16 Eylül 2019 Pazartesi •

SEYYİD KUTUB VE İSLÂMİ MÜCADELEDE YÖNTEM - Ali KAÇAR

27.08.2019

Seyyid Kutub, yazdığı Fizilal’i Kur’an ve Yoldaki İşaretler kitapları başta olmak üzere bütün kitaplarında ve makalelerinde İslâmî hareketin yöntemi konusunu detaylandırmış ve daha da anlaşılır hâle getirmiştir. Nitekim İslâmî mücadelede yöntem/metot konusu ilahi olması dolayısıyla yöntemin beşerî tercihlere bırakılmış bir konu olmadığını, kaynak ve hedef gibi rabbani olduğunu ifade etmiş, çağlara ve toplumlara göre değişemeyeceğini savunmuştur.

ALİ KAÇAR

Türkiye’de, ‘Nebevi hareket metodu’ ya da ‘Rabbani metot’ veyahut ‘İslâmî hareket yöntemi’ gibi konular, 1970’lerden itibaren özellikle de 1980 yılı 12 Eylül Darbesinden sonra partilerin -özellikle de- MSP’nin (Milli Selamet Partisi) de kapatılması üzerine yoğun olarak gündeme gelmeye başlamıştır. Zira o zamana kadar İslâmî kesimin çoğunluğunda parti/siyaset yoluyla iktidar olunabileceği gibi yaygın bir kanaat bulunmaktaydı. Ancak, İslâmî faaliyet ve açıklamaları nedeniyle daha önce (20 Mayıs 1971) kapatılan MNP (Milli Nizam Partisi) gibi, benzer gerekçelerle ve özellikle de 6 Eylül 1980’de Konya’da yapılan ‘Büyük Kudüs Mitingi’ ya da ‘Kudüs’ü Kurtarma Mitingi’ dolayısıyla MSP’nin de kapatılmış olması[1] Müslümanlar arasında parti/siyaset yoluyla iktidar olunmasının mümkün olmadığı tartışmasını beraberinde getirmiştir. Bu tartışmaların odak noktasını ise, İslâm’ın iktidar olma mücadelesinde nasıl bir ‘metot-yöntem’ izlenmesinin gerektiği teşkil etmiş ve hâlen de etmektedir.

Bu dönem itibariyle Müslümanlar arasındaki asıl tartışma, hangi yol ve yöntem kullanılarak iktidar/devlet olunabilirdi? İslâm, diğer din ve ideolojiler gibi, hedefe götüren her yol mubahtır anlayışı ile hareket etmeyi uygun görebilir miydi? Gayri İslâmî düzenlerde Müslümanlar, sistem içi araçları kullanarak, sistem içi mücadele ile İslâm’ı egemen kılma mücadelesi verebilir miydi? İşte bu ve benzeri sorular, İslâmî kesim arasında çokça tartışılarak cevap bulunmaya çalışılmıştır. Çünkü kimi Müslümanlara göre, İslâmî mücadelede, hedefin İslâmî olması kadar, hedefe götüren yol/yöntemin de İslâmî olması gerekmekte idi. Dolayısıyla, beşerî din/ideolojilerde olduğu gibi hedefe götüren her yol mubahtır anlayışı asla kabul edilemezdi. Zira bir mücadelenin İslâmî olabilmesi için hedef ile, hedefe götüren yol/yöntem/metodun ayniliği yahut denkliği de zorunlu idi. Kimileri ise cılız bir sesle de olsa sistem içi yani demokratik/partisel bir mücadeleyi hâlâ savunmaktaydı.

İslâmî mücadelede metot/yöntem konusu, 1960’lı yıllar itibariyle tercüme edilen kitaplar kanalıyla Türkiyeli Müslümanların gündemine girse de 1970’li yılların ortalarından itibaren daha çok tartışılmaya ve kimi kesimlerce de benimsenmeye başlanmıştı. Ancak bu, ülkenin içinde bulunduğu şartlar göz önünde bulundurulmadan tercüme eserlerdeki çözümler/öngörüler gereği gibi tartışılmadan, olduğu gibi alınmaya çalışılmış olması, Türkiyeli Müslümanları aceleciliğe ve bugünden yarına ‘İslâmî Devlet’in kurulabileceği gibi yanlış bir düşünceye götürmüştür. Elbette eserleri Türkçeye tercüme edilen İhvan-ı Müslimin ve Cemaat-i İslâmî gibi hareketlerin ve liderlerinin Müslümanlara kazandırdığı birikim ve tecrübeler çok önemli idi. Ancak bu hareketlerin faaliyet gösterdiği gerek Mısır ve gerekse Pakistan gibi ülkeler ile Türkiye şartlarının benzeşen yanları olsa da birbirinden farklı yönlerinin olduğu unutulmakta idi. Her şeyden önce bu iki ülkede (ve daha sonra da İran’da), Türkiye’de olduğu gibi İslâm ve dolayısıyla Müslümanlar, devletin askeri ve bürokratik oligarşik güçleri kullanılarak baskı altına alınmamış, İslâm ve İslâm’a ait en sıradan semboller yasaklanmamış, İslâm, bireysel ve toplumsal hayattan bütünüyle uzaklaştırılmamıştı. Oysa Türkiye’de, tam anlamıyla -bireysel hayatta da- İslâmî yaşam yasaklanmış, İslâm’ın en basit sembollerinin görünürlüğüne bile müsaade edilmemiştir. Halka zorbalıkla, tepeden inmeci ve metazori yöntemlerle laiklik ve sekülerizm dayatılmış, harf inkılabı ile toplum bir gecede cahilleştirilerek -bireysel ve toplumsal- hafıza bütünüyle silinmeye çalışılmıştır. Türkiye’de Müslümanlar, uzun yıllar Kemalist tek parti ideolojisinin tepeden inmeci baskıları nedeniyle en sıradan İslâmî sorumluluklarını bile yerine getiremez hâle ge(tiri)lmişlerdir. Öyle bir zaman gelmiş ki cenaze namazlarını kıldıracak imam bile bulunamaz hâle gelmiş, hatta ‘Allah,’ ‘Peygamber’ demek bile yasaklanmıştır.[2] İşte bütün bu olumsuz şartlara rağmen Türkiye’de tevhidi anlamda İslâm’a yöneliş 1960’lı yıllardan itibaren gerek İhvan gerekse Cemaat-i İslâm lider ve âlimlerinin eserlerinin Türkçeye tercümesiyle başlamıştır. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in hayatı ve mücadele yöntemi ile de ilişkiler/irtibat bu dönem itibariyle kurulmaya başlanmıştır. Ancak ayrıcalıklı Kemalist güçler, bu uyanışı saptırmak, yanlışa/sekülerizme/Kemalizm’e yeniden yönlendirmek ya da kendi kontrolleri altına almak için çok uğraşmışlardır. Bu, becerilemeyince on senede bir yapılan darbelerle genel olarak halk terbiye edilirken, ayrıca da İslâmî kesim, çıkarılan kanunlarla uyduruk ithamlarla zindanlarda çürütülmeye çalışılmıştır. Nitekim o dönemlerde TCK’nın 163. Maddesi ve 5816 sayılı Mustafa Kemal’i koruma Kanunu, Müslümanların üzerinde demokles’in kılıcı gibi sallandırılmakta idi. İsimleri ve numaraları değişse de gerektiği zaman Müslümanlara yönelik kullanılmak için benzeri hâlen birçok kanun ve yönetmelik bulunmaktadır.

İşte özellikle de 1980 darbesinden sonra Müslümanların çokça tartıştıkları konuların başında metot/yöntem gelmekteydi. Yani hedefe götürecek yolun, güzergâhın ya da metodun, ilahi mi yoksa beşerî bir kaynağı mı esas aldığıydı? İslâm davetçisinin hedefe varmak için takip edeceği yol hangisi idi? Allah, İslâmî mücadelede, İslâm davetçilerini belli bir metoda uyulmasını zorunlu kılmış mıydı? Eğer belli bir metoda uyulmasını gerekli kılmışsa, neydi o metot? Bu metodu davetçiler kendi istek ve arzularına göre mi tayin edecekler? Eğer bu, onların kendi istek ve içtihatlarına bırakılmışsa İslâmî olmayan hareket metotlarından örnek alabilirler mi? Dahası hangi noktaya kadar İslâm buna izin veriyor?[3] Bu ve benzeri konulardaki sorulara en net cevabı ise 1966’da Mısır’da, düşüncelerinden dolayı idam edilen şehit Seyyid Kutub vermiştir. Merhum Kutub’un bu sorulara cevabı şöyle olmuştur: “Bu dinin bağlıları iyi bilmelidirler ki, bu din aslında nasıl ilahi kaynaklı bir din ise, onun hareket metodu da özelliğine uygun olarak yine ilahidir. Bu dinin özünü, hareket metodundan ayırmak mümkün değildir.”[4]

Seyyid Kutub bu yöntemi/metodu şöyle açıklamıştır; “İslâm’a davet edenlerin İslâm’ın kendisine karşı olan bütün güçlere üstün gelip zafer kazanması, İslâm’ın pratiğine uygulanması, fitnenin ortadan kalkması, dinin yalnızca Allah’ın olması şeklinde müşahhas hâle gelen hedeflerine ulaşmak için izleyecekleri yoldur.” Kutub işte bu yola ‘İslâmî Hareket Yöntemi’ demektedir.[5]

Seyyid Kutub, yazdığı Fizilal’i Kur’an ve Yoldaki İşaretler kitapları başta olmak üzere bütün kitaplarında ve makalelerinde İslâmî hareketin yöntemi konusunu detaylandırmış ve daha da anlaşılır hâle getirmiştir. Nitekim İslâmî mücadelede yöntem/metot konusu ilahi olması dolayısıyla yöntemin beşerî tercihlere bırakılmış bir konu olmadığını, kaynak ve hedef gibi rabbani olduğunu ifade etmiş, çağlara ve toplumlara göre değişemeyeceğini savunmuştur. Yöntemin teferruata ait bir konu değil öze ilişkin olduğunu, metot üzere olmanın hedefe ulaşmaktan daha önemli olduğunu ifade etmiştir. Bunların dışında yöntemin tedrici olduğu ve buna uygun olarak öncü cemaatin nasıl davranması gerektiği ve fonksiyonunun ne olduğu üzerinde de durmuştur. Uzlaşmacılığa karşı olmak, cahiliyenin bünyesinden ayrı ve ondan daha güçlü bir yapı teşekkül ettirmek, bu yapının yatay ve dikey genişlemesi ile toplumun değişeceği, önce yıkmak sonra yapmak, fıkhın ve sorunların çözümünün toplumun oluşumundan sonra mümkün olacağı gibi ifadeleri de yöntemle doğrudan ilgilidir ve yöntemden ne kastettiğini belirginleştirmektedir.[6]

Seyyid Kutub’a göre, Yüce Allah, hareket yöntemini davetçilerin içtihadına bırakmamıştır. Aksine İslâmî gerçekleri toplu olarak inzal buyurduğu gibi, bu yöntemi de inzal buyurmuştur: “(Bu din mensuplarının) aynı şekilde şunu da bilmeleri gerekir: Bu din itikadi tasavvuru ve buna bağlı olarak hayatın vakıasını değiştirmek için gelmiş olduğu gibi; aynı şekilde itikadi tasavvurun üzerine yükselen yöntemi ve bu yöntem ile de hayatın vakıasını değiştirmek için gelmiştir.”

Hareket yöntemini değiştirip, yeni bir yöntem getirmek bu dinin gerçekleştirmek istediği temel hedefler arasında yer alır: “İslâm’ın görevi insanların yalnızca inanç ve vakıalarını değiştirmekten ibaret değildir. Fakat yine onun diğer bir görevi, onların düşünce yöntemlerini ve düşünce ve vakıayı ele alışlarını değiştirmektir. Bu da onun görevleri arasında yer alır.” Buna göre İslâm’ın vakıayı ve cahili şartları değiştirmek için izlediği yol, Rabbani bir yoldur. Çünkü bu yol, bizzat bütün İslâm gerçeklerinin gelmiş olduğu aynı kaynaktan gelmektedir.[7]

Bu metot, Rabbani bir metottur ama aynı zamanda peygamberler önderliğinde yürütülen bir çağrı zincirinin metodudur ve bu nedenle türedi değildir. Hz. Peygamber bu zincirin son halkasını teşkil etmektedir. Tüm halkaların ortak gayesi insanları ortaksız biçimde Allah’a kul ettirmek, kulların Rablerine teslim olmasını sağlamaktır.[8]  Peygamberler, tevhidi düşünce ve imanın temel ilkeleri konusunda hiçbiri diğerinden farklı bir söylemle gelmemiştir. Hepsi aynı ilkelere eşit bir şekilde ve eşit sorumluluklarla muhatap olmuşlardır.

Seyyid Kutub’a göre, Müslüman’ın birinci görevi, cahiliye toplumunun dostluğunu kazanmak ya da onunla uzlaşmak değil, onu temelden değiştirmektir. Rabbani yöntem, bu değişikliklerin nasıl ve hangi aşamalardan geçilerek yapılacağını gösteren yoldur. Bu yol Kur’an’dan başka yerde bulunamaz. O hâlde, Kur’an’ın indiriliş ve uygulanış tarzını iyi kavramamız gerekir.[9]  Kutub, cahiliyeye karşı çıkışın ve duruşun; onu temelden değiştirmenin sadece tatlı dil ve beyan ile mümkün olmadığını söyler. Çünkü cahiliye, İslâm’ın ilerleyişini durdurmaya kalkışınca ona karşı güç kullanmak ve bu ilerleyişin önündeki engelleri kaldırmak için gayret ve mücadele gerekecektir. İşte bu gayret ve mücadelenin adı cihattır. İnsanları kula kulluk zilletinden kurtararak ortağı olmayan Allah’a kulluk mertebesine çıkarırken, bu dinin kullandığı yönteme göre, yeri geldiğinde kuvvete başvurmak, tebliğ ile aynı şey olup bu ikisi arasında fark yoktur. İslâmiyet’e isimden başka bağlılıkları kalmayan, Müslümanların karşı karşıya kaldığı, ümitsizliğe sevk eden pratiğin baskısı altında akıl ve ruhça yılgınlığa kapılan bu insanlar: “İslâm’da cihadın gayesi yalnızca müdafaadır.” derler. Bu şekilde tağutların tümünü yeryüzünden tamamen silmek, insanları kulların kulluğundan kurtarıp tüm kulların Rabbi olan tek Allah’ın kulu hâline getirmek yönteminden uzaklaştırmakla bu dini şirin gösterdiklerini zannederler. Hâlbuki sahip olduğu akideyi insanlara zorla kabul ettirmeye kalkışmadan, bu akide ile insanlar arasında bulunan engelleri ortadan kaldırmak suretiyle onları kula kulluktan kurtarıp yalnızca Rablerine kul olma mertebesine yükseltmek, İslâmî yöntemin bir gereğidir.[10]

Seyyid Kutub yöntem konusunda iki önemli hususa değinmektedir. Bu hususlardan birincisi Müslümanın Allah’ın ödül ve cezasından başka bir şeyden korkmamasını sağlayan bir iman ve bununla beraber gelen bir özdenetimin varlığıdır. Bu nitelikler, Müslüman eylemcilerde sistemin yaptığı baskılara ahirette bulacaklarına inandıkları ödül için dayanma fikrini doğurmaktadır. İkincisi ise, Kutub, tevhid temeli yerleşmeden girişilecek uygulamalarda, sistem şeklen İslâmî görünse bile, cahili âdetlerin yaşamaya devam edeceğini vurgulamasıdır. Kutub’a göre İslâmî düzen isteyenler önce insanları İslâm akidesine boyun eğmeye davet etmelidirler. Bu akideye boyun eğen insanlar fiilen bir toplum oluşturdukları takdirde İslâm düzeninin esasları işlemeye başlar. Ancak bu, İslâm’ın salt bir fikir meselesi olarak değil, fiilen yaşayacak bir sistem şeklinde anlaşılmasına bağlıdır. Burada sözü edilen yöntem, peygamberlerin ortak yöntemidir, değişmemiştir, her zaman ve mekân için aynıdır. Zira tarih boyunca cahiliye de değişmemiştir. Cahiliye bir çağda olup geçen ve bir daha tekrarlanmayan tarihsel bir olay değil, bir idari sistem, bir inanç ve bir akidedir. Her zaman da aynı organik yapıya ve güçlere sahiptir.[11]

Seyyid Kutub’a göre cahiliye, insanlık tarihinde yaşanmış muayyen bir dönemden ibaret değildir. Cahiliye, kendine mahsus belirli bir zihniyet ve hayat anlayışına sahip bir yaşayış biçimidir. Bu açıdan, cahiliye vasıfları İslâm’ın olmadığı bütün zaman ve dönemlerde tekrar nüksedebilir. Eğer cahiliye vasıfları bir toplumda yürürlükteyse, orada cahiliyenin varlığına hükmedilir. Yapılması gereken, cahiliye toplumundan kaçmak değil, Hz. Peygamberin Mekke döneminde yaptığı gibi sözel ve örnek oluşturmaya dayalı bir davet yöntemini sürdürmektir.[12]

Yöntemin öze eşit olması, özün yönteme ilişkin ilkeler belirlemesinden farklı ve daha öte bir şeydir. Seyyid Kutub’un ifadesiyle yöntemin “hakikat”le özdeş olması, kesinlikle birbirinden ayrılamayacakları anlamına gelmektedir. İslâmî her türlü “harekette yönteme bağlılık, nizama ve akideye bağlılık kadar önemlidir.” Çünkü “bu din haddizatında nasıl Rabbani bir din ise pratikte uygulanan yöntemi de öylece rabbanidir; doğal karakteristiği ile tam bir uyum hâlindedir. Bu dinin hakikatini, pratikte uygulanan yönteminden ayırmak imkânsızdır.” Din nasıl yüce yaratıcı tarafından belirlenmiş, beşer müdahalesinden arındırılmışsa yöntem de aynı şekilde belirlenmiştir, dine içkin vaziyettedir. Kur’an’ın nüzul sıralaması, dolayısıyla olaylara müdahale biçimi, takdim ve tehir ettikleri, durduğu ve hızlandığı noktalar, ilişkilerdeki yönlendirmeleri metodu oluşturmaktadır. Kur’an’ın indikçe uygulanmasından doğan süreci belirleyen iniş biçimi olduğuna göre o iniş biçimini belirleyen Allah, aynı zamanda yöntemi de belirlemiştir.

Görüldüğü gibi, yöntemin öze eşit/hakikatle özdeş olması, birbirinden ayrılamaması, özün Rabbani olduğu gibi yöntemin de Rabbani olmasına dayanmaktadır. Bu, şüphesiz ki hedeflerin de Rabbani olmasından bağımsız değildir ve Rabbani hedeflere ancak Rabbani bir yöntemle ulaşılabilir. Beşerî yöntemlerle bu hedeflere ulaşmak mümkün değildir. Haddi zatında bu şekilde Rabbani hedeflere ulaşmaya çalışmak, İslâmî olmayan bir hayatı yaşamak anlamına gelmektedir. İslâmî hareket, hedefe ulaşmak için yolun önemli olmadığı ya da her yolun mubah olduğu düşüncesini kesin olarak reddeder, ayrıca fırsatçı ve keyfi bir tavır izleyemez. “Çünkü bu hareketin her anı, her aşaması ilahidir ve ilahi esaslara riayet edildiği sürece hareket, bir sonuca götürülmeksizin de amacına ulaşmış sayılır.”

Yöntemin öze eşit olmasının zorunlu sonuçlarından biri de değişmezliğidir. “Bu yöntem belirli bir aşamanın, belirli bir yapının ve ilk dönem İslâm toplumunun doğup gelişmesine özgü, belirli koşulların yöntemi değildir. Bu yöntem bütün zamanlarda, bütün mekânlarda bu dinin yeniden yürürlüğe konulabilmesi için, mutlaka kendisine başvurulması gereken bir yöntemdir.”

Yöntemin değişmezliği, suyun buharlaşma şartlarının değişmemesi gibi bir şeydir. Dünya yerinde durdukça suyu buharlaştırmak için nasıl sabit şartlar gerekiyorsa İslâmî mücadelenin yöntemi de aynı şekilde değişmez bir yöntemdir. Nitekim tarihin başından beri gönderilen peygamberlerin izlediği yöntemde de bir değişiklik görülmemektedir.

Yöntemin değişmezliği bir taraftan Rabbani olmasına, beşer müdahalesinden hatta resullerin tercihlerinden azade olmasına bağlı iken diğer taraftan da içinde yaşanan şartların değişmezliği ilkesine dayanmaktadır. Toplumların değişimine ilişkin olarak söylenebilecek olan şeyler gerçek anlamda birer değişim değil, yüzeysel özelliklerle ilgilidir. Cahiliyenin ne karakteri ne de yapılanma biçimi değişmiş değildir. Değişen isimler ve maskelerdir. Dün putperestlik veya Ehli Kitap şeklinde görünürken bugün Müslüman adıyla karşımıza çıkabilmektedir. Aslında bugünkü Müslüman topluluklar da ulûhiyet ve rububiyet konusunda öncekilerle aynı cahiliyeyi yaşatmaktadırlar. Dolayısıyla her dönemde cahiliyeyi İslâm toplumuna dönüştürmek için izlenmesi gereken yöntem bugün de aynı şekilde takip edilmelidir. İnsanlık bugüne kadar yöntemin değişmesini gerektirebilecek bir farklılaşma yaşamadığı gibi bundan sonra da yaşamayacaktır. Yöntem bu bakımdan da sabit ve değişmezlik özelliğine sahiptir.[13]

Seyyid Kutub Fizilal’i Kur’an’da şunları yazar: “Yeryüzünde, bu dine davet edenin birinci görevi, cahili yapılar üzerindeki aldatıcı etiketleri ve bu dinin bütün yeryüzündeki köklerini kazımak isteyen düzenleri koruyan etiketlerini indirmektir. Her İslâmî hareketin başlangıç noktası, cahiliyenin büründüğü sahte kılığını kaldırıp şirk ve küfrünü açıkça ortaya koymak olduğu gibi ona tabi olanların da durumlarını şirk ve küfürlerini açıkça belirtmesi olmalıdır.”  Yine, Kutub başka bir yerde şöyle der: “İslâmî hareketlerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk, bir taraftan “la ilahe illallah” ve İslâm’ın anlamlarının, diğer taraftan da şirkin ve cahiliyenin anlamlarını kuşatan bulanıklık, kapalılık, örtülülük ve karmaşadır. ‘Bu hareketlerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk, salih Müslümanlar ile müşrik mücrimlerin yolunun netlik kazanmaması, işaret ve unvanların birbirine karışması, isim ve niteliklerin iç içe girmesi ve yol ayırımının net olarak belli olmamasından doğan şaşkınlıktır.’ İşte Allah’tan gelen hareketin düşmanları bu gediği çok iyi bildiklerinden bütün güçleriyle bu gediği alabildiğine genişletmek, bulandırmak, karıştırmak, karışıklığı daha bir artırmak için çalışırlar. Ta ki ayrıca hak sözü açıklamak kişinin elinden ayağından yakalanmasına neden olsun; yani Müslümanları küfür ile itham etmek ithamı ile yakalanmasına neden olsun ve İslâm ile küfür hususunda hüküm vermek konusunda, Allah’ın buyruklarına ve Resul’ünün sözlerine değil de insanların örflerine ve ıstılahlarına başvursun.” (Fi-Zilal-il Kur’an c. 7 s. 239)[14]

İslâm, insanların yalnızca akide ve pratiklerini değiştirmekle sınırlı değildir. O, aynı zamanda onların düşünce yöntemlerini, teoride ve pratikte takınacakları tavırları değiştirmeyi de vazife edinmiştir. Zira o, dar görüşlü, insan aklının ürünü biçare yöntemlerle esasta ayrılan ve zıt düşen ilahi bir yöntemdir. Biz Rabbani özelliğe sahip olan kavrama ve hayata, ancak Rabbani bir düşünce yolunu izlemek suretiyle erişebiliriz. Bu, Allah Teâlâ’nın sağlıklı bir inanç sistemi ve pratik yapılanmaya sahip olabilmeleri için insanların düşünce yöntemlerinin kendisine dayanmasını irade ettiği bir yöntemdir.[15]

Bu yöntem, İslâm davetçileri olan bizlere, yeryüzünde hükümranlık süren cahili anlayışlara ait düşünce yönteminin tortularından, akıllarımız üzerindeki tahakkümünden ve kültürümüz üzerine çöreklenmiş kalıntılarından kurtulmamızı temin edecek kendine has bir düşünce yöntemi kazandırmaktadır.[16]

Seyyid Kutub’a göre rabbani metodun özellikleri şöyledir

a) Rabbani metot yalnızca Kur’an’a dayanan, Kur’an’la birlikte yürüyen, hareket eden bir metottur.

b) Rabbani metot peygamberler önderliğinde yürütülen bir çağrı zincirinin metodudur ve bu nedenle türedi değildir. Peygamber bu zincirin son halkasını teşkil etmektedir. Tüm halkaların ortak gayesi insanları ortaksız biçimde Allah’a kul ettirmek, kulların Rab’lerine teslim olmasını sağlamaktır.

c) Rabbani metot pratik, hareketli, aksiyoner bir metottur. Bu özelliği sayesinde mevcut durumlarla hemen ilişkiye geçmektedir. Bazısını onaylamakta yahut tadil etmekte veya kökten değiştirmektedir.

d) Rabbani metot ciddi bir metottur. Böyle olduğu için Mekke’deyken toplumsal veya hukuksal bir düzen kurmakla uğraşmamış, tabir caizse “çeyiz gibi biriktirip Medine’de devlet kurar kurmaz uygulasınlar diye onlara düzen ve hukuk ilkeleri indirmeyi dilememiştir”. Farazi problemler, varsayıma dayalı çözümler ileri sürmemiştir. Kutub şöyle der: “Bu din, Allah’ın şeriatına teslim olmuş, başka her türlüsünü reddetmiş pratik bir cemiyet ortaya çıkınca, bu cemiyetin pratiğini, hacmi, biçimi, ilişkileri ve şartları uyarınca ele alarak yine hacmi, biçimi, ilişkileri ve şartlarına göre onu hukuki temellere kavuşturur”. Özetle böyle bir cemiyet doğmadan İslâm düzeni sosyal hayatta uygulanamaz. Bu sırayı takip etmek Rabbani metodun gereğidir.

e) Rabbani metot fıtrata uygun bir metottur. Fıtrata uygun olduğu için uzun bir süreci gerektirir. Kurucu adımların yavaş yavaş derinliğine ve sağlam noktalara basa basa atılması gerekir. “Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdık ve ihtiyaca binaen azar azar indirdik” (İsra: 106) ayeti Kutub’a göre söz konusu fıtriliğe işaret etmektedir.

f) Rabbani metodun olmazsa olmazı bağımsız ve organik bir İslâm toplumu oluşturmaktır. İnanç ve ibadet olarak İslâm’ı yaşayan Müslümanlar organik bir yapıya sahip cahiliye toplumu içinde ferdi hâlde kalamazlar. Zira sayıları ne kadar fazla olursa olsun bu fertler, bu hâlleriyle İslâm’a fiili bir varlık kazandırmamaktadırlar. Cahiliye toplumuyla kaynaşmış bu insanların İslâm’ı, bu durumda sadece “pratik varlıktan mahrum mücerret bir nazariyedir”.

O hâlde yapılacak şey cahili toplumdan kopuk ve bağımsız olan, rabbani nitelikli bir başka harekete dönük ve organik bir cemiyet meydana getirmektir. Bu cemiyetin ayrı bir yönetim altında olması gerekir. Kutub bu süreci şöyle başlatır: “Bu inancı benimseyenlerin sayısı üç kişiye ulaşınca, o inancın bizzat kendisi şöyle der: Siz şimdi, bir cemaatsiniz, bağımsız bir İslâm cemaati… İşte o zaman İslâm toplumu fiilen var olmuş olur! Üç kişi on, on kişi yüz, yüz kişi bin, bin kişi on bin olur. Böylece İslâm toplumunun varoluşu ön plana çıkmış, kesinlik kazanmıştır”.[17]

Seyyid Kutub, nebevi hareket metodunun merhaleli olmasını, İslâmî hareketin uzun soluklu bir mücadele oluşunun göstergesi şeklinde değerlendirir. Şartlar ve durumlar değişip dururken hareketin yöntem ve araçları -merhaleye uygun olarak- değişmeyecek olursa, hareketin ciddiliğine halel gelmiş olur. Öyleyse her merhalenin, kendi şart ve özelliğine uygun araçları bulunmalıdır. Her merhale, kendisinden sonraki merhaleye yerini bırakır.  Başka bir ifadeyle hareket, yeni vakıaya karşı kendisini yeniler, pratiklik ve esneklik kazanır. Tövbe Suresi’ndeki son hükümler geldiğinde, İslâm toplumunun vakıası da onu kuşatan cahiliyenin vakıası da bu suredeki hükümleri yürürlüğe koymayı kesinlikle gerektirmekte idi.

(Kaynak: Umran Dergisi, Ağustos 2019)

[1] Daha sonra da Refah Partisi, (RP, kuruluşu: 19 Temmuz 1983, kapatılışı ise; 16 Ocak 1998) ve Fazilet Partisi (FP, kuruluşu: 17 Aralık 1997, kapatılışı ise 22 Haziran 2001) de aynı gerekçelerle kapatılmıştı.

[2] Sebilürreşad dergisi, Peygamber Efendimizin hayatını anlatan bir yazı serisi başlattığı için Dâhiliye (İçişleri) Bakanlığı derhal harekete geçmiş ve bu dergiyi toplatmıştır. Bunun üzerine dergi idarecileri bu toplatma kararının kaldırılması için ilgililere müracaat edince, İçişleri Bakanlığı adına Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim (Tör) dergi idarecilerine şu cevabî yazıyı göndermiştir: “TC/Dâhiliye Vekâleti/Matbuat U.M./Sayı: 653” Hülasa: Hz. Muhammed’e Dair/Ankara, 17 Mayıs 1943 “Muhterem Efendim,” Mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil ve suretle olursa olsun memleket dahilin de dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.” Zat-ı alilerinin (Derginin idarecisi Eşref Edip Bey’i kastediyor) herkesçe de müsellem olan ilim ve faziletine hürmetkarız. Ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz. “Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim” (Sebilürreşad, c. 12, sayı: 284, s. 144) Vedat Nedim bu yazıyı kendi kafasından yazmamıştı. “Yukardakilerden aldığı emri ve talimatı aktarmıştı. Bkz; https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/hasan-karakaya/eski-chp-yeni-chp-katrani-kaynatsan-da-olmaz-seker-1244.html

[3] Muhammed Tevfik Berekat, Seyyid Kutub, İslam’ın Hareket Metodu, Nida Kitabevi, 1986, İstanbul, s.7.

[4] Mehmet Ali Büyükkara, “Hz. Peygamber’in Siretinden Dava Adamına Yol Klavuzu: Nebevi Hareket Metodu”, Siret Sempozyumu-I “Türkiye’de Siret Yazıcılığı, 2010, s. 421-422; M, Berekat, a.g.e., s.8

[5] Muhammed Tevfik Berekat, a.g.e., s.37

[6] www.islamidusunce.net/forum/index.php?topic=11277.5;wap2-24

[7] Muhammed Berekat, Seyyid Kutub, Risale Yayınları, 1987, İstanbul, s.37-38

[8] https://www.academia.edu/28867754/Rabbani_Hareket_Metodu

[9] Alev Erkilet Başer, Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, Yöneliş Yayınları, 1999, İstanbul s.275

[10] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Beka Yayınları, 2017, İstanbul s.71-72

[11] Alev Erkilet Başer, a.g.e., s.275,276

[12] http://isamveri.org/pdfdrg/D02420/2009_3/2009_3_ALTINTASR.pdf

[13] www.islamidusunce.net/forum/index.php?topic=11277.5;wap2-24

[14] http://www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi/dt-3768.html

[15] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Beka Yayınları, 2017 İstanbul, s.52-53.

[16] Seyyid Kutub, a.g.e., s.53.

[17] https://www.academia.edu/28867754/Rabbani_Hareket_Metodu; ayrıca bkz. Başer, a.g.e. s. 276-279; Berekat, a.g.e.. s.53 vd.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye