın en önemli olayıdır. Bu etki, kurbanlarının hayatlarını mahvedecek derecede kuvvetli ve kalıcıdır. “Bu, erkek, kadın, çocuk herkesin davranışını, görünüşünü, duygularını, inançlarını değiştirip insan ruhunun el değmemiş yerlerine korkunç bir şekilde ve insafsızca dokunan dış bir etkidir” (Medeniyet Yargılanıyor, Çev. Ufuk Uyar,1980, İstanbul).

Bugünümüz geçmişimize bağlı; tıpkı geleceğimizin, bugünümüzün maddî manevî birikimine bağımlı olması gibi. İslâm dünyası büyük bir fetret devri yaşıyor. Ülkemiz kimi yönleriyle daha olumlu çizgide olsa da mevcut kaos ortamı inanç, ahlâk, davranış biçimimizi; insana, eşyaya, tabiata, Yüce Yaratıcıya bakışaçımızı derinden etkiliyor. Batıcılık, Türkçülük, İslâmcılık altında toplanan öbekler birbirine benzer zaafları taşıyorlar. Derin fay hatlarıyla büyüyen ayrışmalar, topyekûn hamleler yapmamızı engelliyor.

Ülkemiz ve topluma baktığımızda neler görüyoruz?

Herkesi kendisi dışında bir şey olmaya iten modern, seküler bir dayatmanın karanlığı altındayız.

Farklı düşünce akımları kalmadı, insanlar tektipleşti. Sahici insan bulmakta sıkıntı çekiyoruz.

Tektipleşmeye karşın birbirimize olan düşmanlıklarımız azalmıyor.

Batı’da ne varsa fazlası bizde varken, içimizdeki Batıcılar dahil dünyaya söyleyecek sözümüz yok. Ne hikmetse Batıcıyız ama Batılı olamıyoruz. Düşünceden inanca, eğitimden sağlığa, ideolojik dayatmalardan ifade özgürlüğüne, ülke kaynaklarını iyi kullanmaya, sevgi ve merhamet kuşanmaya, erdemle bezenmiş adâlete, meşruiyeti yalnız kanunlarda değil helâl olanda aramaya, rüşveti yolsuzluk ve arsızlığı, liyakat ve dürüstlük esaslı görevlendirmeye, ülkemizin iyi yönetilmesine çokça ihtiyacımız var.

Eğitim ve zenginlik insanları mutlu etmiyor, bilakis şeytanlıkları, sapkınlıkları arttırıyor.

Kendi değerlerine samimiyetle bağlı, yalan söylemeyen, ilkelerini menfaate kurban etmeyen kaç kişi var?

Ülkeyi yönetenler tek başına suçlu olamazlar. Bedel ödeme sıkıntısı olmamasına rağmen dört başı mamur muhalefet bile yok. Bizi yönetenler kalbimizin aynasıdır. Biz ne isek onlar da odur.

Tam üç yüz yıl oldu, kurtuluşumuz için yüzümüzü çevirdiğimiz Batı ve medeniyeti; ne bize ne dünyaya huzur getirdi. Teknolojik üstünlüklerinin dayattığı ideoloji ve yeni din, bizi böldü, parçaladı. Kin, nefret ve düşmanlıklarımızı birbirimize boca eder olduk. Batıyı hiç sorgulamadık. “Batı! erdemden, adâletten yoksunsun, kendi dışındakileri insan olarak görmezsin. Emperyalistsin, ırkçısın, hazcısın, çıkarlarını kutsarsın!” demedik.

Ama biz iyi değiliz, mükemmel hiç değiliz. Kurtuluş reçetemiz elimiz altında, tedavülden kalkmış dururken, bize giydirilen deli gömleğini bayramlık elbise gibi taşıyoruz.

Batının zihin dünyasına, ilkelerine, düşüncelerine bakmaksızın nerede bir sapkınlığı var sahiplendik fazlasıyla. Değer üretmede, düşüncede, sanatta, tabiatı okumada, diğer toplumların çocuklarını devşirmede nasıl başarılı oldular, irdelemedik.

Yüce Yaratıcının evrensel çağrısına birgün dönebiliriz endişesiyle, içimizden devşirdikleri vasıtasıyla İslâm’ı şeytanlaştırıyorlar. Biz ne yapıyoruz? Biyolojik ihtiyaçlara indirgenmiş beşerliğimizle yetiniyor, insan olma mücadelesi vermek istemiyoruz. İçki, uyuşturucu, kumar, kadın ticareti; kötülük adına ne varsa en öndeyiz.

Zaaflı, bağımlı, düşüncesiz, inançsız, ahlâk düşkünü, ilkesiz olduğumuz için, “kendi kaderimizi ellerimize almaktan” uzağız.

Batılılaşmanın 300. yılındayız. Batı, düşmanlığını alenî hâle getirmesine rağmen, elimizde başka reçete de yok.  Kıvrıkoğlu 28 Şubat 1000 yıl sürecek demişti. Vesayetçi iradeye karşı duruşumuz yok. Dünyaya bağlı; böcek gibi yaşayıp ölüp gitmeye, , kum tanesine dönmeye, yok olmaya razıyız. 

Batının başımıza diktiği darbe karargâhının temsilcisi boşa konuşmuyormuş. 15 Temmuz’da Anadolu halkının kanıyla canıyla kurtardığı ülke ve devlet, muhafazakâr iktidarın kifayetsizliği ve akademi mensupları, münevverler, kanaat önderleri ve yazarların duyarsızlığıyla  28 Şubat’a meze oldu… 

 28 Şubat ve dahi Batılılaşmanın 700 yıl  ömrü kalmış. İlgilenenlere duyurulur. 

17.11.2018, Kardelen/Ankara

Mehmet Yavuz AY

Yorum Ekle
Yorumlar
Mahmut AY

19.11.2018

Dağarcığı doldurduğun için teşekkür ederim.
Ahmet kılıç

19.11.2018

Allah razı olsun abi inşallah bu yazılarınız ümmetin uyanışına vesile olur selamlar olsun
N. Şahin

18.11.2018

Yüreğinize sağlık yine aynı düşüncelere sahip olduğumuzu gördüm...Ve mutlu oldum. Kalkışmanın üzerinden geçen iki buçuk yıla yakın zaman zarfında Kıvrıkoğlu’nu haklı çıkaracak gelişmeler yaşanıyor. Ve haklısınız adam 1000 yıl sürecek dedi 15 temmuz ile bu perçinlendi
A.D

18.11.2018

Sa muhterem agabeyim Sonuna kadar haklisiniz Ve Ne yapabiliz Konusunda bile ortaya saglam ve dogru bir seyler koyacak Akil insan topluluklarimiz yok veya yetersiz.. Sunulanlar da Musluman sahsiyetlerin kifayetsizlikleri ve bozulmalari sonucu artik ciddiye de alinmiyor. Olsaydi Islamin bir faydasi bunlara olurdu, deniliyor... Kaleminize saglik. Aeo
E. Can

18.11.2018

Doğru söze ne denir. Aklına sağlık tabii bedenine de son paragraflar harika olmuş ama üstteki tedbirleri görmek de bir emek elbette yüreğine sağlık allaha emanet
M. Ali Çoban

18.11.2018

Tarih yolculuğu için teşekkürler ağabey...
B. Kaya

18.11.2018

Çok kapsamlı, ufuk açıcı, yön gösterici bir yazı olmuş. Eline sağlık Abi.
Hidayet ÇELİK

18.11.2018

"Toplumlar layık oldukları biçimde yönetilirler." Sadece ülkemiz değil, tüm müslüman alemi bugün batı ülkelerinin elinde kıvranır halde iseler, bunun nedeni tüm müslüman dünyası için ortak bir köke dayanıyor olsa gerektir. Bu ortak kökün ne olduğunu düşünmek ve bulmak olmalı işimiz. Kendi adıma, hangi sorun olursa olsun, İslam dünyasındaki hangi sorunu kafamda irdelesem, sonuçta vardığım yer sağlam bir hukukun olmaması ve liyakata uyulmamasına bağlıyorum. Toplumumuzun ezici çoğunluğu bu değerlere değer verseler, yöneticlileri de bu değerelere değer verenlerden seçerler ve bunun doğal sonucu olarak da hayatın her alanında (sosyal, kültürel ekonomik, insan ilişkileri, sömürüye karşı duruş...v.b.) dönüşüm oluşur diye düşünüyorum. Ama, İslam dünyasının şu görünen halinden nasıl o hale evrilebileceğini de doğrusu pek bilmiyorum. (Bu konuda yakın gelecek için kötümserim) Değerli yazılarınız sayesinde dünya görüşümüz zenginleşiyor. Teşekkürler...
Sami ÖZ

18.11.2018

Rehavet içinde bulunan, uyuyan hücrelerin uyanmasina vesile olur inşallah. Elinize sağlık.
Zeki Çetin

18.11.2018

Teşekkür ederim
Tülin onur

18.11.2018

Teşekkürler uyarılar için
Bilsem Akbaş

18.11.2018

Yüreğinize sağlık hocam başımızı ellerimizin arasına koyup sağlıklı düşünmenin zamanı geldide geçiyor.Oyun aynı oynatanlar aynı oynayanlar hic bir zaman uyanmıyor.Bunu bir düşünmemiz lazım.
Hanefi Terzi

18.11.2018

Eyvallah. Allah var gam yok!
Aydın Yalcın

18.11.2018

Tebrikler
Ahmet Furgan Albayrak

18.11.2018

Tebrikler
Mehmet Yavuz AY

17.11.2018

Hanefi Hocam, Ümitsizlikten Allaha sığınırım. Üzerimize güneş doğuyorsa ümit var demektir. Silkelenmemiz gerekiyor.
Hanefi Terzi

17.11.2018

Üstadım bu da çok karamsar bir yazı olmadı mı, hiç ümit yok mu?
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları