Takvim Yırtıkları Üzerine Kısa Düşünceler ( Hüseyin Su) / Talip ÖZÇELİK

15.03.2018

Yazarımız Talip ÖZÇELİK, Yazar Hüseyin SU tarafından kaleme alınan "Takvim Yırtıkları" isimli kitaplarının tanıtımını siz değerli Hertaraf Haber takipçileri için  yaptı..  Sizleri kitaplarla başbaşa bırakıyoruz:

 

TAKVİM YIRTIKLARI ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER

 

Bu başlığı önce Hece dergisinin Nuri Pakdil Özel Sayısı’nda görmüştüm: Hüseyin Su’nun Nuri Pakdil hakkında yazdığı üç yazıdan birinin başlığıydı. Edebiyat dergisi ve Nuri Pakdil hakkında yapılmış en hacimli çalışmaydı bu özel sayı…

 

Nuri Pakdil'in çok yakınında uzun yıllar bulunan hatta neredeyse bir ömür beraber olmuş bir isim Hüseyin Su. Hüseyin Su’nun edebiyata-sanata bir eylem, bir ibadet, bir sorumluluğun yerine getirilmesi penceresinden bakmasında temel etken bu yakınlık ve beraberlik olmuştur, diyebiliriz.

 

Takvim Yırtıkları’nın kitap olarak yayınlanmasını, pek çok arkadaşla birlikte uzun zamandır heyecanla bekliyorduk. Ancak kitap henüz yayımlanmadan, kitaba dair en yoğun konuşmayı sanıyorum Ali Karaman’la yaptık. Adana'ya yaptığım seyahatlerin birinde -özel sayının yeni çıktığı günlerdi- uzunca konuştuk “Takvim Yırtıkları” başlıklı yazı hakkında...

 

"Nefis bir yazı" demişti, Ali. "Keşke Hüseyin ağabey daha uzun yazsaydı” diye hayıflandık.

 

Ankara'ya döndükten sonra Hüseyin Su’ya Ali ile yaptığımız konuşmayı anlattım. 1000 sayfayı aşkın bir klasör hâlinde günlükleri yazmış olduğunu anlatınca çok sevinmiştim. Adana'ya yaptığım bir sonraki seyahatimde (45-50 gün kadar sonraydı) Ali Karaman'a bu klasörden bahsettiğimde kelimenin tam anlamıyla sevinçten uçtu. O gün, Adana'da geç saatlere kadar sohbetimiz Hüseyin Su, “Takvim Yırtıkları” ve Nuri Pakdil üzerineydi. Ali, o kadar heyecanlandı ki Hüseyin Su’ya çaktırmadan klasörü alıp-okuyup yerine koymayı bile gülüşerek konuştuk.

 

“Takvim Yırtıkları”nın yayınlanmasını heyecanla bekleyen pek çok kişi olmuştur ama Ali kardeşim kadar heyecanla bekleyen olmuş mudur bilemiyorum...

 

Hüseyin Su'nun Nuri Pakdil’le yıllar süren birlikteliğini ve bağlılığını her şeyh-mürit, önder-tabi olan, hoca-talebe ilişkisinde görmek mümkün değildir. Aile ve akrabalarınızla ilişkilerinizi kesme pahasına bayram kutlamaları yapmamak, düğünlere gitmemek, hiç konuşmadan saatlerce bazen on on iki saat yürümek, dışarda yıkadığınız bir poşet dolusu yeşilliği, kuru fasulye-pilav-cacık yiyeceğiniz lokanta masasının ortasına koyup garip bakışların üzerinizde olduğunu bilerek oturmak ve ekmeksiz yemek veya yanınızda getirdiğiniz bir-iki dilim kepekli ekmekle ya da kepekli bisküvi ile yemek...

 

Hele Nuri Pakdil'i bulmak için önce İsmet Paşa’da -İsmet Paşa, Ankara'nın Ulus Dışkapı arasında bulunan, izbe bir-iki katlı dükkân, kahvehane, batakhane, ev ve amele pansiyonlarının bulunduğu gariban semtidir.– aramak. Oturdukları kahvehane ve lokantaları tek tek gezerek araması, arkasından Kızılay’a yürüyüp aynısını Akay Yokuşu, Edebiyat Dergisi Bürosu ve Kızılay'da tekrarlaması... Sabit telefonların bile çok az olduğu bir zamanda dört, beş saat yürüyerek birisini aramak, bulsanız bile üç beş cümle konuşup konuşmayacağınızı bilmeden aramak, sanıyorum hiçbir müridin veya tabinin yapacağı bir iş değildir.

 

Nuri Pakdil’le birliktelik her an teyakkuz, bilinç ve tetikte olmayı gerektirir. Bunu şöyle ifade eder. "Nuri Pakdil'le yaşamak, voltajı zaman zaman değişse de mütemadiyen elektrik akımına tutulmaktır. Gerilim sözcüğü, bu hali tam olarak ifade etmeye yetmez. Belki yüksek gerilim biraz ifade edebilir." Çok az kişi de böyle bir teyakkuz ve bağlanma görülebilir.

 

Evet bağlanma...

 

Birkaç sene önceydi. Hüseyin Su’yla sohbet ederek yürürken, Edebiyat dergisi ve Nuri Pakdil’e dair bir sorum üzerine "o zamanlarda bağlanma vardı, şimdi artık o yok" demişti.

 

"Murat'la kahvede bekliyoruz, belki gelir umuduyla... 1,5 saatten beri gözümüz kapıda, tetikte bekliyoruz.” (Takvim Yırtıkları II, 294)

 

“Saat 21.10 ve işte Nuri Pakdil geliyor, bugün yine suskun. Gara kadar yürüyoruz... Gözü hep İstanbul'a hareket eden trenlerde... İstanbul'a gezmeye gitmek mi, yoksa yerleşmek mi istiyor? Ne biliyoruz, ne de sorabiliyoruz.” (Takvim Yırtıkları II, 294)

 

Günümüz bağlıları, kime bağlanırsa bağlansın, hangisi böyle bir bağlanmayı başarabilir? Sanıyorum bu bağlanma ve bağlılık Nuri Pakdil'in çevresinde bulunanlar arasında bu seviyede sadece Hüseyin Su da var.

 

Hüseyin Su, bütün eserlerinde olduğu gibi Takvim Yırtıkları’nda da insanî ve İslâmî bir perspektifle meselelere yaklaşır. Bu perspektif sahip olduğu İslâmî kimliğin, kişiliğin, dilin penceresidir. Hayata bütünüyle bu pencereden bakar. Takvim Yırtıkları’nda da deneme, inceleme ve öykülerinde de böyledir.

 

“Bizim hayatımızın özü bir adanmışlık ve bağlanmadan net bir teslimiyetten ibaret değil mi? Oysa biliyoruz ki koşullar ne olursa olsun hayattan ve sorumluluklarımızdan kaçamayız.” (Yazı ve Yazgı, 18)

 

“Biz dediğimiz özne hayatı; tanrı, yaratılış ve inanç bağlamında algılayıp istikametini belirlediğinde kördüğümü çözmüş olacaktır.”

 

Yazarken de okurken de çok hassastır; Hüseyin Su... “Öykü yazarının kulağının ‘kün’ emrine aşina olması gerekir” der. Ama onun kulağı, hem kün emrine hem kitabın diğer emirlerine aşinadır. Bunu bütün kitaplarında olduğu gibi Takvim Yırtıkları’nda da görürüz.

 

“İnsani öze çok yakın bir yerden konuşmak” ancak bununla mümkündür. Bu durum imanî-ilkesel bir tercihtir. Bu ilkesel tercih sebebiyle bağlanma mümkündür.

 

"Şiiriyyetinden soyutlanmış bir din ve kültürel iklimden beslenmeyen bir dil, üslup ve eylemle insanlara ulaşmak mümkün değildir." der; Bir Yağmur Türküsü isimli kitabında... (Bir Yağmur Türküsü, 36)

 

Kullandığı kelime ve cümleler de içinde bulunduğu kültürel iklimden beslenir; cümlelerini aşkla kurar. "Ezeli ve ebedi ve evrensel bir aşkın türküsüdür söylediğimiz" der, Yazı ve Yazgı'da  

 

Bu türküyü söylerken, konuşurken, yazarken de eleştirip azarlarken de "kör bir kalemle yazmaz" ,"düğümlü bir dille konuşmaz" "kalemiyle ne okurun, ne yazarın ne de yayıncının sırtını kaşımaz." Hüseyin Su...

 

Din ve ilkeler belirleyici olduğu için kulağı da kün emrine aşina olduğu içindir ki; kurduğu cümlelerde "dili ile kalbi arasındaki yakınlık ve incelik" hemen kendini hissettirir ve içinize işler.

 

"Yitirilen düşünsel ve yazınsal değerlerden birisi de bağlanma bilinci ve duygusudur” der. (Yazı ve Yazgı, 122) Ancak, bağlanma bilincinin verdiği farkındalık ve edeple, bağlanma sınırlarını aşmayan eleştirileri de vardır, bunu dikkatli bir dille yapar.

 

"Yeryüzünün en köşede cümleleriyle yazılmış mektup yastığımın altında.", "Gözleri ve ağzı en acı okların toplandığı bir sadak gibidir." (Takvim Yırtıkları I, 119)

 

İnce zarif bir dille eleştirmekle beraber aynı zamanda kendisini de sorgular. Kendisini sorgularken kullandığı dil, başkasını eleştirirken kullandığı dilden daha ağırdır. Pek çok yazarın yaptığı gibi iğneyi kendisine çuvaldızı başkasına batırmaz; tam tersini yapar...

 

"Kendimi oyalıyor muyum yoksa... Bu soru zaman zaman kalbime ve beynime batıyor. Yalnızca bu görüşmelerle kendimi tatmin mi ediyorum?"

 

"Zaman nasıl da öğütüyor hepimizi! Onca direniş edebiyatı ne oldu acaba? Yazıyla ve sözle direnmek, hayatla direnişe dâhil değil, bir yere kadar demek ki..." (Takvim Yırtıkları I, 279)

 

"Düşlerimizin, tutkularımızın ve düşüncelerimizin güvesi haline geliyor sevgimiz ve bağlılığımız." (Takvim Yırtıkları I, 295)

 

İçinde bulunduğumuz durumu edebî ve edepli bir dikkatle ama radikal bir basamaktan basarak eleştirmekten de geri durmaz. Maaş kesintilerinin-nemalarının ödenmesine dair konuşulanlardan bahisle hâli eleştirir. Eleştiriyi o gün yapar ama o eleştiri, bugünü de kuşatır. "Arzusu doğrultusunda bir onay arıyor İnsanlar. Herkeste yaşadığı hayata ters düşmeyecek sürüp giden trafiği karıştırmayacak bir olur arıyor. İnsanoğlu böyle işte; demeye getirdiğini deme yürekliliğini bir türlü gösteremiyor. Zaten insanın sorunu bütünüyle maskesiz olmak değil mi?"

 

"Çok az kişi birleşiyoruz bunun bir lağım suyu olduğu düşüncesinde. Gerçi bütün sulara lağım suyu karıştı. Hepsi kirlendi hatta kaynak bozuldu. Aslolan bütün suların nasıl temizleneceği değil mi?”

 

Takvim Yırtıkları’ndaki dil, (akıcılık, incelik, letafet) sizi tam anlamıyla kuşatır. Edebî zevk ve üslubu, kelimeleri seçmesinde ve seçilmiş kelimelerle kurduğu cümlelerde kendini gösterir. Seçtiği kelimeler,  ve kullandığı cümleler hem şeri hassasiyeti hem de edebi yetkinliği ifade eder. Bu ustalığı sebebi ile kelime ve cümleleri canınızı acıtmaz, gözünüze batmaz, cümleler kalbinize ve gönlünüze süzülerek akıp girer.


Walter Benjamin'in günlüklerindeki sığ, kuru, ruhsuz ve sıkıcı anlatımdan tamamen uzaktır ;Hüseyin Su'nun dili... Kıyas bile kabul etmez.

 

Deniz Feneri’ni okurken kullandığı şu cümleyi biz de Takvim Yırtıkları için kesinlikle kullanabiliriz. "Çok az kitap kendini bu kadar okutabilir." (Takvim Yırtıkları I, 209)

 

Hem İslâmî hem de edebî eleştirilerini yaparken kullandığı dil yaralayıcı, ısırıcı, batan bir dil değildir; edebîdir-edeplidir.

 

Takvim Yırtıkları’nı sadece edebî eleştiri dili için okumak bile okuyucuya çok şey katacaktır. Sadece Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi değil Hüseyin Su’yu tanımak için de okunmalı Takvim Yırtıkları. Problemlerimize dair o günlerde yaptığı tespit, eleştiri ve yorumlar ise bugün hâlâ tazeliğini korumakta. Bu bağlamda İslâmî sorumluluk kaygısı taşıyan herkesin alacağı çok şey var, Takvim Yırtıkları’ndan…

 

Kitaptaki nefis eleştiri üslubuna dair birkaç paragrafla yazımı noktalıyorum.

 

"Kendimizi büyük düşlere değer görmek kendi gerçekliklerimizden ve denk düştüklerimizden uzaklaştırıyor olabilir. Konumumuzdan ve kendimizden yakınarak avunuyor olabiliriz. Bir de hiç kimseyi beğenmeyerek kendimizi yüceltiyor ya da yücelttiğimizi sanıyoruz. Hâlbuki beğenmemek başlı başına bir düzey değildir."

 

"Düşünsel ve yazınsal çabalarımızı inancımızın belirlediği bir kimlikle sunamadığımızı, uzaktan yakından Edebiyat Dergisi’ne ilgi duyan, yakın duran, umut bağlayan insanlara Müslümanca bir dil ve tavırla yaklaşamadığımızı, insani ilişkilerimizdeki itici, sekter, huysuz ve itham edici üslubun sonuçta bizi insansız bıraktığını, yapaylığın insanlara güven vermediğini..."

 

"Çok bulanık akıyor hayat ırmağı, insan yaşadığı günleri bir türlü süzemiyor."

 

"Okuduklarımla, düşündüklerimle, yaşadıklarımla biriktirdiklerime, bir kalem ucuyla yol açabilecek miyim bilmiyorum."

 

"İnsanlara katlanmayınca, insanları taşımayınca kervan nasıl yola dizilecek."

 

"Bir kurumdaki işimin takibi için gidip geliyorum. Merdivenin alt basamağında duran insanlarla görüşüyorum. En iyisi bu merdivene hiç yanaşmamak. Her basamakta Tanrılık ve kulluk rütbesi değişiyor. İnsanların alt basamağa bakan yüzünde Tanrı, üst basamağa bakan yüzünde de kul ifadesi var. Bir kemiğe dudaklarını değdirmek için kuduran kudurana... Her insanın içinde böyle bir insan uyuyor." (Takvim Yırtıkları III, 207)

Bu kitabın devamını bekliyoruz, Hüseyin  ağabey...

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye