SAYILI GÜNDÜ GEÇTİ

20.01.2020

Yazarımız Talip Özçelik, Edebiyatçı - Yazar Hüseyin Su ile Ali Işık'ın Yaptığı Söyleşiyi Yorumladı

SAYILI GÜNDÜ GEÇTİ

"Sual de bilgiden doğar, cevap da." 

Mevlâna'nın bu cümlesi, soru sormanın en az cevap kadar önemli olduğunu, doğru sorunun da cevap kadar bilgi gerektirdiğini bize anlatır.

Soru sorma, raportaj yapma veya karşılıklı konuşma yoluyla bir konunun anlaşılmaya çalışılması ya da anlatılması çok eskilere dayanır.

Bu yöntemi eski felsefi metinlerde görebileceğimiz gibi semavi  kitaplarda da görürüz. Mesela Eflatun ve Aristo'ya ait felsefi metinlerde karşılıklı konuşma ya da soru cevap yöntemi ile karşılaştığımız gibi İncil ve Kur'an'da da karşılaşırız. 

Kur’an'da, özellikle geçmiş kavimlere ait kıssalarda, ahirette cereyan edecek olaylarda soru cevap yöntemi kullanılır. Aynı yöntemi sünnet-i nebevide de görürüz. Mesela Buhari ve Müslim tarafından sahih olarak rivayet edilen "Cibril hadisi" olarak bildiğimiz rivayet böyledir. Cebrail'in bir insan suretinde geldiği, "iman nedir, İslam nedir, peki ya ihsan nedir, kıyamet ne zaman kopacak?" sorularını sorduğu anlatılır. Peygamberimiz bu sorulara  cevap verdikten sonra, "Bu gelen Cebraildi, size dininizi öğretmek için geldi," buyurur. Buradan anlıyoruz ki meram anlatmada gerek Kur'an kıssalarında, gerek bir kısım hadislerde soru-cevap tarzı veya karşılıklı konuşma etkili bir yöntemdir.  

Mezhep imamlarımızdan imam Ebu Hanife'ye nispet edilen "İmamı Azamın Beş Eseri" isimli beş kitaptan biri ‘el alim vel müteallim’dir. Bu kitap tamamen talebe ile hoca arasındaki karşılıklı konuşma ve soru cevaplardan oluşur. Burada İmamı Azam, İslam itikadına ilişkin kimi konuların aydınlatılmasının yanı sıra imanda usule dair önemli kuralları da belirler. 

Eski ariflerden birine ait şu cümleyi kayda değerdir: "Soru sormak ilmin yarısıdır."

Yerinde sorulan bir soru aslında verilecek cevaba ya da cevaplara kapı aralar. Verilen cevabın hangi kapıları önümüze çıkaracağı, bu kapıların nasıl aralanacağı ise yeniden sorulacak soruya bağlıdır.

Nehir söyleşi türündeki kitaplar edebiyatımızda çok eski olmamakla beraber, son 8-10 yılda hayli arttı. Daha da artacağını öngörebiliriz.

Bir edebiyatçının, sanatçının, düşünce veya bilim adamının anılarının, biyografisinin ya da otobiyografisinin yazılması o kişiyi tanımada şüphesiz önemlidir. Bu kategorideki kitaplar önemli olmakla birlikte nehir söyleşilerin bu bağlamda daha önemli olduğunu düşünüyorum. Söyleşi yapılan kimsenin kişiliğine, düşünce ve duygu dünyasına, olaylara nasıl ve nereden baktığına dair bize çok şey anlattığı gibi yetiştiği ortama, sanat ve dünya görüşlerinin nasıl şekillendiğine dair de çok şey anlatır. Ayrıca biografi, otobiyografi ve anı, edebiyat eserlerine nispetle daha nesneldir. İnsanın, mesela biyografisini yazarken kendisi hakkında dürüst olabilmesi, kendisini bir nesne gibi karşısına alıp gözleyebilmesi, bir başka deyişle "nefsini bilmesi" daha zordur.

Nehir söyleşilerin ayrıca sorularla muhatabını konuşmaya kışkırtması, geçmişi hatırlatması gibi bir işlevi de var. Bütün bu saydıklarımız nehir söyleşilerin diğer türlere olan avantajını ortaya koysa da tabii ki bu durum soru soranın ustalığı, bilgisi ve muhatabını tanımasıyla da ilgilidir.

Nehir söyleşi bağlamında Hüseyin Su ile en çok konuştuğumuz bir isim ve husus Atasoy Müftüoğlu ile bir şöyleşi yapılmasaydı. Ama netice alamadık.

Atasoy Müftüoğlu ile sanat, edebiyat ve İslam düşüncesi bağlamında yapılacak böyle bir nehir söyleşi son yüz yılın güzel bir değerlendirmesi olabilir.

Nehir söyleşi okumayı sevdiğim için mi, yoksa Hüseyin Su’yu sevdiğim için mi bilemiyorum "Sayılı Gündü Geçti" isimli kitabı neredeyse bir solukta okudum. Güzel bir söyleşi olmuş. Öteden beri benim de aklımdaydı; Hüseyin Su ile böyle bir nehir söyleşi yapmak, ancak Ali Işık benden önce davranmış. Hüseyin abiye bu niyetimi  arz ettiğimde "Ali ile başladık" demişti, çok sevindim...

Zihnimi kurcalayan tek konu Hüseyin Su'nun sanat-edebiyat yanının ağırlıklı olarak konuşulması ve fakat düşünce, İslam düşüncesi ve Türkiye'deki İslami çalışmalarla ilgili konuların yeterince konuşulamaması kaygısıydı. Kitabı bitirdikten sonra sorular bu kaygımı doğrulasa da verilen cevaplar biraz olsun kaygımı giderdi. Hüseyin Su'nun verdiği cevaplar, bu cevapların satır araları gerek düşüncesini, hayata bakışını, durduğu yeri ve gerekse sorumlu "müslüman kimliğini" aşikar ediyordu.

Mesela "yazma sorumluluğu" bölümünde bu konuya dair verdiği cevapta, yazarın yazdığı eserin de neticede onun bir ameli olduğu, dolayısıyla namazından, orucundan bağımsız olamayacağını vurgular. Edebiyatla dini, namazla yazmayı biribirinden ayrı anlamaz. "Yazmak ameli sorumluluktur" der, bunu özellikle vurgular. Bu vurgu hayatın bütününe nasıl baktığını ele verir. Tevhit noktayı nazarından bakar hayatın tamamına...

Söyleşinin tamamında; verdiği cevaplara, kelimelere, kelimelere yüklediği anlamlara, satır aralarına, düşünce ve kişiliği sinmiş, nüfuz etmiştir. Kitabı okurken hayatı bir bütün olarak değerlendiren tevhidi bir perspektif sizi kuşatır, bunu hissettirir. Bunu her sayfada derinden teneffüs edersiniz. 

Yazarın yazdığıyla ilişkisi bağlamında bir soruyu cevaplarken; "biz bunları vahiy geleneği çizgisinde düşünmeliyiz" (sh. 187) cümlesiyle konuya girer, ameller, yazmakla ihlaslı olmak arasında bağ kurar. İhlas hakkında konuşurken bir arif vukufiyeti görürsünüz.

Altını çizdiğim satırların genellikle yanlarını da yukarıdan aşağıya doğru çizer, önemli bulduğum satırın hizasına bir de yıldız koyar ve daire içine alırım. Bunlara ilaveten bazen altı çizili satırları sayfanın kenarına tekrar yazarım. Mesela şu iki cümleyi sayfanın kenarına iki ayrı renkte yazdım: "Okurluk da seyr-i sulûk gibidir."; "Her kitap bir merhale, bir makam sayılır." (sh.126) 

Bu cümleler okumaya da nasıl baktığını anlatır. Okumanın kendisi için ne anlama geldiğini, insanın niçin okuması gerektiğini, sizde bir değişimi beraberinde getirmeyen okumanın okumadan sayılmayacağını anlatır. Öte yandan okumayı seyr-i sulûkle makam ve merhaleyle izah ederken iç dünyasında okumayı nereye oturttuğunu, neyi gözeterek okuduğunu anlatır.

Tam da burada nehir söyleşi türü kitapların diğerlerinden bir farkı ortaya çıkar. Bir soruya verilen cevap konuşanın iç dünyasının nereye dönük olduğunu da size gösterir.

"Tam burada şu soru sorulmalıydı" dediğim de oldu...

"Benim de hem edebiyat hem de düşünce ve siyasa alanında özellikle okunmasını düşündüğüm kitaplar var. Bunları hep tavsiye ederim." (sh 128) cümlesinin bittiği yerde bu kitapların hangileri olduğu  sorulabilirdi. Ayrıca İslam düşüncesi ve özellikle Cumhuriyet dönemindeki seyri, imkanları, problemleri sorulabilirdi.

"Her geçen gün biraz daha insansız kalmaya yol açan tutum ve davranış vardı; Edebiyat dergisinde."; "Kırıcı uzaklaştırıcı, soğutucu bir dil ve insanların eline vuran bir davranış biçimi vardı." Bu cümlelerden sonra, bu tutum ve davranışlardan örnekler sorulabilirdi.

"Yazmak açısından tahrik edici bulduğum kitaplardan, yazmaya oturmadan önce 5-10 sayfa okumaya çalışırım." (sh 117)  deyince, bunların hangi kitaplar olduğu sorulabilirdi.

Tabi bazı sorular da var ki sorulsa bile Hüseyin Su sanıyorum cevap vermezdi. Mesela, "Koskoca eserlerin sahibi olan nice yazarlar var ki darı tanesi kadar bile özgül ağırlığı yok."

Bu yazıyı yazmak için not alıp altını çizdiğim satırlara bakarken şu da karşıma çıktı; "İyi bir okur olmayan insanın yazmaya teşebbüs etmemesi gerekir." Bu cümleden sonra kalem elimden düşeyazdı; ben iyi bir okur muydum?

Düşünceye serüvenimize dair sorulması gereken sorularla kitap daha da zenginleşebilirdi. 30 küsur yerde kelimelerin bitişik yazılmış olması ve benzeri dizgi hataları göze batmakla birlikte, bu hatalar bile kitabın güzelliğini ve söyleşinin tadını bozmaya yetmiyor.

Hüseyin Su'yu tanımak isteyen; sanata, edebiyata, İslâm’a, devrimci düşünceye, insana, insani ilişkilere, hayata nereden ve nasıl baktığını anlamak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap; Sayılı Gündü Geçti…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ