Yazı Dizisi: 12 Eylül'den 15 Temmuz'a Darbeler

13.02.2018

28 Şubat Postmodern darbesinin yaklaştığı şu günlerde, Hertaraf Haber Olarak , 12 Eylül'den 15 Temmuz'a darbe süreçlerini ele alan bir yazı dizisi yayınlıyoruz.

 

28 Şubat sürecinde TSK'dan uzaklaştırılan M. Yavuz AY'ın kaleminden ordunun durumu ve darbe süreçlerini ele alan yazı dizisinin ilk bölümünü ilginize sunuyoruz...

 

     12 EYLÜL’DEN 15 TEMMUZ’A  DARBELER VE EKSENİNİ ARAYAN TÜRKİYE

 

      Ağustos 1977 Kara Harp Okulu / Ankara / Ayrı Bir Gezegen

 

Gençlik yıllarımın başında, Ankara’nın bir köşesinden , hiç bilmediğim bir başka köşesine gelmiştim. Sonradan “Merkez Site”  olduğunu öğreneceğim devasa binanın iç avlusuna götürüldük.  

  

“Kısım” denen sınıflarda oturduk.

 

Gökyüzü, dikdörtgen avluda sersemlemiş beynime maviliğini  gönderiyordu. 

 

İlk hapis duygusunu hissedişim boşuna değilmiş.

 

 Buraya harbiye öğrencileri “Sağmalcılar” dermiş.

 

Sınavı kazanmış, okumaya, subay olmaya gelmiştik …

 

Binadan çıkarsanız öğrencilik hakkını kaybedersiniz diyorlar.

 

Dokuz gün avluda volta atarak, dikdörtgen gökyüzünü seyrederek bekledik.

 

Bir gün ses patlamalarıyla yankılanan avluya geniş giriş kapısından, eğitim elbiseli, silahlı teçhizatlı harbiye bölükleri giriyordu, marşlar söyleyerek.

 

Üst sınıflar eğitim kampından dönüyorlarmış.

 

 Milliyetçi bir Anadolu çocuğu olarak tuhaf, kırık, sersem dolaşırken; içimden bir ses “Nerdeyim ben?” diye bağırıyor.

 

Sorunum içimi acıtıyor : Namaz kılamamak.

 

Yüzlerce odanın içinde namaz kılacak bir yer yok.

 

Eğitim elbisesi, silâh ve teçhizat dağıtıyorlar.

 

Temel eğitim alıştırmaları (yanaşık düzen eğitimi) ardından eğitim kampına İzmir Menteş’e götürüyorlar.

 

Ramazan geliyor. Gizli saklı ağaçların arasında kılmaya çalıştığımız  “Namaz Sorunumuza”, bir de ”Oruç Sorunumuz” ekleniyor.

 

Halkın peygamber ocağı diye baktığı Ordu’nun subay mektebinde dine dair bir alâmet yok.

 

Ramazan’ın burada kıymet-i harbiyesi yok.

 

Askerlik yemini öncesi ilk kampımızda, büyük bir utanç, derin bir hüzünle ancak hafta sonları , gizli saklı, ekmek torbamızdaki  kuru ekmek, kantinden aldığımız kek, çikolata benzeri şeyler ve mataramızdaki su ile oruç tutabiliyoruz…

 

Sahur mekânımız, üst sınıfların bir zeytin ağacı gurubunun iç zeminini tesviye ederek branda yerleştirdikleri gizli namazgâhımız.

 

Ay bütün ışıklarını salıp, gökyüzü lambamız ışıksız namazgâhımızı aydınlatırken “Yalnız değilsiniz “ diyor sanki. Sivrisinekler büyük bir iştahla ellerimize ayaklarımıza yüzlerimize saldırıyor… 

 

Anadolu’nun çeşitli yerlerinden sivil lise kaynaklı gelen çoğu kavruk gençlerle, askerî liselerden gelenler arasındaki farklar o denli çok ve yoğun… Sivil kaynaktan gelenlere “Kayd-ı Kabak” diyorlar arsız bir keyifle. İçlerinde çok temiz arkadaşlar bulunsa da azınlıktalar. Çoğu sigara içiyor. İçki, kadın-kız, argo, belden aşağı konuşmalar kısa hayatlarının ayrılmaz parçası olmuş. Onlar da Anadolu çocukları idiler, ne yazık devşirilmişler.

 

 

Eğitim kampları, askerî okullar, kışlaların ruh dünyamızla, medeniyetimizle, kültürel kodlarımızla (Özellikle Adab-ı Muaşeret kuralları), milletin ortak ülküleriyle ne yazık ki bağları, bağlılıkları çok zayıflamış.

 

İkinci kamp dönemi Ramazan’dan yaklaşık on gün önce, oruç tutmak isteyenlerin isimlerini yazdırmasını istediler. Bizim devrenin yarıya yakını isim yazdırmıştı. Komuta kademesi bundan hiç hoşlanmamış olacak ki, çok ağır bir eğitim süreci başlattılar. Ramazan’a birkaç gün kala “Hâlâ oruç tutmak isteyen var mı?” diye sordular. Dört yüzü aşkın oruç tutmak isteyen Harbiyeliden geriye seksen civarında kişi kalmıştık. “Bu kadar az kişi için yemek çıkmaz, oruç tutmayacaksınız, vazife ibadetten önce gelir “ dediler.

 

Ülkücü bir Anadolu çocuğu olarak Din- Devlet- Ordu- Vatan- Millet kavramlarına ilişkin çok şey bilmesem de kampta karşılaştığım muameleler, hissettiklerim kalbimi beynimi alabora etmişti : Burası neresiydi, apayrı bir gezegen miydi?

 

Ramazan gelince, devşirilememiş Anadolu çocuğu seksen Harbiyeli, sahursuz oruç tutmaya başladık. Komuta kademesi, en ağır eğitimleri yaptırmaya başlamıştı.

 

Nöbetçi subayların en önemli işi, sahur vakti öğrenci avlamaya çıkmaktı. Yemekhane kameriyelerinde ışık yakıp, kuru ekmekle de olsa sahur yemeği yemek yasaktı. Aksini yapan olursa oda hapsi ile cezalandırılıyordu.

 

Ama yılmadık. Gizli namazgâhımızda gizli sahurlar yaparak oruç tutmaya devam ettik.

 

 

Subayların kimileri oruçlu olduğunu tespit ettikleri öğrencilere zorla su içiriyorlar, denize girmek istemeyen oruçlulara hakaret ederek, “Denize marş marş” komutu veriyorlardı.

 

Komuta kademesi bununla da yetinmeyip en ağır en yoğun tatbikatları Ramazan ayına plânlamışlardı. Denizden karaya yapılan çıkarmalar dahil.

 

Sabah 07.00’de başlayan eğitim 18.00 e kadar sürüyor. Sıcaklık gölgede 45 derece.

 

Her gün ikindi güneşi altında beş kilometrelik teçhizatlı koşu yaptırıyorlar. 

 

Allah’tan yardım dileyerek direniyoruz.

 

Bir taarruz tatbikatının bitiminde hedef bölgesindeyiz. Üzerimizden ter fışkırıyor. Bitkin vaziyette oturuyoruz. Oruç tutmayanlar suya saldırıyorlar. Bir kısmı kusuyor. Oruçlu bir avuç arkadaş kenarda oturuyoruz. Üzerime bir esinti geliyor, sıkıntılarımın yorgunluğumun hafiflediğini, orucun beni tuttuğunu hissediyorum.

 

İftar saati yazın uzun günleri dolayısıyla 20.45. Oruç tutmayanlar akşam yemeklerini 19.00 civarında yiyorlar. Soğuyan yemeklerin başında, tevekkülle iftar saatini bekliyoruz. Gece nöbetleri de tuttuğumuzdan dört saatten fazla uyuyamıyoruz. Akşam yemeğinden artanları ayırıyoruz ama ya bozuluyorlar ya da dökülmüş oluyorlar sahur vaktinde…

 

Yukarıdaki anıları, bilinenin aksine Ordu’nun İslâm karşıtlığının 28 Şubat darbesi döneminde bir kısım komuta kademesinin görüşü olmadığının altını çizmek için anlattım.

 

Devam Edecek....

Yorum Ekle
Yorumlar
Mahmut AY

19.02.2018

Güzel bir yazı
Hidayet ÇELİK

15.02.2018

Devamını sabırsızlıkla bekliyorum...
Mehmet Yıldız

13.02.2018

Teşekkürler.
ERDOĞAN DONMEZ

13.02.2018

1984 yılında Mamak muhabere okulunda 179. Donem asteğmen öğrencilere de benzer mumameleler reva görünmüştü.
Recep Galip

13.02.2018

Çok güzel bir yazı beğendim
yılmaz taşova

13.02.2018

Allah bu milletin samimiyetine, ihlasına binaen muhafaza ediyor. İnşaallah inananlar galip gelecek.
Cihat Gökdemir

13.02.2018

Teşekkür ederim
Aydın yalcın

13.02.2018

Teşekkürler
Hüseyin çolak

13.02.2018

1994 ve 1995 yıllarını hatırlatmış oldunuz
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye