Sarı gül desenli kırmızı entari- Vahdettin İnce

26.01.2020

Bir büyüğüm demişti: herkes kendi ölüsüne ağlıyor, bir yas evinde birbirlerine sarılarak ağlayanları göstererek.

Elaziz depreminden sonra iki çocuğuna siper olarak çocuklarıyla birlikte can veren bir babanın, bir de sağ olarak kurtarıldıktan sonra sedyeye konan ve Kürtçe/Zazakî “kena min” (Kızım) diyerek enkaz altında kalan kızının kurtarılması için feryat eden bir annenin videosu sosyal medyada paylaşılıyordu. Gözyaşları içinde izlediğim bu videolar büyüğümü doğrularcasına beni alıp 1976 Van/Çaldıran depreminden sonra bir babanın yaşadığı drama götürdü. Aslında başkasının ölümüydü bu, ama o kadar içime işlemişti ki artık benim hikayem olmuştu.

***

1979 yılında Van’ın Muradiye İlçesi müftülüğünde genç bir İmam Hatip Lisesi mezunu olarak göreve başlamıştım. İmamların, müezzinlerin ve diğer personelin maaş bordrolarını ben hazırlıyordum. Karlar yağmaya başlayınca çoğu köy imamı ancak nisan mayıs aylarında gelebilirlerdi benim yanımda birikmiş maaşlarını almaya. Geldiklerinde bana dünya dolusu kış ve hayat hikayesi anlatırlardı. Sıradan insanların, küçücük hayatlarının kıvrımlarında ne büyük dramlar yatıyordu Allah’ım!

Bir imam vardı ilçe merkezinde görev yapıyordu. Her yaz yıllık iznini aldıktan sonra ortalıkta gözükmezdi. Her halde bir köyde tarlası falan var, hasadını toplamaya gidiyor diye düşünürdüm. Çünkü Muradiye’nin yerlisiydi ve diğer yerli imamlar gibi o da iznini ilçede geçirmeliydi diye geçirirdim aklımdan. Bazen de vakitli vakitsiz birkaç günlük mazeret izni alırdı ve yine ortadan kaybolurdu. Normalde imamların mazeret iznine ilişkin taleplerini genellikle çok zor kabul eden, yerinize birini bulmadan olmaz, cemaati imamsız bırakamazsınız diyen müftü onun bu yöndeki isteğini hemen kabul ederdi. Bazen fazladan izin verirdi. Bana garip gelmişti bu durum. Bir gün bütün cesaretimi toplayarak müftü efendiye bu tuhaf tutumunun sebebini sordum. Onun acısı var, dedi ve devamını anlatmadı. Beni almıştı bir merak. Akrabalarına, komşularına sormaya başladım. Hala unutamadığım, ne zaman bir deprem haberini duysam aklıma gelen bir dramla karşılaştım.

***

1976 depreminden önce Mela Hasan’ın evi güzel bir bahçenin içindeydi. Sıralı kavak ağaçları bir sur gibi çevrelemişti evin de bir köşesinde yer aldığı yonca tarlasını. On yaşlarındaki kızı Fatma yaklaşık elli metre uzaklıkta aynı bahçenin bir başka köşesinde yer alan amcasının evine gitmek üzere ayrılmıştı evden. Üzerinden çok geçmemişti ki deprem denen o kıyamet kopmuş ve o toprak damlı kerpiçten evler içindekilerin üzerine çökmüştü. Hasan ve ailesi enkazdan sağ salim kurtulmuşlardı. Biraz ötede kardeşi ve çocukları da sağ kurtulmuşlardı. Rahat bir nefes almıştı ki Mela Hasan, karısının Kürtçe/Kurmancî “Keça min” (kızım) diye adeta inlediğini duymuş, üzerine sinen tozları silkelerken bir yandan. Gözleri fal taşı gibi açılmış birden. Korkudan bembeyaz kesilmiş yüzüne derin bir evlat acısı çizgisi ölünceye kadar geçmeyecek şekilde konuvermişti o an.

Evin enkazını tırnaklarıyla eşelemeye başlar. Bütün mahalle, kendi cenazeleriyle, yaralılarıyla meşgulken Hasan hoca ve kardeşi çaresizce toprağı taşları, ağaçları adeta öğütürler. Yok, Fato’dan iz eser yok. Kardeşinin evinin enkazına koşarlar bu kez. Yine her tarafı eşeler, didik didik ederler. Yok. Artık enkazda sağ, ölü kimsenin kalmadığına kanaat getirilince Mela Hasan’ın dramı da başlamış olur.

Mela Hasan karısından Fato’nun üzerinde o sırada “dêrê sorî zergulî” (sarı gül desenli kırmızı entari) olduğunu öğrenir. Elinde Fato’nun bir fotoğrafı da yokmuş tabi. Gelene gidene, yardım için gelenlere, köylerden gelenlere, aşağı mahalleye, yukarı mahalleye, yoldan geçenlere… kimi bulduysa  “sarı gül desenli kırmızı entari giyen on yaşlarında bir kız gördünüz mü?”diye sorup durur. Mahalle mahalle köy köy Fato’yu arar. Yer yarılmış da Fato içine girmiş sanki.

Gün geçtikçe hikayeler üretilir Fato’ya dair. Adana’da görülmüş demişler. Kız nereden geldiğini, kim olduğunu hatırlamıyormuş. Üzerinde sarı gül işlemeli kırmızı bir entari var mıymış diye sorarmış Hasan hoca ve tabi bir ihtimal diye Adana’ya gidermiş… günlerce aradıktan sonra eli boş dönermiş. Ve derken bir hikaye daha. Yardım etmek bahanesiyle ilçeye gelen bir grup ilçeden on yaşlarında bir kızı kaçırıp böbreğinin tekini almış ve kız şu anda Ankara’da falanca hastanede yatıyormuş. Hasan hoca hiç tereddütsüz kalkıp oraya gidermiş. Yıllık izinlerinde ortadan kaybolmasının, sık sık mazeret iznine çıkmasının sebebi Fato ile ilgili anlatılan bu hikayelermiş.

Üç sene kadar kaldım ilçede ve yılda en az bir iki bu türden söylentiler yüzünden Hasan’ın izne çıktığına şahit oldum. Bir gün müftülüğe geldi. Önce bana uğradı. Müftüyü sordu. Gözleri kan çanağı gibiydi. Ağladığı o kadar belliydi ki. Biraz da endişeliydi. Dokunsan ağlayacaktı tekrar. Bu yüzden neler olduğunu sormadım bile. Sonra müftünün odasına girdi. Uzun süre oturdular. Bir ara müftü beni çağırdı. Hasan hoca için beş günlük bir mazeret izni kağıdı hazırla dedi. Hasan hoca aynı hüzünlü, endişeli, ağlamaklı suratla bir şey söylemeden çekip gitti. Müftünün o gittikten sonra “Allah kimsenin başına getirmesin” dediğini duydum. Döndüm, hocam ne oldu, Hasan hoca çocuğunu mu buldu diye sordum. Yok, dedi, yine aklına girmişler bu zavallı acılı babanın. Ama bu seferki hikaye dayanılır gibi değil. Güya birileri kızını kaçırıp falanca şehirde kadın satıcılarına satmışlar. Hala oradaymış. O da ne yapsın babadır, tutturdu gideceğim, onu kurtaracağım diye. O kadar söyledim, gitme, yalandır, hem doğru olsa ne yapacaksın dedim. Olmaz dedi, onu bulup kurtarmalıyım dedi. Onun o çaresiz halini görünce müftü de fazla bir şey diyemeden onunla birlikte ağlamıştı.

***

On gün kadar sonra Hasan hocayı çarşıda gördüm. Gülüyordu, sırtından ağır bir yük inmiş gibiydi. Doğru değilmiş dedi. Ölmesine, bu şekilde kayıp olmasına razıyım, ama o duruma düşmüş olmasına herhalde dayanamazdım, oracıkta ölürdüm dedi. Nasıl gittiğini, kimlere sorduğunu soramadım tabi.

Ben o sene oradan ayrıldım, Hasan hocayı hüzünlü hikayesiyle baş başa bırakarak. Bir gün İstanbul’da Muradiyeli bir arkadaşımla karşılaştım. Artık aklını yitirmiş olmasından endişe ettiğim Hasan hocayı sordum. Biliyor musun dedi, Hasan hoca kızını buldu, benim onu sormak istediğini biliyormuş gibi. Üzerimden buz gibi soğuk sular dökülmüş kadar irkildim. Yoksa o malum yerlerin birinde mi bulmuştu, aman Allah’ım. Arkadaşım da benim bu durumuma şaşırdı. Niye böyle sarardın diye sordu. Meseleyi ve endişemin sebebini anlattım. Yok öyle olmadı dedi. Kardeşi depremden sonra yapılan deprem konutlarında yaşamaya bir türlü alışamadı. Eski evinin yerinde, kavak ağaçlarının çevrelediği tarlada yeni bir ev yapmaya karar verdi. Depremde yıkılan enkazı kaldırıp yeni bir temel atmaya çalışırlarken önce sarı gül desenli kırmızı bir bez parçasını fark ederler. Hasan hoca da oradadır. Kızının çürümüş elbisesinden kalan bu bez parçasını görünce oracıkta bayılır. Sonra kızcağızın kemikleri çıkarılır. Amcasının evinin dış duvarının yanındaki bir çukura düşmüş deprem esnasında ve duvar üstüne çökmüş. Yeri çukur olduğu için de onca aramalara rağmen bulunamamış. Meğer yer yarılmış Fato içine girmiş dedim, yanağımdan süzülen gözyaşını silerken Hasan hocanın çektiklerini hatırladım. Hasan hocanın sevincini görecektin dedi, Fato’yu gelin etmişler gibi günlerce evinde ziyafet verdi, düğün yaptı. Bütün ilçe de Hasan hocanın bu sevincine ortak oldu, daha önce dramına için için üzüldükleri gibi.

Enkazdan kurtarıldıktan sonra “Kena min” diye feryat eden Elazizli ana, acılarla yoğurulmuş bu ülkeye acılarını hatırlattın.

Her deprem geçmiş acılarımızı hatırlatıyor işte.   

(Ankara Ekspresi)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ