22 Temmuz 2019 Pazartesi •

Mücahit Gültekin: Halbuki kadın da erkek de kendi namusundan sorumludur ve bu sadece cinsel eyleme indirgenemez

07.02.2019

Afyon Kocatepe Üniversitesi'nden Dr. Öğretim Görevlisi Mücahit Gültekin’le Aile kurumundaki yozlaşmayı, bozulan aile yapısını, Kadına yönelik şiddet söylemini, İstanbul sözleşmesini konuştuk.

Mücahit Gültekin hoca Bursa’da faaliyet gösteren Aile Akademisi ile Aile kurumundaki yozlaşmaya, karşı kurumsal olarak ta mücadele ediyor.

Mücahit Gültekin hoca Toplumsal Cinsiyet Eşitliği çalışmaları ile Aile Kurumunun hedef alındığını Aile kurumunu korumazsak neslimizi kaybedeceğimizi söylüyor. Sorunun çok büyük olduğunu düşündüğü için ülkemizi şehir şehir dolaşarak insanımızı uyarıyor…

Bir güzel insan Mücahit Gültekin, dertli, eleştirileri dostça, iyiliğe güzele yönlendirmek için, yanlış yapılmasın, aile kurumu yozlaşmasın, nesil bozulmasın diye uğraşıyor. Bizde onun bu güzel mücadelesine katkı sunmak ve olaylara birde bizim sorduğumuz yerden bakmasını isteyerek sorularımızı sorduk. Sorularımızı içtenlikle cevapladı.

Ekran Gazetesi'nden Ramazan Deveci'nin yaptığı söyleyişiyi sunuyoruz:

Mücahit Gültekin kimdir desem ne dersiniz, kendinizi nasıl tanıtırsınız?

1971 yılında Kütahya'nın Tavşanlı ilçesinde doğdum. Uludağ Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümünü bitirdim. Aynı bölümde yüksek lisans ve doktora yaptım. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde çalışıyorum. Evliyim ve bir oğlum var.

Ülkemizde son dönemde evlilik oranlarının düştüğü, boşanma oranlarının ise artığı söyleniyor. Aile yapısı bozuluyor mu? Ailenin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Aile kurumunun uzun zamandan bu yana bir çözülme sürecinde olduğunu söylemek mümkündür. Bu tespiti sadece Türkiye için değil, Amerika, İskandinav ülkeleri ve Batı Avrupa başta olmak üzere pek çok ülke için de yapabiliriz. Türkiye'de 2002-2017 yılları arasında 1 milyon 789 bin çift boşanmış, buna mukabil 9 milyon 620 bin çift de evlenmiş. Yani ortalama her 5 evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyor. Dahası boşanma hızının evlilik hızından daha yüksel olduğunu biliyoruz. Batılı ülkelerde bu durum daha trajik boyutlarda.

Ailenin geleceği, cevabı uzun ve aynı zamanda, ekonomik, politik ve kültürel yönleri olan çok boyutlu bir soru. Ancak kısaca şunu söyleyebilirim: Aile hemen her şeyin değiştiği ve radikal bir şekilde dönüştüğü modern/postmodern dünyada görece olarak geleneksel hüviyetini muhafaza eden bir kurum. Diğer bir ifadeyle, yaşadığımız köklü değişimlere rağmen sarsıntılar geçirse de evrenselliğini koruyabilen ve ayakta kalabilen nadir kurumlardan biri. Bireyciliğin, tüketimin, hazzın, rekabetin ve piyasa koşullarının asli değerler olarak kodlandığı bir dünyada ailenin bu değerlerle çok da uyuşmayan bir doğası var. Yani duygusal bağlılık, fedakarlık, dayanışma, sadakat, kolektivite, mahremiyet gibi geleneksel dünyaya ait bazı değerleri bünyesinde barındırıyor. Aile bu yönüyle piyasa koşullarına uyum sağlayamayan ve çoğu zaman da ayak bağı olan bir kurum. Piyasa kârdan, üretim ve tüketimden daha kutsal bir değer tanımıyor. Ancak aile bu anlamda sorun yaratıyor. Hala uğruna bir şeylerin feda edilebileceği bir "kutsalı" temsil ediyor. Dinden modern dünyaya tevarüs eden, sızan ve kendini korumayı bir şekilde başarabilmiş bir kurum aile. Bu yönüyle rahatsız edici. Mesela çalışan bir anne çocuğunu işinin önüne geçirebiliyor. Bu piyasanın kaldırabileceği bir şey değildir.

Diğer taraftan aile egemen sınıflara alternatif bir direnme zeminini ifade ediyor. Bu nokta kanaatimce çok önemli. Egemen sınıflar doğası gereği çocuğu kendi amaçları ve çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek istiyor. Ama bu noktada çocukla arasına aile giriyor. Küresel statüko gücün bütün araçlarını elinde tutmasına rağmen çocuğu istediği gibi şekillendirmekte yeterince başarılı değil. Sonuçta anne-babanın çocuğun kulağına söylediği masallar, hikayeler ve evdeki ilişki biçimi çocuğun kişiliği üzerinde daha belirleyici olabiliyor. Dolayısıyla aile, iktidarın çocuğun üzerindeki hakimiyetini kırıcı bir rol oynayabiliyor. Ancak iktidar kendi hakimiyet alanı içinde şerik kabul etmez. Aileyi kendisine bir ortak olarak görüyor. Burada üç seçenek var kanaatimce; ya aileyi de eğitip iktidarın ideolojik bir aygıtı haline getirecek (ki bu konuda çok başarılı değil), ya anne-baba-çocuğun birbirlerini daha az görebilecekleri ve çocuğun daha çok profesyonel kurumlar eliyle yetiştirileceği bir sosyal yapı kurulacak (bu noktada ilerleme kaydedilse de kesin bir çözüm olarak görülmüyor) ya da ailenin yerine alternatif üreme kurumları ihdas edilecek. Bu son şık üzerinde daha ciddi bir şekilde durulduğunu söyleyebiliriz. Bu elbette ki hemen sonuç alınabilecek bir seçenek değil ama üreme ve cinsiyet/cinsellik teknolojilerinin takip ettiği seyri dikkate alırsak bu seçeneğin ne denli ciddiye alındığı farkedilecektir. Örneğin Heinrich Böll Derneği 2013'te Türkiye'de bir kongre düzenledi. Altı farklı panelin yapıldığı kongrenin başlığı ilginçti: "Başka Bir Aile Anlayışı Mümkün mü?" Yapılan panellerde tartışılan konulardan biri de şuydu: "Aileye mecbur muyuz?"

Kadına yönelik şiddet son dönemde sıkça konuşulmaya başladı. Ak Parti iktidarı, kadına yönelik şiddeti önlemeyi iktidarın önemli hedeflerinden biri haline getirdi. Ve 2011 Mayıs ayında, kısa adı “İstanbul Sözleşmesi/Konvansiyonu” olan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” adlı uluslararası sözleşmeyi, kabul etti.Ve kadına yönelik şiddeti önlemek için bazı yasal düzenlemeler yaptı. İstanbul sözleşmesi kabul edilip ona bağlı yasal düzenlemeler yapıldıktan sonra kadına yönelik şiddetin daha da arttığı söyleniyor, bu tespite katılıyor musunuz? İstanbul sözleşmesi ve ona bağlı yapılan yasal düzenlemeler hakkında neler söylersiniz?

Sadece İstanbul Sözleşmesi değil, ondan önce de 4320 sayılı kanun ya da 2006 yılında çıkarılan Başbakanlık Genelgesi ve 2007-2010, 2012-2015 ve 2016-2020 kadına şiddeti önleme ulusal eylem planları gibi pek çok yasal, resmi düzenleme ve uygulama yapıldı. Burada ilginç olan şey şudur: Şiddetin bu düzenlemelere ve uygulamalara rağmen arttığını biz söylemiyoruz; bu düzenlemeleri yapan perspektifle yapılan araştırmalar bunu söylüyor. Örneğin 2009 ve 2014'te yapılan araştırmalar kadına yönelik şiddetin arttığını ifade ediyor. O zaman burada şunu sormamız gerekiyor: Bu mevzuat ve eylem planları ne işe yarıyor? Neden şiddet hala artmaya devam ediyor?

Bunun cevabı kanaatimce çok açık: Çünkü bu mevzuata yön veren "toplumsal cinsiyet eşitliği" perspektifi kadın ve erkek arasında bir rekabet ve husumet olduğuna inanıyor. Sorunu "cinsiyet temelinde" tanımlıyor ve cinsiyetin erkek tarafını hedef tahtasına oturtuyor. Bu bakış açısının çatışmacı bir dile ve çatışmacı yöntemlere sahip olduğunu söylememiz mümkündür. Sözünü ettiğimiz mevzuatı dikkatle incelersek bunu çok açık bir şekilde görebiliriz. Böylesi bir perspektifin şiddeti önlemesi ya da azaltması mümkün olmayacaktır.

İstanbul sözleşmesinin çözüm getirmediği ortada ancak kadına yönelik şiddette bir gerçeklik. Bu şiddetin önlenmesi için sizin bir öneriniz var mı? Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için hükümet neler yapmalı ya da yapabilir?

Öncelikle sorunu doğru tanımlamamız lazım. Bunun için şu üç soruya hakkaniyetli bir cevap vermemiz gerekiyor: Birincisi şiddet nedir, nasıl tanımlayabiliriz? İkincisi, önümüzde bir "kadına yönelik şiddet" sorunu mu var, yoksa "şiddet" sorunu mu var? Üçüncüsü bu sorunun dinamikleri nelerdir? Eğer gerçekten şiddetin önüne geçmek ya da şiddeti azaltmak istiyorsak kanaatimce bu üç soruya dürüstlükle cevap vermemiz gerekir.

İlk soruya bakacak olursak, şiddetin tamamen olumsuz bir şey olmadığını görürüz. Örneğin pek çok devlet ya da kurum adaletin bir gereği olarak şiddetin farklı biçimlerinden yararlanıyor. Yani, legal ya da adil bir şiddetten bahsetmek mümkündür. O yüzden ben sorunu tanımlamak/anlamak için "şiddet"in doğru bir kavram olmadığını düşünüyorum. Bunun yerine "zulüm" kavramını kullanmamız gerekir. Çünkü adil bir şiddetten bahsedebiliriz ama adil bir zulümden bahsedemeyiz, muhal olur. Ayrıca zulüm, şiddeti de kapsar ama sadece şiddetle sınırlı değildir; örneğin eğer içinde haksızlık taşıyorsa ya da bir haksızlığa yol açıyorsa "ödül" ve hatta "sevgi" bile bir zulüm olabilir.

İkincisi, şiddetin hemen her canlıya, hatta bütün bir varlığa (örneğin doğaya da) yönelik olduğunu görüyoruz. Şiddetin sadece cinsiyetle ilişkilendirilerek öne çıkarılması şiddetin bütüncül tablosunu görmemizi engelliyor.

Üçüncüsü, niçin şiddet uyguluyoruz? Bence bu soru çok önemli ve yeterince üzerinde durulmuyor. Dünyayı şekillendiren egemen sınıflara  hakim olan değerler bütünü ve özellikle gücün kutsanması şiddetle ilişkili bir şey. Gücün yüceltildiği, gücün hukuk yaptığı, gücün hesap vermediği legalize edilmiş bir yapısallık içinde yaşıyoruz. Bu yapısallık, çıkar temelinde inşa ediliyor ve bu, çıkarı ve gücü; dolayısıyla şiddeti koruyor. Buna birisi makro, birisi de mikro iki örnek vereyim: Amerika BM'den bir karar çıkaramamasına rağmen, geldi Irak'ı işgal etti ve milyonlarca kişinin ölümüne ve bir o kadar kişinin de mülteci konumuna düşmesine neden oldu. Peki Amerika'dan bunun hesabını sorabilecek bir yapı var mı? Yok. Çünkü Amerika'dan bunun hesabının sorulabilmesi için "güç" gerekiyor. Güce inanmış bir dünya var karşımızda. İkinci vereceğim örnek alkoldür. Dünya Sağlık Örgütü'nün yayınladığı bir araştırmaya göre, alkol, dünyadaki bütün cinayetlerin %85'iyle ilişkili. Kadına yönelik şiddetin ise %70'yle ilişkili. Peki bu bilinmiyor mu? Uzun zamandan beri biliniyor. Ama alkol hem "haz", hem "kâr" güdüsüyle ilişkili. Dolayısıyla alkolün var ettiği şiddet tolere edilebiliyor. Mesela Dünya Sağlık Örgütü'ne göre mağdura yönelik 27 adet risk faktörü sayılmış, ama biz "erkek olmak"ın dışındaki risk faktörlerini yeterince ele almıyoruz. Dolayısıyla şiddet konusunda dürüst bir yaklaşıma sahip değiliz. Çıkar ilişkileri çifte standartçı ve iki yüzlü tepkiler ortaya konulmasına neden oluyor. Mesela bu çifte standarda alkolden bir örnek vereyim: İşyerinde alkol kullanılması günümüz dünyasında kabul edilmiyor. Neden? Çünkü işyerinde kullanılan alkol üretimi düşürür ve başka sorunlara neden olur. O yüzden deniliyor ki, işyerinde içemezsin, git nerede içersen iç. Evde içebilirsin. Eşini mi döversin, çocuğunu mu boğarsın ben karışmam! Ama işyerinde içemezsin.

Siz sorunun cinsiyet temelinde değerlendirmenin doğru olmadığını söylüyorsunuz, doğrudur sorun bir insanlık sorunu. Ancak insanlık tarihinde kadim zamanlardan beri bir kadın sorunu yok mu? Tarihte kadının insan mı yoksa hayvan mı olduğu tartışılmadı mı? Dahası kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü Kuran söylemiyor mu?

Doğrudur, kadının ikincilleştirilmesi, araçsallaştırılması, horlanması ve sömürülmesi belki de çok eskilere dayanıyor. Ama bunun "cinsiyet"le gerekçelendirilmesi acaba ne kadar doğrudur? Çünkü sorunu "erkek olmaklık" ya da "kadın olmaklık"la tanımlamak "özcü" bir yaklaşım içeriyor ve içinde çeşitli sıkıntılar barındırıyor.  Sorun cinsiyetin kendisinden değil, cinsiyetler arası farklılıkların erkekler lehine istismar edilmesinden kaynaklanıyor. Bu istismarı, cinsiyet mi emrediyor yoksa cinsiyetler arası farklılıklara yüklediğimiz anlamlar mı? Bu anlamı ne motive ediyor? Mesela Firavun, "erkek doğmayı" kendi iktidarı için tehlike olarak gördüğünde kızların sağ bırakılıp, erkeklerin öldürülmesi emrini verebiliyor. Diğer taraftan her farklılık istismar edilmeye müsaittir; ırklar, tenler, dinler, mezhepler, meslekler vs... Bugün karşı karşıya olduğumuz söylem, sorunu cinsiyet temelli tanımlıyor. Bu ise, cinsiyetler arası farkın biyolojik temellerini görmezden gelmeye, bu farklılıkların da yok sayılmasına neden olabiliyor. Halbuki cinsiyetler arası farklılıkların kabul edildiği ama bu farklılıkların bir ayrımcılığa neden olacak şekilde istismar edilmediği bir bakış açısına ihtiyacımız var.

Peygamberimizin kendi döneminde kadına pozitif ayrımcılık yaparak, (Annenin hakkı üç babanın hakkı birdir, Üç kız çocuğunu güzelce yetiştiren cennete gider, çocuklarınıza hibe konusunda adil olun ancak birini tercih edecekseniz kızları tercih edin vb hadisleri ile) geleneksel yapının kadına bakışını düzeltmeye çalıştığını ancak emevi kültürünün cahili kadın anlayışını din adına İslami soktuğu düşüncesine ne dersiniz nasıl değerlendirirsiniz?

"Pozitif ayrımcılık" kavramı, vurgulamak istediğiniz noktayı anlatmak için kullanılmış olsa da yine de bu kavramın problemli bir kavram olduğunu düşünüyorum; eğer sözkonusu olan o dönem için kadınların lehine eşitliğin bozulmasıyla bunu adalet kavramı daha iyi anlatabilir.  Diğer taraftan cahiliye döneminin sadece kadına bakışının değil, erkeğe bakışının da daha doğrusu insana bakışının sorunlu olduğunu belirtmek gerekiyor. Burada bütüncül bir sorun var. Erkek kimdir? Her şeyden önce mensup olduğu kabile asabiyetini temsil edecek kişidir. Erkek güçtür. Erkek evladı sahibi olmak güçlülüğe, mala, servete, soyun devamına, savaşma kabiliyetine işaret eder; gerekirse kendi kabile asabiyeti için ölecek ve öldürecektir... Kadın ise, bir eğlence, tatmin ve erkeğin hizmetçisi olarak görülüyor. Ayrıca savaşlarda esir alınabilen, tecavüze uğrayan, cariye edilebilen; bu bakımdan da utanç sebebi olabilen bir varlık...  Her ikisi de sorunlu bir bakış açısı. Mekkeli müşriklerin, Peygamber Efendimizin (SAV) erkek çocuklarının yaşamamasını gerekçe göstererek ona "ebter" demiş olmaları bu kabileci ve cinsiyetçi bakış açısının bir sonucu olsa gerektir. Tam da bu noktada, Hz. Muhammed'in soyunun kızıyla devam etmiş olması gerçekten çok anlamlıdır. Bu, hem erkeğe hem de kadına olan yerleşik bakış açısını sarsan bir şeydir. Bize mevzunun cinsiyet merkezli değerlendirilemeyeceğini anlatır. Aslında mevzu bir soy (erkek ya da kadın çocuklar, akrabalar) mevzusu da değildir. Hz. İbrahim'in "soyumdan önderler kıl!" duasına verilen, "benim ahdime zalimler ulaşamaz" cevabı da bunu gösterir niteliktedir. Ancak Arapların Peygamber Efendimizden sonra, kabileci reflekslerinden tamamen kurtulamadıklarını ve buna bağlı olarak kadın ve erkeğe bakış açılarındaki cahili yargıların devam ettiğini söylemek mümkündür.

Batının kadını bir tüketim nesnesi olarak değerlendirdiği, kadın üzerinden cinsiyet temelli bir düşünce geliştirdiği, kapitalizmin kadını bir sömürü aracı olarak kullandığı doğru ancak, geleneksel toplum yapımızın kadına bakışında da bir yamukluk yok mu gerçekten. Bugün erkekler genel olarak kadını kendilerine eşit insan unsurunun bir parçası olarak kabul edebiliyorlar mı? Yoksa kadınları terbiye etmeleri gereken bir çocuk gibi mi görmüyorlar mı ne dersiniz?

Geleneksel yapımızın "erkek çocuk" ve "kız çocuk" arasında ayrım yaptığı ve bu ayrımın çeşitli problemler barındırdığı doğrudur. Örneğin kızlara (şimdi artık bu büyük oranda değişse de) "erkek ya da koca merkezli" bir misyon biçildiğini biliyoruz. Bu sebeple toplumumuzdaki "namus" anlayışı da tek taraflı yerleşmiştir. Namus cinsiyetlendirilmiş, cinsel eyleme indirgenmiş ve kadınla temsil edilmiştir. Erkek kendi namusunu değil de, kadının (bu da genellikle kendisine yakın olan bir kadının) namusunu korumakla görevlendirilmiştir.  Halbuki kadın da erkek de kendi namusundan sorumludur ve bu sadece cinsel eyleme indirgenemez. Diğer taraftan kadının, erkeğe göre "eksik, zayıf" yaratıldığı anlayışı var. Bu anlayış kadını müstakil/sorumlu/iradeli bir varlık olarak görmeyi engelliyor. Halbuki kadın da erkek de özgür iradesi olan varlıklar olarak ayrı ayrı hesaba çekilecektir. Bu, Allah'ın her bir kuluna verdiği haktır. Bu hakkı gasp etmek kadına karşı işlenmiş bir suç değildir sadece...

Bununla birlikte geleneksel yapının tahrif edilmiş olsa da bazı önemli duyarlılıkları taşıdığını da söylememiz gerekir. Yani gelenek, içinde doğru ve yanlışlar barındıran kalıp yargılara sahiptir. Bunları ayırt etmek gerekiyor. Atasözlerinde bunları görebiliriz.  "Kadının saçı uzun aklı kısadır." gibi, kadını aşağılayan sözler olduğu gibi, "Kadının kırk çerağı var biri sönse biri yanar." gibi kadını yücelten sözler de vardır.

Bugün hem geleneksel yapının kadını ikincilleştiren bakış açısına, hem de buradan yola çıkarak kadını liberal-kapitalist değerler için araçsallaştıran bakış açısına karşı durmak gibi iki yönlü ve savunulması daha zor olan bir perspektifin gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak bugün için, geleneğin de giderek çözüldüğünü ve norm belirleyici gücünün zayıfladığını belirtmek gerekiyor. Zaten yasal normların belirlenmesi noktasında hiç bir gücü yok. Bu noktada hem kadın hem de erkek için (ve doğal olarak aile için) asıl tehlikenin geleneksel yapılardan gelmediğini düşünüyorum. Fakat yanlış yerleşmiş geleneksel tutumlar bu tehlikeyi hem görmeyi, hem de bu tehlikeye karşı odaklanmış bir duyarlılık var etmeyi zorlaştırıyor. Dahası, yanlış ve haksız geleneksel tutumlara karşı tepki bazen feminist argümanları sahiplenecek bir aşırılığa doğru kayıyor. Her aşırılık bir diğer aşırılık için de "meşru" bir gerekçe oluşturuyor. Feminist tutumları gören bazı geleneksel yapılar da, kadınla ilişkili haksız ve yanlış tutumlarını daha güçlü savunmaya başlıyor.

Bugün erkekler genel olarak evlenmek için çalışan bayan istiyorlar, bu çalışan bayanlardan mükemmel ev hanımlığı istiyorlar. Evet kadın hem dışarıda çalışsın, maaş kartını da kocasına versin, eve gelip birde kocasına hizmet etsin. Ve boşanma olmasın diye kadın fedakarlık yapsın isteniyor. Boşanmaların artışında da genellikle kadın suçlanıyor. Çünkü dün aileler kadınların fedakarlığı üzerinden yürüyordu, bugünde yürüsün isteniyor. Ancak kızlarımız annelerimiz kadar fedakarlık yapacak yapıda yetişmiyor.  Bu toplumsal değişimi dikkate almak gerekmiyor mu sizce?

Bu soruda ifade edilen  yargılar tam olarak öyle midir, emin değilim. Mesela erkekler "mükemmel ev hanımlığı" istiyorlar mı, bu çok net değil. "Çalışan kadın" istedikleri de çok net değil; başka seçenekleri var mı? Ya da gerçekten onlar mı istiyor, yoksa sizin de belirttiğiniz "toplumsal değişimi" yönetenlerin dikte ettiği bir şey mi?  İkincisi, "dün aileler kadınların fedakarlığı üzerinden yürüyordu." yargısı gerçekliğin tamamını yansıtıyor mu? Dikkatli bakarsak babalarımızın da annelerimizin de büyük fedakarlıklar yaptığını görebiliriz. Her ikisine pek çok örnek vermek mümkündür. Üçüncüsü, "boşanmalarda genellikle kadın suçlanıyor." yargısı da, özellikle kadın beyanının esas alındığı, erkeğin ise "olağan şüpheli" haline getirildiği hukuk sistemimizde rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir şey değil.

Yine de, ilginç bir şekilde, bu soruda ifade edilen problemin, "kadın hakları" mücadelesinin elde ettiği kazanımlarla da ilişkili olması sebebiyle üzerinde durulması gerekir. Kadın hareketlerinin yaptıkları eylemlerde sıkça gördüğümüz bir dövizde, afedersiniz, şöyle yazar:  "Bırakın evi bok götürsün!"

Bence, doğru bir slogan. Kapitalist çalışma sisteminin dayandığı değerler böyle bir sonucu bir bakıma zorunlu kılıyor. Artık kadın da erkek de, kendi cinsiyetinin gerektirdiği biyolojik sorumluluklara razı değil. Bence tam da bu noktada, kadın-erkek dikotomisini kullanmadan her iki cinsiyetin de kendilerinden rahatsızlık duymasına neden olan anlayışa odaklanmalıyız. Mevzunun gerçekte bir kadın-erkek mevzusu olduğundan şüphe etmemizi gerektirecek hatırı sayılır işaretler var. Ama maalesef dikkatimizin sürekli geleneksel sorunlarımıza çekilmesi sebebiyle asıl mevzu üzerinde konsantre olamıyoruz.

Bence sorunun odak noktasında aile var. Bir ailemiz olacak mı olmayacak mı buna karar vermemiz gerekiyor. Liberal-kapitalist odakların toplumsal değişimi "kâr" ve "denetim" merkezli olarak yapılandırmaya çalıştığını görüyoruz. Sızlanmanın, şikayet etmenin bir anlamı yok. Hem mutlu mesud bir ailemiz olsun istiyoruz, hem de kapitalist-liberal değerlerle uyuşan söylemler içine giriyoruz. Ama kapitalist-liberal değerler bu konuda çok net: "Piyasayı önceleyeceksin!" diyor. "Ofisle/fabrikayla", "ev" arasındaki çatışmada onlar tarafını net bir şekilde belirlemiş durumda. Fedakarlık yapılacaksa bu fedakarlığı "piyasa" adına yapmamız isteniyor; kendi adımıza değil, buna zorlanıyoruz. İki arada bir derede kalan ve bu arada kalmışlığın sorunlarını da karı-kocanın birbirini suçlayarak çözmeye çalışan zavallı bir halimiz var. Liberal-kapitalist değerlerin motive ettiği toplumsal değişime ne kadın ne de erkek direnmeyi tercih etmiyor. O zaman, tercihlerimizin sonucuna da katlanmak zorundayız, sızlanmaya gerek yok.

Bir gün pazara giden gelinin arkasından bir hacı amca şöyle diyordu “Şu kadınların eskiden kapıdaki köpek kadar değeri yoktu. Şimdi eline çantayı alan Pazar gidiyor”  Kapıdaki köpek kadar değeri olmayan o gelinin ömrü hasta kocasına bakmakla geçti. Ve bir gün de  hayatından şikayet etmedi. Geleneksel aile yapımızda kadının fedakarlığı ile yürüyen aileyi bugün sürdürme şansımız var mı? Hatta erkekler olarak buna hakkımız var mı sizce doğrusu ben olmadığını düşünüyorum.  Siz ne dersiniz çözüm geleneksel aile yapısında mı yoksa yeni bir model mi üretmeliyiz?

Bu soruya daha önceki sorulara cevap verirken büyük oranda cevap verdiğimi düşünüyorum. Ama burada bir şeyi eklemem lazım. Soruda "geleneksel aile yapımızı... sürdürme şansımız var mı" deniyor. Bana göre bu soruyu bugün "Aileyi sürdürme şansımız var mı?" şeklinde güncellemek daha doğru olur. Çünkü biz istesek de istemesek de "aile" olacaksa bir iş bölümü de olacak. Bugün ailenin gerektirdiği bütün işlevleri -büyük oranda- kadın-erkek arasında "eşit" bir şekilde dağıtmak ya da devletin profesyonel kurumlarına devretmek mümkündür, biri hariç: çocuk doğurmak. Kadınlar "anne" olacaklar, erkekler de "baba.". Kadını "anne", erkeği "baba" yapan bir biyolojik zorunluluk içindeyiz. Şimdi bunun yarattığı bazı sorunlar var. Çünkü kadın "anne" olunca biyolojik olarak değişiyor, mesela beyninde değişiklikler oluyor. Daha çocuğuna odaklı oluyor, merhamet, bağlılık duyguları gelişiyor vesaire... Asıl sorun burada görülüyor. O yüzden dikkat ederseniz, biz kendi aramızda kavga ededuralım, onlar bu sorunu aşacak bir teknoloji üretmeyi hedefliyor. Bugün sperm bankası, taşıyıcı annelik, yapay rahim, spermsiz çocuk sahibi olmak gibi pek çok alternatif üreme yöntemleri geliştiriliyor. Bana göre, mevzuyu doğru kavramsallaştıramazsak, gelecekte erkeğin de kadının da patronların kapısında köpek kadar değeri olmayacak.

Şüphesiz, geleneğin yalan-yanlış tutumlarını koruyarak bir çözüm üretemeyiz. Ama ben dediğim gibi, gelenekten kaynaklanan sorunlarımızı çözmek noktasında daha ümitliyim. Dahası ileride bu "yalan-yanlış gelenek" de kalır mı orası da ayrı bir konu.

"Yeni bir model" ne olabilir bilmiyorum. Çünkü bir sistemin içinde bir parça için yeni bir model ne kadar üretilebilirdir, bu bir sorun. Ama bu modelin dayanacağı temel esaslar hakkında düşünebiliriz. Örneğin, hepimiz herşeyden önce kuluz. Layüsel değiliz, hesap vereceğiz. Birbirimizden sorumluyuz. Hiç bir şekilde zulmetmemeli ve zulme de razı olmamalıyız. Ve insanlığın ve hatta varlık aleminin düşmanlarına karşı aynı cephede olduğumuz bilincinde olmalıyız.

Hocam bizimle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim…

(ekrangazetesi.com)

Yorum Ekle
Yorumlar
Ayşe Kul

08.02.2019

Çok doyurucu bir söyleşi olmuş.Bir solukta okudum.Harika tesbitler yer almış.Ancak sondan ikinci soru son derece haklı bir soruyken,verilen cevap sorunun cevabını karşılayamamış.Son iki soru oldukça önemli sorulardı.Çünkü içeriği çok tanıdık bir içerikti ne yazık ki..okurken 'aaa öylemiymiş'diye şaşırmadım mesela...
Dürümiye / Lezzete Davetiye