Sömürgecilik ve Yeni Sömürgecilik Süreçlerinde Müslüman hareketlerin Anotomisi - Mehmet Yaşar Soyalan

05.12.2019

Sömürgecilik ve Yeni Sömürgecilik Süreçlerinde Müslüman hareketlerin Anotomisi

Aslında her coğrafya bağımsızlık mücadelesini verirken kendi demografik yapısına, din tasavvuruna, gelenek ve kültürüne göre bir hareket ortaya çıkarttı. Arap coğrafyası genel olarak Eş’arı-Şafii- Maliki din algısı, aşiret merkezli toplumsal yapısı ve kendisine özel demografik özelliği nedeniyle Eşari-Şafii düşüncenin baskın olduğu bölgelerde “İlerlemeci Selefilik”, Eş’ari-Maliki düşüncesinin baskın olduğu bölgelerde “İnkılapçı Sufilik” diyebileceğimiz bir hareket ile ortaya çıktı. Dolayısıyla hem kendi iç yapılanmasını hem de mücadele biçimini ve mücadelede kullandığı söylemini bu anlayışlar çerçevesinde oluşturdu. Bu hareketler içerisinde en etkili olanı ve bölgedeki her hareketi (özelliği ne olursa olsun) etkilemesi nedeniyle İhvan coğrafyada çok özel bir konuma ve güce sahiptir, İhvan’ın bölgedeki Sufi hareketlerden Selefi hareketlere kadar her yapıyı etkilemesi, her birinin ondan izler taşıması sadece din tasavvuru ve mücadele yöntemi sayesinde değildir. Bunların etkisinin inkâr edilmese de Mısır gibi Arap coğrafyasının merkezi noktasında, son yüz yılın en etkili entelektüellerinin bu bölgede olması ve birçoğunun harekete destek vermesi en önemlisinin de Mısır’ın hem İngiliz hem de Fransız işgalini yaşamış olmasının verdiği itici bir güç ile bu coğrafyada özgün bir yere sahipti.  Bu hareket 21.yy’da etkisini azaltmış olsa da 20.yy’ın en önde gelen Müslüman hareketiydi.

Aynı şekilde Hindistan- Afganistan bölgesindeki hareket Maturidi- Hanefi ve Eş’ari Şafii düşüncesi çerçevesinde şekillendirdi. Ayrıca bu coğrafyadaki Şii ve Ahmedi/Kadiyani nüfusun yoğun olduğu bölgelerde de bu anlayışların özelliğine uygun hareketler de ortaya çıktı. Ahmedi/Kadiyani hareketi geleneğin dışında, gelenek karşıtı bir şekilde modern/ilerlemeci bir özelliğe ve batılılara karşı uzlaşmacı bir tavra sahipti. Bölgenin ana hareketleri ise Hanefi düşüncedekiler dahil ilerlemeci bir Ehli Hadis bir karaktere sahiptiler. Bu bölgedeki Müslüman hareketlerin karakterleri İngiliz işgali dönemi ve İşgal sonrası döneme göre çok farklılık arzetse, hareketlerin müntesiplerinin pek çoğunun sufi, Hanefi bir kimliğe sahip olsa da hareketin ehli hadis karakteri hiç değişmedi.  

Bu açıdan Mevdudi’nin kurucusu olduğu İslam cemaati bölgede bizim yazı konumuza uygun en önemli hareketti.

Türkiye’deki Milli Görüş hareketi ise sufi eğilimler taşısa, kendisini Maturidi- Hanefi olarak tanımlasa, mücadele dilinde ve teşkilatlanmasında İhvan ve Körfez düşüncesinin etkisi açık bir şekilde görülse de düşüncesinde daha çok ilerlemeci ehli hadis karakter baskındır. Ancak hareket geliştikçe ve çeşitli baskılara maruz kaldıkça ilerlemeci, pragmatist sufi karakter ön plana çıkmaktadır. Türkiye’deki sufi hareketin ehli hadis karakter taşıması Milli Görüş hareketinin bu çerçevede şekillenmesine neden olmuştur.

Bu hareketlerden ilk ikisi de (İhvan ve İslam cemaati) birbirlerini ve bulundukları bölgeyi etkilemekle birlikte İhvan, kültürel ve toplumsal etkisi açısından hep belirleyici bir konumda ola gelmiştir. Bizim dile getirdiğimiz “Dinin Davaya, Davanın Dine Dönüşmesi sorununu Müslüman dünya ölçeğinde ete kemiğe büründüren bir hareket olması açısında da İhvan çok özel bir yere sahiptir. İhvan hem yapılanmasında, hem dili, söylemi ve eylemlerinde/uygulamalarında hem de kendisi dışındaki toplumla (müslim- gayri müslim) ilişkilerinde din -dava- hareket aynılaşmasının işaretleri açık biçimde görülmektedir.

Örneğin, İhvan’ın en önemli yayın organlarından birisinin isminin “DAVA” olması rastgele, hesabı kitabı yapılmadan yapılmış bir isimlendirme değildir. Öyle ki hem Hareketin kurucu kadrosunun en tepesindeki isim olması hem de hareketin en önemli ideoloğu olması hasebiyle Hasan el- Benna ve Rislaler isimli çok özel bir öneme sahipti. Kitabının içeriği ve üslubu din hareket bütünlüğünün en çarpıcı örneklerinden birisidir. Yine İhvan’nın Suriye yapılanmasının liderlerinden Said Havva’nın “Allah’ın Askerinin/ Erinin Kültür ve Ahlakı/ Cündüllah Seḳafeten ve Aḫlâḳan” (Beyrut 1971),  Cündüllah Tahṭîṭan (Kahire 1988), Cündüllah Tanẓîmen (Kahire 1993) isimli eserleri din-dava- hareket birlikteliğini/ aynılaşmasının daha doğrusu dinin hareket ile aynılaşmasının en açık göstergelerinden bir kaçıdır. Aynı şekilde hareketin söylemi, sloganları, uygulamaları zaten bu birlikteliği gözler önüne seriyor.

Din hareket aynılaşmasını gözler önüne seren en çarpıcı örneklerden biri bu hareketlerin zekât uygulamalarıdır. Zekât bilindiği gibi Müslümanların Kur’an ‘da belirlenen yerlere (Tevbe:9/60) otorite eliyle ulaştırdıkları toplumsal zorunlu bir vergidir. Sadaka ve infakın isteğe bağlı yapısının aksine zekâtın hangi mallardan nasıl, ne kadar ve nereye verileceği fıkıh tarafından ayrıntılı olarak belirlenmiş olmasına rağmen zekât, bu hareketlerin en önemli gelir kalemlerinden birisidir. Zekât ile ilgili ayetteki (Tevbe:9/60) “fi sebilillah/ Allah yolunda” ifadesine istinaden bu hareketler kendi hareketlerinin varlık sebebinin “Allah yolunda” mücadele etmek olduğunu ifade etmekte, bu nedenle Müslümanlardan topladıkları zekatı hareketin giderleri için kullanmaktadırlar.

Zekât toplama konusunda bütün dini cemaatler/yapılar (ister geleneksel cemaatler, ister modern hareketler olsun) aynı konumdadır, zekât toplamak onların belki de tek ortak özellikleridir. Çünkü zekât dini cemaatlerin en temel kalemini oluşturmaktadır. Bu çerçeveden baktığımızda günümüzdeki bütün dini cemaatlerin/ yapıların kendilerini, kendi mücadele etme biçimlerini “sebilullah” olarak gördükleri ve bu nedenle hemen hepsinin din ile hareketlerini/ cemaatlerini aynılaştırdıklarını görüyoruz.

Din ile hareketi/cemaati aynılaştırma sadece yapısal bir sorun olmanın ötesine geçerek hareketin sıradan müntesiplerine de sirayet etmiş, onların din algılarını, dünya tasavvurlarını doğrudan etkilemiş, üyelerin kendilerini toplumun diğer kesimlerinden ayrıştırmaları ile sonuçlanmıştı. Çünkü hareket üyelerinin, hareketi İslam’ın/dinin kendisi olarak görmeleri nedeniyle toplumun diğer kesimlerinin inançları sorgulanır olmuştu. Bu durum toplumda zaten mevcut olan kutuplaşmanın, ayrışmanın daha da derinleşmesine çatışma ortamlarının çoğalmasına neden olmaktadır.

Bu durum ayrıca cemaatin/hareketin kendisinin otoriter bir yapıya evirilmesine, liderliğin, liderin veya lider kadrosunun kutsanmasına, sorgu ve eleştiriden muaf bir hale getirilmesine hatta liderliğin veya liderin yaptığı her şeyde bir hikmet bulunduğu kanaatinin pekişmesine bu nedenle hata ve yanlış uygulamalara bile mazeret bulunup meşrulaştırılmasına yol açmaktadır. Öyle ki bu otoriterleşmenin bir yansıması olarak eleştiri kültürü yok olmakta, soru sorma ve sorgulamanın kendisi eleştiri ve dışlanma konusu olmaktadır.

Sonsöz

Dinin iktidarlar tarafından araçsallaştırılması yeni bir durum değil, insanlığın ve dinlerin tarihi kadar eskidir. Ancak bizim buradaki konumuz iktidarları dinleri kendilerini meşrulaştırmak için bir araç olarak görmeleri değil, dinin kendisinin bir siyasi harekete veya daha yaygın haliyle siyasi hareketin bir din gibi algılanır olmasıdır. Dinin bir siyasi hareket ile özdeşleşmesi bir süreç içerisinde gerçekleşmekte ve sonunda hareket de dine, dini bir karaktere, dini bir yapıya dönüştüğü gibi din de yeni bir şekle/yapıya dönüşmektedir.

Siyasi hareketlerin dine dönüşmesinin ilk aşaması imparatoryal veya asabiye merkezli devlet tasavvurlarının egemen olduğu yapılarda/ iktidarlarda gerçekleşiyor. Elbette dinin siyasi bir harekete dönüşmesi veya bir iktidarın temel payandası olarak görülmesi, iktidarları kutsayıp konumlarını pekiştirmesi sadece Müslüman düşüncenin egemen olduğu yönetimler veya sadece Müslümanların dini İslam için değil, tüm dini tasavvurlar ve imparataoryal sistemler/iktidarlar için de söz konusudur. Burada en temel ortak nokta, dinin kültürel, ahlaki, itikadi derinliğinin zayıflayarak/ zayıflatılarak bir şeriata, bir kanuna/yasaya indirgenmiş ve sonunda şekilsel ve somut bir hale dönüşmüş olmasıdır.

Somut bir yapıya yani sadece fıkhı ahkâma, kanuni düzenlemelere dönüşmüş bir din, kendi müntesiplerini şekilci kıldığı gibi bir bütün olarak toplumunu da sığlaştırıp çoraklaştırmaktadır. Göçebe kültürün egemen olduğu coğrafyalarda bu durumun anlamlı bir açıklaması olabilse de aynı çoraklığın, aynı dini tasavvurun, aynı tanrı ve evren tasavvurunun üstelik daha ağır, daha kuralcı bir şekilde şehirlerde de yaşanıyor olmasının, bölgesel, kültürel farklılıklarla tek başına belirleyici olmadığı, asıl belirleyici unsurun, iktidarlar olduğudur. İktidarların bu tür din algılarını yönlendirilip teşvik etmesi, bu tür anlayışları devlet politikası haline veya devlet ideolojisi/ dini haline getirmesi asıl sebeptir diye düşünüyorum. Yani bu durum doğal süreçlerde değil iktidarların doğrudan veya dolaylı yönlendirme ve dayatmalarıyla mümkün olmaktadır.

Belki de konunun en çarpıcı yanı ifade etmeye çalıştığımız pek çok etken nedeniyle sadece ahkâma/kanuna indirgenmiş bir öğreti, bir dini tasavvur çok kolay bir şekilde başka bir şekle, başka bir yapıya evirilebiliyor, dinin kendisi kolaylıkla bir fikri dava, bir ideal, bir “kızıl elma” ile aynılaşabiliyor. Buradaki en temel belirleyici dinin iktidar için bir kaldıraç olması yanında, kurulan ilişki biçimi nedeniyle din iktidara bağımlı hale gelirken bir süre sonra bu bağlılığın, bir bağımlılığa dönüşüyor olmasıdır. Çünkü böyle bir din, iktidar olmadan ayakta duramıyor. İktidara mahkûm veya bağımlı hale getirilmiş bir dinin müntesibi de bu durumu zihninde itikat haline getirerek günlük hayatında onu fiiliyata geçiriyor: kendisine günlük hayatta dinini yaşayacağı iktidar alanları oluşturuyor, kendisine evinde, sokağında, mahallesinde küçük iktidarcıklar kuruyor. Yahudi gelenekte dini bir gereklilik olarak yüz yıllardır yaşanagelen bu uygulama ve anlayış, iktidarlarını/ devletlerini kaybettiklerinde benzer bir durum Müslüman coğrafyada da ete kemiğe bürünerek dini bir gereklilik olarak ortaya çıktığına şahit oluyoruz.

Klasik sömürge süreçlerinin ve yeni sömürge süreçlerinin ağır baskıları altında yaşamak durumunda kalan Müslüman topluluklara, dinlerini yaşayabilmek, daha doğrusu kendileri kalabilmek ve varlıklarını sürdürebilmek için öncelikle kendileri için dinlerini vatan kılma dışında bir seçenek bırakılmamıştı. Bu hem yaşanan gerçeklikler hem de egemen dini algı nedeniyle böyleydi. Çünkü onlar için din bir varlık yokluk meselesi haline gelmişti. İslam, bir tasavvur olarak değil, sadece yaşayan din/ bir hukuk nizamı olarak varlığını sürdürdüğünde onlar da birey ve toplum olarak varlıklarını sürdürebiliyorlardı. Bunu yaşayarak öğrenmişlerdi. Müslümanların dinlerini yaşamak ile bağımsız olmaları arasındaki bu zorunlu ilişki onları bir otoritenin şemsiyesi altında toplanmak zorunda bırakıyordu. İşte ancak o zaman fıkhı kurallar bütünü haline gelmiş, bir yasaya dönüşmüş dinlerini yaşayabilme imkânına kavuşuyorlardı.

Fıkhı hükümler elbette bir dinin hele hele İslam Dini’nin ayrılmaz ve olmazsa olmaz bir parçasıdır. İslam, fıkhı kurallar / dini ahkâm olmadan tam anlamıyla bir din olmaz, Yani inananlarının günlük hayatta uygulayacakları kuralları olmadan bir din ayakta duramaz. Kur’an’da Maide Suresi 3. Ayette zannımca “size bugün dininizi tamamladım” ayeti bu duruma işaret ediyor. Ancak bu dinin ve dini hayatın bir boyutudur, sadece fıkhı kurallara indirgenmiş bir din kâmil bir din olamaz.

İşte bu tasavvur ve sebeplerle Batılı hegemonların işgal ettiği bir dünyada Müslüman hareketler, kendi hareketleri ile dinlerini özdeşleştirmek, hatta aynılaştırmak durumunda kalmışlar. Mevcut tasavvurun ve yaşanılan süreçlerin doğası gereği hareket ile aynılaşan din de kuşatıcı bir din olmaktan çıkmış, örneğin, bir varlık, bir evren, bir bilgi, bir eğitim, bir ahlak, bir adalet, bir sanat tasavvuru hakkında ne söylediği belli olmayan ve sadece fıkhı kurallardan ibaret bir din olmak durumunda kalmıştır. Hareketleri yönetenlerin ve iktidarların bu durumu meşguliyetleri ve alışkanlıkları gereği meşru ve olması gereken bir durum olarak görmeleri belki anlaşılabilir, ancak ulema ve aydınların da bu dini tasavvuru ve mevcut durumu meşru ve olması gereken bir durum olarak görmeleri yaşanan krizi daha da derinleştirdiği gibi tünelin ucundaki aydınlığın ötelenmesine de neden olmaktadır. Oysa olması gereken ulema ve aydınların kendilerini olana ve yaşanagelene mahkûm etmeden, olanları da yok saymadan, gerçeğii ormanın dışına çıkarak tüm boyutları ve tüm çıplaklığı ile ortaya koymaları ve toplumlarına anlatmaları gerekir ve beklenirdi.

Bu beklenti Müslüman coğrafyanın en acil ihtiyacı olamaya devam etmektedir. Bunun kadar önemli bir beklenti ve ihtiyaç da bu gerçekliği görüp anlatacak, bunları kendi özünde yaşayacak, bir örneklik olarak ortaya koyacak ulema ve aydınların var olması, var olabilmesi konusudur.

SON

Yazı Dizisinin 1. Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-dinin-davaya-davanin-siyasi-harekete-donusmesi-1-mehmet-yasar-soyalan-3270

Yazı Dizisinin 2. Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-dinin-davaya-davanin-siyasi-harekete-donusmesi-2-mehmet-yasar-soyalan-3316

Yazı Dizisinin 3. Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-dava-modernizm-karsiti-ancak-ilerlemeci-bir-soylem--mehmet-yasar-soyalan-3367

"Bu makale, Aynı zamanda , Yetkin Düşünce Dergisi'nin 2019 temmuz-eylül (2. yıl, 7.sayı)  sayısında yayınlanmıştır."

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ