Selahaddin Eş: İstanbul Sözleşmesi' ve 6284 sayılı kanun, Müslüman toplumların bünyesine uymuyor!

09.02.2020

Geçen Pazartesi günkü ve ‘Ailede yangın Vaaar!’ başlıklı yazıda, Başakşehir’de Siyer Vakfı’nca düzenlenen ‘Aile Konuşuluyor‘ konulu bir toplantıdan aktardıklarım yarıda kalmış ve Bülend Yavuz Bakiler ve Prof . Yûsuf Ziyâ Kavakçı’nın görüşlerine ayrı bir yazıda değineceğimi belirtmiştim. Ama, araya başka yazılar girince bu güne kaldı.

Bu konuyla ilişkili olduğu için, önce şu hususu tekrar hatırlatayım.

***

Avrupa Birliği (AB)’nin çabalarıyla ve, ‘Kadına baskı ve ayrımcılığa son vermeyi sağlamak’ iddiasıyla 2012 yılında ‘İstanbul Sözleşmesi’ adıyla imzalanan ve ona bağlı olarak çıkarılan 6284 sayılı Kanunun getirdiği uygulamalara ancak 6-7 yıl sonra 2018-19’larda itiraz etmek gereğinin hissedilmesini izah edebilenler var mıdır, bilmiyorum.

Bu biraz, eski Gen. Kur. Başkanları’ndan ve zaman-ı saltanatında rüzgârıyla bile bazılarını korkutan bir em. General’in, ‘Askerlerin de askerî mahkemelerde değil, sivil mahkemelerde yargılanması’na dair, 2009’da kabul edilen bir kanunun ardında ‘F. G’ ve Cemaati’nin olduğu iddiasını, aradan bunca zaman, 11 yıl geçtikten sonra keşfetmesine benzemiyor mu? Bu em. General, eski ‘jakobenist, tepeden inmeci ve militarist devrimci’ ayarlara dönmek hayaliyle, yeni bir siyasî tartışma zemininin açılmasına çalışması, mes’elelerin künhüne geç bir intikal mi, yoksa bir siyasî oyun kurmak çabası mıdır? Herkes bunun cevabını kendi bakış açısına göre versin.

***

Evet, 2012’de imzalanan ‘İstanbul Sözleşmesi’nin bunca zaman sonra keşfedilmesi ilginçtir. Sonradan da olsa, yanlış farkedilmişse, yine de onu hafife almak gerekmez ve şahsen, bu ‘Sözleşme’nin ve o Sözleşme gereğince hazırlanan ‘6284 sayılı Kanun’un Müslüman bir toplumun bünyesine asla uygun olmayan maddeler taşıdığına kaniim.

Niçin mi?

İsterseniz, önce, Prof. Nevzad Tarhan’ın geçen haftaki konuşmasından aktaramadığım bir bölüme aid bazı rakamları burada tekrarlıyayım. Prof. Tarhan, sözkonusu sözleşmenin üyesi olan AB ülkelerinde (Kilise nikâhı veya resmî evlilik işlemleri olmaksızın) meydana gelen ‘evlilik dışı doğumlar’ın yüzde 35-40’a ulaştığını söylüyordu. Hattâ, (İslanda gibi) yüzde 60 olan bir ülke bile vardı.. Bu rakamlar Türkiye’ye gelince birden yüzde 2,5’a düşüyordu. (Bu rakamları Prof. Tarhan gibi birisi açıklamasaydı, belki de biraz şüphe ile karşılanabilirdi.)

Bu bile, bu Sözleşme’nin, Müslüman bir ülkenin bünyesine asla uymayacağını; ve de, Müslüman bir toplumun temel sosyal mes’eleleriyle AB ülkelerinin sosyal mes’elelerinin aynı kefeye konulamıyacağını gösteriyordu.

***

Elbette, bizim sosyal dokumuzu ve bünyemizi bu gibi kanunlar değil, halkımızın aslî inanç değerleri ve dünya görüşü şekillendirir. Ama, ev sağlam olsa bile, evin duvarlarında açılan bir takım ‘fare delikleri’ni zamanında tıkamazsanız, fareler evi istilâ edebilir.

Nitekim, 3 sene kadar önce Van’da bir kardeş anlatmıştı. Sosyal meselelerde çalışan sivil toplum kuruluşlarıyla irtibata geçen ilgili AB kurumları, İslâmî hassasiyeti olan bir grubun yönettiği bir STK’yı ziyaret ederler ve kendilerinin çalışmaları için AB fonundan malî destek sağlamak istediklerini söylerler. Önerilen mâlî yardım bayağı da büyüktür. Ama, bir şartları vardır, işbirliği yapılacak konularda AB ölçülerinin aynen kabul edilmesi!.

Arkadaşlar bakarlar, ‘Tamam’ derler, ‘Ama, şu madde olmaması şartiyle..’

O madde, ‘cinsî sapıklıkların yolunu açmayı’ ve o tiplere yapılan sosyal baskılara karşı direnmeyi öngörmektedir. (Hani şu, LBGTO filan gibi harflerle ifade olunan bir müptezel cereyan var ya, işte o!) Ve tabiatiyle, bizim Van’lı arkadaşlar onu kesinlikle reddedince, o ‘işbirliği’ önerileri de çökmüş.

***

İşbu İstanbul Sözleşmesi ve ona göre çıkarılmış kanun gereğince ortaya çıkan durum da öyle.. Zâhiren fazla bir şey yok.. Fincancı katırlarını ürkütmeyecek diplomatik bir dil kullanılmış.. Ayrıca, 6284 sayılı kanun da öyle.. Hattâ, kadın cinayetlerinin yüksek olması hasebiyle, pozitif ayrımcılık yapılmak istenmiş ve ‘kadın’ın beyanının esas alınması’ öngörülmüş.. Yani, bir ailede veya aile dışında, bir kadın, bir erkek hakkında bir iddiada bulunursa, onun doğruluğu esas alını, onun yanlış olduğunu belgelemek karşı tarafa düşüyor. Onun için bazı arkadaşlar, ‘Yahu arkadaş, kadınlarla aynı asansöre binmeye bile korkuyoruz, kötü niyetli veya hasta ruhlu, feminist tavırlı bir kadın asansörden indikten sonra feryad’u figan ile bir takım iddialar ileri sürse, ben kendimin mâsum olduğumu ispatlamak durumunda kalacağım, olacak şey mi bu?’ diye dile getirmekteler şikayetlerini..

Ya da, her evde olabilecek ufak-tefek bir lafzî gerilim üzerine, kadın, karakol ve mahkemeye başvurup, kocasının evden uzaklaştırılmasını isteyince, mahkeme, hemen kadın’ın beyanını esas alarak , kocayı, kendi evine gitmekten, 1, 2 ve hattâ 6 ay gibi uzaklaştırmak ve kendi evine sözgelimi 500 metreden daha yakına yaklaşmaması’ yönünde karar verebiliyor. Hele bir de kadın tehdit edildiğinden dolayı, kendisine bir de ‘koruma’ verilmesini isterse, o, daha bir felaket.. Bir kadını, kocasına karşı güvenlik güçleri koruyacak.. Bununla afîf / iffetli bir aile kurumu’ korunur mu, yoksa daha bir çabuk mu yıkılır? Nitekim, yaralama ve öldürmeler asıl bu uygulama sakatlığından sonra daha bir artmış..

(Bu vesileyle belirteyim. Hukukçu dostlarımdan Dr. Muhterem Dilbirliği’nin Almanya üzerine verdiği bir rakam ilginçti. Almanya ve Türkiye hemen hemen aynı nüfusa sahib.. Almanya’da 2016-17’de 650’den fazla kadın öldürülmüş, Türkiye’de ise, 450.. Ama, Türkiye’de bu haberler toplumda dehşet uyandıracak şekilde verilirken, Almanya’da ise, sadece ‘Familien drama.. /Aile dramı’ deniliyor.)

Başkan Erdoğan, bu konu hatırlatıldığında, ‘Nâss (değişmez hüküm ve âyet) değil ya, gerekirse değiştirilir demişti. Şahsen bunun zamanının geçmekte bile olduğunu düşünüyorum.

***

Bu arada daha önce değinemediğim bir konuya, Bülent Yazvuz Bakiler bey’in geçen haftaki konuşmasından çarpıcı bir tesbitine işaret etmek istiyorum. Bülent Yavuz ağabey, 83-84 yaşında..

Annesinin namaz kılışındaki vecd halini, dualarında gözlerinden dökülen yaşları anlatan mısraları okurken duygulandı.. Çoğumuzun annelerini de anlatıyordu âdetâ.. Ama, Bülent Yavuz beyin, bu konuyu o toplantıda, iki bine yakın insanın huzurunda anlatması, ailelerdeki bir çelişkiye işaret etmek içindi. ‘Benim annem, bu kadar samimî bir müslümandı ve bir Müslüman hanım olarak böyle ibadet ederdi..’ dedikten sonra, ‘Ama, o bir şaman gibi yaşadı..’ demeyi de ihmal etmiyordu. Çünkü, ‘Şu ulu ağacın dalına bir çul bağlayalım, filanca yere gidip bir mum yakalım da derslerini geçesin, sağlık ve âfiyette olasın..’ diyor ve şamanlık âdetlerini tekrarlıyordu. ‘Evet, benim annem samimî bir Müslüman olarak ibadet ederdi, ama, bir şaman gibi yaşadı. Şamanlığın ne olduğunu bilmezdi. Sorardı, türk halkının müslüman olmadan önceki inançları derdim…. Tövbe- tövbe derdi..

Babama gelince.. Babam ise, Sivas’ta Nüfus İdaresi’nde memurdu ve ilçelerde müftülük yapacak kadar İslamî bilgisi vardı. Ama, babamın benimle bütün ömrüm boyunca konuşmaları üst-üste herhalde 5 saati geçmez.

Bu mudur Müslüman aile? Kardeşlerim, çocuklarınızn beynine, kalbine, gönlüne, onların duygu ve düşünce dünyasına merhamet, şefkat ve muhabbetle girin.. ‘ diyordu.

Yanlış mı?

Evet, kanunları- sözleşmeleri düzeltelim, ama, ailemizi içten kendi inanç değerlerimize göre yeni baştan düzenlemeli değil miyiz?

***

Prof. Yûsuf Ziya Kavakçı ise sözkonusu toplantıda, ’ Her 15-20 aileye, aile meselelerini inanç değerleimize göre çözecek ve yeni nesillerin suallerine cevaplar verecek donanımdaki kimselerden bir ‘aile rehberi’ verilmesi yolunda bir çalışma yapılmalı..’ diyordu.

Evet bu da, üzerinde düşünülmesi gerekli bir konu..

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ