16 Eylül 2019 Pazartesi •

SEYYİD KUTUB; CAHİLİYE KARANLIĞINDA BİR KUTUP YILDIZI - İsa ÖZÇELİK

27.08.2019

 Tarih sayfaları çok sayıda büyük olaylara ve büyük adamlara atıf yapar.  Bunların bir kısmı yaşadıkları çağda fark edilmeyip daha sonra gün yüzüne çıkarılmış, kimisi güç odaklarının ideolojik yaklaşımlarına göre parlatılmış, kimisi ise hak ettiği şöhrete rağmen kendisine ancak dipnotlarda yer bulabilmiştir. Birçok kahramanın adı bize ulaşmaz iken, bazılarının dilden dile anlatılarak efsaneleşip farklı bir boyut kazandığı da olmuştur.

   Öyle kişiler vardır ki, onlar yaşarken büyük nüfuz alanına sahip oldukları halde öldükten sonra isimleri dahi anılmaz olmuş, bunun yanında öyle dava adamları da vardır ki, hayatlarında büyük bir farkındalık ihdas etmekle kalmamışlar, dünyaya veda ederken büyük yankı uyandırıp, nesilden nesile büyüyen bir etki gücüne sahip olmuşlardır.

   Eğer bir tarihi şahsiyet, yaşadığı dönemde alışık olunmayan çıkışlar yapmış, farklı ve özgün fikirler ortaya koymuş ve bu söylemler kurulu zulüm düzenlerini rahatsız etmişse, o kişi hakkında hayatında ve sonrasında kara propaganda mekanizmaları devreye sokulmuş ve bu kişilerin sevenleri kadar karşıtları da üretilmiştir. Bazen ise bu iki kutup doğal bir şekilde de meydana gelebilmiştir.

    Seyyid Kutub yaşadığı dönemde kendi bölgesinde önemli bir yere sahip iken, şehadeti ile bu etki gücü tüm coğrafyaya yayılmış ve dünyadaki bütün İslami hareketlere ilham kaynağı olmuştur. Eserleri ve hayatı yalnız sevenleri tarafından değil düşmanları tarafından da okunup incelenmiş, batılı çok sayıda siyaset ve bilim adamının araştırmalarına konu olmuştur.

   Geçmişte çığır açan çok sayıda ıslahçı alim ve mücadele adamının başına gelen O’nun da kaderi olmuş, sevenleri Kutub’un eserlerinden oldukça farklı manalar çıkarabilmiş ve birbirine zıt sayılabilecek ekoller dahi yaptıkları eylemlerin dayanağı olarak onun söylemlerini kaynak göstermişlerdir. Düşmanları ise kendi gayrimeşru iktidar alanları sarsıldığı için, Onun eserleri ve hayatını şüpheli hale getirmek için her türlü hile ve yalana başvurmaktan çekinmemişlerdir. Belamlar ve zayıf kişilikli saray mollaları ise kendi acizliklerini gizlemek adına, dini birikimlerini Ona karşı zehirli bir silah gibi kullanmaktan geri durmamışlardır.

     Seyyid Kutub’u bu derece etkili kılan nedir?  Sorusu birçok çevrenin cevabını aradığı bir sual olmuştur. Kimileri onun şair ve edebi kişiliğinden kaynaklanan sanatsal anlatım gücüne işaret etmiş, kimileri toplumsal yapıyı inceleyen bir düşünce adamı olarak ürettiği fikirlerin gücüne atıf yapmış, kimileri kullandığı dildeki coşku ve hamasetin etkisini öne çıkarmış, kimileri de düşüncesi için ödediği bedellerin en etkili unsur olduğunu dile getirmişlerdir.

  Kalem sahiplerini ölümsüz yapan şeyin, fikirlerini kanları ile sulamaları olduğunu veciz şekilde dile getiren Kutub, önünde farklı seçenekler olduğu halde tavizsiz bir duruş sergilediği için idam edilerek şehadete kavuşmuş ve bu örneklik ona muazzam bir etki gücü kazandırmıştır.

   Yukarıda sorduğumuz soruya farklı cevaplar da vermek mümkün olmakla birlikte, meselenin bir noktaya hasredilmesi çok sağlıklı olmayacaktır. Çünkü aynı çağda yaşayan bir çok büyük mütefekkir, ondan çok daha fazla ilme sahip alimler onun tesir kuvvetine erişemediği gibi, çok sayıda şehit/alim olan kişilerde aynı etki gücüne ulaşamamıştırlar. Bundan ötürü öncelik sıralaması farklı olabilmekle birlikte, O’nun şehadeti, mücadelesi, fikirleri, eserleri ve edebi kişiliği hep beraber yaşadığı çağa tanıklık yaptığında, bu etki gücünün ortaya çıktığı gözükmektedir.

   Kutub kendinden öncekilerin kullandığı savunmacı dili tersine çevirerek, meydan okuyan bir üslup ve müstekbirleri mahkum eden bir dilin kullanımında dönüm noktasıdır. Bu meydan okuma, içi boş sloganlarla değil, ömrünün ilk yarısında edindiği yoğun okuma ve gözlemlerin ilmi bir metodoloji ile irdelenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

   Sömürgecilerin baskı altına aldığı toplumlarda oluşan eziklik duygusunu yerle bir eden bu meydan okumanın ardında eşsiz bir özgüven vardır. O bu özgüveni, dünya tasavvurunun mihveri olan akide anlayışından alır. Uluhiyet ve kulluk anlayışı o kadar nettir ki ; Allah’a kul olan birinin karşısında, dünyanın bütün güçlerinin hiçbir kıymeti olamaz. Bu üstten bakış kişisel bir kibir ya da seçkincilik değil imanın yüceltilmesi olarak karşımıza çıkar.

    Dilinin, açık ve sade olduğu kadar, inanılmaz bir coşkunluğu içinde barındırması, sadece onun edebi kişiliği ile açıklanamaz. Çünkü o yazılarını yalnız kanıyla değil aslında ruhu ile yazıyordu. İslam tasavvuru hakkında yazdığı eserleri okuduğumuzda, en ufak bir hesap kitap hissi uyandırmaz muhataplarında. Çünkü her bir satır imanın dile gelmesi olarak yansır eserlerine.

    O eserlerini yazarken ne bir akademik kaygı duymuş ne de süslü sözler söyleme saiki ile hareket etmiştir. Mesele inancın yazıya dökülmesi de değildir. Onun asıl odaklandığı nokta imanın, fikrin hayata hakim olmasıdır. Bundan ötürü akide ile hayat, fikirle eylem arasında tam bir uyum olmalıdır.

    Bu düşünce tarzı Onu dinamik fıkıh anlayışına ulaştırmıştır. Müslümanların kendi tarihi geçmişini sırtında bir yük olarak değil, geleceği inşa edecek bir zemin olarak değerlendirmesi gerektiği anlayışı, İslami hareketin ayrıntı meselelerde boğulmasını engellemiş ve ona büyük manevra alanı açmıştır.

   Kutub, cahiliyenin ürettiği sayısız tekil meselelere yoğunlaşarak, ümmetin içine düştüğü çöküşten kurtulamayacağını en veciz şekilde dile getirenlerdendi. Öncelikle Müslümanlar, muvazenesini yitirmiş Tasavvurlarını tekrar gözden geçirmek zorunda idiler. Varlık tasavvuru ve bunun sonucunda gelişecek iman anlayışı, uluhiyet ve ubudiyet tasavvurumuz, sahih temellere kavuşturulmadan sonuç almak mümkün değildi.

   Ancak Vahy ve onun örnekliğini sunan Hz. Rasul, müminlerin akıl ve gönüllerini inşa etmeli idi. Yolumuza ışık tutan işaretlerin kaynağı buradan başka bir yer olamazdı. Bundan dolayı da düşünce dünyamızı kendi kavramlarımız ile kurmalı idik.

    Düşünce ve hayat arasındaki uyum ve tutarlılığı, ancak bütüncül bir bakış açısı sağlayabilirdi. Seküler aklın parçalara ayırdığı hayat, din ve evren tasavvuru, şirkin, modern cahiliye şeklinde yeniden tezahürü idi. Tevhit inancına göre bunun ortadan kalkması için hakimiyetin her alanda Allah’a ait olması gerekliydi.

    Bu mücadele süreci ise eşsiz bir Kuran nesli ile mümkün olabilirdi. O nesil ise hedefine, ancak Kuran’ın gölgesinde varabilirdi.

    Kutub, El Benna’nın ismi ile hayatı arasındaki yakın ilişkiye; Benna, yani bina eden inşa eden anlamı ile onun muazzam teşkilatçı yönüne işaret ediyordu. Kendi ismi olan Kutub; bir alanda zirve olan ya da mihver, eksen olup başkalarını kendisine çeken ve Kutup Yıldızı gibi yol gösteren anlamlarına geliyor. Kelimenin anlam çeşitliliği ile kendi hayatı arasında tam bir uyum olsa gerek. O sarsılmaz duruşu, mücadelesi, yazıları ve şehadeti ile hakikatin ve erdemin kutbu iken, aynı zamanda zulmün ve şirkin karşı kutbu olabilmeyi başarmış ender dava adamlarındandı…

Yorum Ekle
Yorumlar
Mehmet BÜLBÜL

29.08.2019

Eline Diline ve Emeğine Sağlık Kardeşim. Allah yolunu açık etsin, yar ve yardımcın olsun. Allaha emanet ol.
Dürümiye / Lezzete Davetiye