17 Ağustos 2019 Cumartesi •

Mim Kemal Öke: Gezi olayları patladığında Erdoğan ile kimsesiz çocukları konuşuyorduk

02.06.2019

Mim Kemal Öke, Gzt.com'da  Nuriye Çakmak Çelik'in sorularını yanıtladı. İlk Namazını Kendisine Bir Papazın tavsiye ettiğini ifade eden Mim Kemal Öke İle yapılan bu güzel söyleyişiyi Hertaraf Okurları için iktibas ediyoruz.

Mim Kemal Öke: " Annem, “Benim anlayamadığım bir şey var. Senin iki dedenin de namaz kıldığını görmedim. Evimizde Kuran yoktu. Acaba niye” dedi. Annem bunu bana soruyor. Bizim eve bakkal girerdi, Ramazan giremezdi. Ramazanların herhangi bir özelliği de yoktu. Ramazanı radyo vasıtasıyla tanımaya başladığım anda benim sanrım, bunun gayrimüslimlerin bir bayramı olduğuydu. Bayram geldiği vakit de çok özür dileyerek söylüyorum, bayramlar bana ızdırap verirdi. Çünkü bayramla hiç ilgisi olmayan akrabalarımıza el öpmeye gitmemiz beni üzerdi. Halalar, amcalar, enişteler.. Gelmenden de memnun olmuyorlar ki. Bunlar radikal, ateist, solcu yayınları okuyorlar ve sen bunlara bayramda el öpmeye gidiyorsun. Ben ortaokul öğrencisiyken, ‘’Baba artık ben gitmek istemiyorum’’ dedim. O yaşta bunu anlamıştım. Babam da bana, “Bayramda görüşemiyoruz, ne zaman görüşeceğiz?” diye sormuştu. Ben de, ‘’İçki sofrasında zaten görüşüyorsunuz bayramları bu işe karıştırmayın’’ demiştim. Benim için bayram, o evin atmosferinden çıkıp da İngiltere’ye gittiğim vakit oldu.

"

(...) Bana dini tarafım bir papaz tarafından hatırlatıldı. Papaz, ileri görüşlüymüş, deliliğimi görünce ‘Deliliğe Övgü’ kitabının yazarı Erasmus’un odasını tahsis ettiler namaz için.

Orada insanın kendi dinine varışı, öğrenişi müthişti. İlk kıldığım namaz, kıldırdığım namazdı. Cambridge Üniversitesinin kütüphanesine gidip oradaki kaynaklara bakıp Arapça öğrenmem de o günlerde başladı. Ben orada iki fakülte bitirdim. Bunu övünmek için söylemiyorum, tarih ve iktisat fakültelerini bitirdim ama bir de ilahiyat fakültesinde okudum. Diploma almadım ama o fakültenin bütün derslerini takip ettim. Türkiye’ye geldiğim vakit, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini, önce öğrencisi sonra öğretim üyesi gibi takip ettim. Kelamından fıkhına kadar bütün dersleri çok iyi bilirim. Hatta o alanları kendi dalımdan daha iyi bildiğimi bile söyleyebilirim.

Birleşmiş Milletler’e gitmemin arkasındaki sebep Filistin’i birinci derecede önemli bir mesele olarak görmemdi. Ama gördüm ki BM’nin bu konularda davranışı adeta tiyatro gibi.

Kemal Öke nasıl bir evde doğdu?

Doğduğum şehir İstanbul, İstanbul'un içinde Nişantaşı, Nişantaşı'nın da içinde Vali Konağı Caddesi ve Mim Kemal Öke Sokağıdır. Orada altı katlı bir apartman vardı. Çok güzel de bir apartmandı, orası yıkıldığı zaman çok üzülmüştüm. Babam biraz parasız kaldığı için apartmanı satmak zorunda kalmıştı. Antik bir apartmandı. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında inşa edilmişti. Mim Kemal Beyin büyük emekleriyle ortaya konmuştu. Bu yüzden ismi Emek Apartmanıydı. Kendisi vefat ettikten sonra ismi Mim Kemal Öke Apartmanı olarak değişti. Biz ilk başlarda ikinci katta oturuyorduk, daha sonra altıncı kata çıktık. Bu taşındığımız katın içerisinde 13 oda, balkonlar, terası vardı, bir kiler ve dışarıda da çok güzel taş oymaları vardı. Evin en sevdiğim tarafı evin içerisindeki tavanların yüksek olması ve antika asansörümüzdü. Adeta bir taht gibiydi. Topkapı Sarayına gittiğimde gördüğüm arz odasını hatırlatırdı bana. Dışarıyı görürdü ve içerisinde oturacak bir bank bile vardı. Sokağı gören güzel bir vitrin, bir veranda gibiydi. Apartman yıkılacağı zaman oradan çıkardılar. Sokakta kalıp çürüdü, buna çok acımıştım. Ama evin güzel olması, ferah olması sizin içinizde yaşadığınız ızdırıpları dindirmiyor..

Atatürk’ün doktoru, İstiklal Madalyası sahibi dedemin masonik bağlantıları üzerinden bana çok yüklenildi. Hayatımda en çok yorulduğum konu budur.

'Acılı bir aileden geliyorum’ cümlesini kullanıyorsunuz. Neden acılı bir aile?

Çok acılı bir aileden geliyorum. Herkes böyle iyi bir aileye sahip olmak ister. Ama ben bazen ‘Anadolu’nun ücra bir köşesinde anasız babasız doğsam daha iyi olmaz mı?’ diye düşünen bir adamdım. Çünkü benim çocukluğumda kucaklayabileceğim bir anne baba figürü olmadı. Bu üzücü bir durum. İtiraf etmesi bile bana hüzün veriyor. Dedem Mim Kemal Öke figürü önemli bir figür. Atatürk’ün doktoru ve 1911’den beri birlikteler. İstiklal Madalyası sahibi. Türkiye’nin bütün girmiş olduğu savaşlarda cerrah ve röntgenci olarak kendini feda etmiş bir adamdı. Ama Türkiye’deki bazı çevreler tarafından masonik bağlantıları nedeniyle kınayıp eleştirilen biriydi. Bu kınama ve eleştirilerin çoğu da benim sırtıma yüklendi. Ben de ‘onun mirasını yemediğimi’ söyleyerek neden bana yüklendiklerini soruyordum. ‘Torunu da öyledir’ tarzında ifadeler beni çok yordu. Hayatımda en çok yorulduğum konu budur. Bugün bile benim ne olduğum ortaya çıkmasına rağmen hala daha ‘vardır bunda bir şeyler’ tarzında yaklaşan yobazların varlığı beni çıldırtıyor.

Anne tarafıma bakarsak, o da acılı bir aile. Ekrem Hayri Üstündağ, Demokrat Parti'yi kuran kişidir. Celal Bayar’ın en yakın arkadaşıydı.Ekrem Hayri Üstündağ’ın oğlu, Bülent Üstündağ benim dedemdir. O dönem dedem, Demokrat İzmir gazetesinde 1946 seçimlerinieleştiren bir yazı yazıyor. 'Nesebi gayr-ı sahih' yani 'piç' diyor parlamentoya. Kendisi subay olduğu için gazetenin sorumlu müdürü olarak ananem gözüküyordu. Bu olaydan sonra onu içeri alıyorlar ve hapiste kalıyor. Teyzemi orada doğuruyor ve dedem buna dayanamayınca intihar ediyor. Ananem de intihar etti ve ardından teyzem de intihar etti. Annem, genetik midir, yaşadığı travmalardan mıdır bipolar, majör depresyon ve şizofrenidir. Babama baktığınız vakit aksine o çok neşeli bir insandı ama en küçük çocuk olduğu içinMim Kemal Beyin servetini zevkle yiyen bir babaydı. Benim şu andaki hayat tarzımla onun hayat tarzı gerçekten çok farklı.

‘Çocukluğumun en güzel günleri’ dediğiniz özel anlar yok muydu?

Maalesef hiç. Özel bir günüm yok ve bu çok üzücü. Hatta size bir şey anlatayım, geçen gün annem bahsetti. Annem, “Benim anlayamadığım bir şey var. Senin iki dedenin de namaz kıldığını görmedim. Evimizde Kuran yoktu. Acaba niye” dedi. Annem bunu bana soruyor. Bizim eve bakkal girerdi, Ramazan giremezdi. Ramazanların herhangi bir özelliği de yoktu. Ramazanı radyo vasıtasıyla tanımaya başladığım anda benim sanrım, bunun gayrimüslimlerin bir bayramı olduğuydu. Bayram geldiği vakit de çok özür dileyerek söylüyorum, bayramlar bana ızdırap verirdi. Çünkü bayramla hiç ilgisi olmayan akrabalarımıza el öpmeye gitmemiz beni üzerdi. Halalar, amcalar, enişteler.. Gelmenden de memnun olmuyorlar ki. Bunlar radikal, ateist, solcu yayınları okuyorlar ve sen bunlara bayramda el öpmeye gidiyorsun. Ben ortaokul öğrencisiyken, ‘’Baba artık ben gitmek istemiyorum’’ dedim. O yaşta bunu anlamıştım. Babam da bana, “Bayramda görüşemiyoruz, ne zaman görüşeceğiz?” diye sormuştu. Ben de, ‘’İçki sofrasında zaten görüşüyorsunuz bayramları bu işe karıştırmayın’’ demiştim. Benim için bayram, o evin atmosferinden çıkıp da İngiltere’ye gittiğim vakit oldu..

Cambridge Üniversitesinde bir papaz vasıtasıyla ilk namazınızı kılıyorsunuz. Bundan biraz bahseder misiniz?

İngiltere’ye gittiğim zaman milliyetçi bir tarafım vardı. Türklük damarım kabarmıştı. Milliyetçilik her zaman için vardı hala da vardır. Bana dini tarafım bir papaz tarafından hatırlatıldı. Papaz, ileri görüşlüymüş, deliliğimi görünce ‘Deliliğe Övgü’ kitabının yazarı Erasmus’un odasını tahsis ettiler namaz için. Orada insanın kendi dinine varışı, öğrenişi müthişti. İlk kıldığım namaz, kıldırdığım namazdı. CambridgeÜniversitesinin kütüphanesine gidip oradaki kaynaklara bakıp Arapça öğrenmem de o günlerde başladı. Ben orada iki fakülte bitirdim. Bunu övünmek için söylemiyorum, tarih ve iktisat fakültelerini bitirdim ama bir de ilahiyat fakültesinde okudum. Diploma almadım ama o fakültenin bütün derslerini takip ettim. Türkiye’ye geldiğim vakit, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini, önce öğrencisi sonra öğretim üyesi gibi takip ettim. Kelamından fıkhına kadar bütün dersleri çok iyi bilirim. Hatta o alanları kendi dalımdan daha iyi bildiğimi bile söyleyebilirim.

Birleşmiş Milletler’e gitmemin arkasındaki sebep Filistin’i birinci derecede önemli bir mesele olarak görmemdi. Ama gördüm ki BM’nin bu konularda davranışı adeta tiyatro gibi.


Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği Filistin Dairesinde çalışmışlığınız var. Diplomat olarak hayatınıza devam edebilirdiniz. Veya Cambridge Üniversitesinde öğretim görevliliği teklif edilmişken siz Türkiye’ye dönmeyi tercih ediyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

Vatanı kurtaracağız! Mim Kemal Öke’nin her zaman için duygusal bir tarafı vardır. “Aklı yoktur, aşkı vardır”Her zaman duygusal davranmışımdır. Özellikle benim yetiştiğim 1968 kuşağı içerisindekilerin hepsi idealistti. Bunun ötesinde ben bir de romantiktim. Dolayısıyla benim Birleşmiş Milletler’egitmemin arkasındaki sebep Filistin’i birinci derecede önemli bir mesele olarak görmemdi. O zaman da inanılan şey, ‘uluslararası ilişkiler bağlamında bir numaralı sorun budur, bunu halledersek pek çok şeyi de hallederiz’ idi. Ben bu konuyu tez olarak aldım ve oralarda fark edildim. Bana, 'gel burada danışmanlık yap’ dediler. Danışmanlığımı bitirdim ama gördüm ki BM’nin bu konularda davranışı adeta tiyatro gibi. Ben o dönemde çok heyecanlı çok acilci ve kısa zamanda çok güzel şeyler yapılsın isteyen biriydim. Ama orada olmayacağını anlayınca 'Türkiye’ye döneyim ve Türk dış politikasınakatkı sağlayayım' dedim. Hakikaten Allah önümü açtı. Dış İşleri Bakanlığında danışmanlık yaptım.

Kimse alınmasın ama ‘Boğaziçi Üniversitesi çok liberal ve farklılıkları içerisinde barındıran bir kurumdur’ diyemeyeceğim. Beni aldatmayın çünkü sizin içinizden geldim.


Kemal Öke: Boğaziçi liberal falan değil kimse beni kandırmasın

Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Boğaziçi Üniversitesi'nin ''farklılıkları bir arada barındıran'' sosyolojik yapısının aslında öyle olmadığını ve bu algının nasıl oluştuğunu anlatıyor.

Türkiye’ye dönüş günlerinizin bir kısmı Boğaziçi Üniversitesinde 28 Şubat dönemine denk geldi. O dönemde kendi tabirinizle ‘dik dur Kemal’ döneminiz var. Türkiye’nin en genç profesörü olarak çok parlak bir kariyerle hizmet etmek için döndüğünüz Boğaziçi’nde neler yaşadınız?

28 Şubat’ta Boğaziçi Üniversitesinde çok kötü şeyler yaşadım. Hatırlamak bile istemiyorum. Boğaziçi Üniversitesi eskiden Robert Kolejdi. Ben orada iki yıl okudum. Robert Kolej Yüksek olarak devam ederdi. Biz de Robert Kolejliler olarak Robert Akademiye oraya giderdik. İlginçtir. Bizim lisede ders yaptığımız oda, Boğaziçi Üniversitesine öğretim üyesi olarak girdiğimde bana tahsis edilen odaydı.. Kimse alınmasın ama ‘Boğaziçi Üniversitesi çok liberal ve farklılıkları içerisinde barındıran bir kurumdur’ diyemeyeceğim. Beni aldatmayın çünkü sizin içinizden geldim. Mümkün olan zarafet ve nezaketi göstermeye çalışırlar fakat öyle bir sosyal inhibisyon ile davranırlar ki size, belli ki itiyor. Karşınıza çıkıp, “Mim Kemal ben seni sevmiyorum” deseler daha iyi. Gerçi en sonunda onu da dediler. “Senin bu milliyetçiliğinden, dini yönünden hoşlanmıyoruz. Seni de burada istemiyoruz” dediler. Beni istemeyen kimlerdi, onları yönlendirenler kimlerdi? O dönem 28 Şubat’ın içerisinde bir çete vardı, o çetenin arkasında FETÖ ve onun arkasında da Amerika olduğunu daha sonra anlayacaktım..

Hocaefendi öyle istiyor dediler. Bütün ekonomik kaynaklarım kurutuldu.

Cambridge Üniversitesinde size namaz odası tahsis edildi ama Boğaziçi Üniversitesinde namaz kıldığınız için dışlandınız. Ondan sonraki dönemden bahseder misiniz?

Ne acıdır değil mi? Bir buçuk sene işsiz kaldım. Onunla da bitmedi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da daha sonra FETÖ’dennasıl şikayet ettiği ortada. Onlar o dönem her şeyi ele geçirmişlerdi. Ben de 28 Şubat döneminde dik durdum. Açık söyleyeyim, o dönem Türkiye gazetesinde yazıyordum, Boğaziçi’ndeydim, ayrıca Samanyolu televizyonunda ‘Söz Milletin’ diye demokratik bir program yapıyordum. Bu program süreci içerisindeyken kökten demokrat bir insan olarak bana yukarıdan işaret geldi. ‘Aman ha Refah-Yol’bitirilmeli dediler. Benim danışmanlık yaptığım hükümetti o. Ve ben Erbakan’ı severim, Allah rahmet eylesin. Çiller’i de severim. “Hayır sonuna kadar mücadele edilmeli” dedim. “Eğer ben demokrasiye inanıyorsam, ben diplomalarımla demokrasinin talimini görmüşsem, ben buna sonuna kadar sahip çıkarım” dedim. “Askere yalakalık yapamayız” dedim. Askerimizi severiz, sayarız, cephede alkışlarız, bayrak geçtiği zaman ağlarız, asker olup kendimiz şehitliğe amade kılarız.. Ama bu başka bir şey! “Sapla samanı karıştırmayalım. Sonuna kadar demokratik mücadele yapalım” dedim. “Olmaz” dediler. “Niye”dedim, “Hocaefendi öyle istiyor” dediler. “Ama ben öyle istemiyorum, bunu yapamam” dedim. Orada çalışmıyordum ki istifa edeyim. Sadece haftada bir gün gidip bir program yapıyordum. “Programı bırakıyorum” dedim. “Buradan çıkarsan hiçbir televizyona giremeyeceksin” dediler. Ve bu doğruydu.. Çok önüm kesildi. Bütün ekonomik kaynaklarım kurutuldu. Ne zaman ki, 17 - 25 Aralıkolayları ve 15 Temmuz yaşandı, her şey anlaşıldı.

1979 yılından 2019 yılına kadar acaba YÖK ya da devletin bir kurumu herhangi bir araştırma projesi için, yurt dışı çıkışı için Mim Kemal’e 5 kuruş vermiş midir? Hayır vermediler, FETÖ’cüler alıyordu bu paraları.

Bir televizyonculuk geçmişiniz var ama severek yapmadığınız bir iş. Akademik kariyerini seven biri neden televizyonculuk yapmak zorunda kaldı?

Televizyonculuğu hiç severek yapmadım, para için yaptım. Çünkü paraya ihtiyacım vardı. Akademik kariyeri hep çok sevdim. Türkiye’nin en genç profesörü oldum ve bunun için çok fedakarlık yaptım. İngiltere’ye gittim ve birçok arşiv malzemesi getirdim. Paranın hepsini de kendim verdim. 1979 yılından 2019 yılına kadar acaba YÖKya da devletin bir kurumu herhangi bir araştırma projesi için, yurt dışı çıkışı için Mim Kemal’e 5 kuruş vermiş midir? Hayır vermediler, FETÖ’cüler alıyordu bu paraları. Ama kimseye de muhtaç olmadım. Şunu söyleyeyim, cemaatler hizmet için vardır devlete sızmak için yoktur. Bunlar insanları imrendirdi. Yurt dışına gidemeyecek adamlar, onların kendilerine sunduğu imkanlar için ruhlarını sattılar. Dekan olmak için rektör olmak için ruhlarını sattılar.. Satmayınız, değmez efendim.

Hem siyasetin içinde olmuşsunuz hem de olmamışsınız. Bu nasıl bir dengeydi?

Özgürlüğümü çok severim. Siyasete benim bakış açım şudur, siyaset bir ‘tevhid mühendisliği’dir. Farklı fikirleri göreceksiniz ve o fikirlerin etrafında insanları birleştireceksiniz. Baktığınız vakit sağdan sola, İslamcılıktan Ateizme kadar her birinde ciddi değerli katkılar var. Ben bunu nasıl reddedebilirim ki? Bir bilim adamının zaten çok ciddi bir siyasetçi olması mümkün değildir. Siyasetin mizacı ile bilim adamının olaylara bakışı farklıdır. Birinde dogma vardır öbüründe şüphe vardır. Ben şüpheci biri değilim aksine rahat bir adamımdır. Ama kendimi herhangi bir kalıba sokamam. Bugüne kadar çok uğraştılar beni kalıba sokmak için, etiketlemek için ama hepsini reddettim. Özgürlüğüme düşkün olduğum için, kimseye müdana etmediğim için kabul etmedim. Ama bu ülke benim ülkem, bu cumhurbaşkanı benim cumhurbaşkanım, bu meclis benim meclisim.Bana fikir sordukları vakit söylerim, uygulayıp uygulamamak onlara kalmış. Ben görevimi yaparım. Bilimin ve fikrin bir zekatı vardır. Ben de o zekatı veririm. Kullanıp kullanmamak onların elindedir.

Turgut Özallı günleriniz var. Ecevit ve Demirel’e siyasi danışmanlık yaptınız. Siyasetle bu bağınız bir döneme mi mahsus kaldı, devam etti mi?

Turgut Özal’ı severdim. Relaks olması hoşuma giderdi. İş yapış tarzını da severdim çünkü cesur ve ataktı. AK Parti iktidara geldikten sonra Davutoğlu ve Recep TayyipBey zaman zaman fikirlerimden yararlanmak istedi. Özellikle Davutoğlu, Boğaziçi Üniversitesinden hocası olduğum için Kıbrıs ve Irak meselesinde bana danışmıştı.

Gezi olayları patlak verdiğinde Recep Tayyip Erdoğan ile Dolmabahçe Ofisinde kimsesiz engelli çocuklar için neler yapabileceğimizi konuşuyorduk.

Peki hiç Recep Tayyip Erdoğan ile çalıştınız mı?

Recep Tayyip Erdoğan Beyle farklı bir boyutta çalıştık. Onun döneminde benim birinci derece önceliğim kendi kızımdan dolayı engelli çocuklar haline gelmişti. 'Yaralı Ceylanlar’ın doğuşunda kendisinin de katkısı vardır. Çok enteresandır, bunu size ilk kez söylüyorum. Gezi olayları patlak verdiğinde, gazlar, olaylar vesaire başladığında biz ikimiz Dolmabahçe Ofisindeydik. Ve kendisi bana “Kimsesiz, öksüz engelli çocuklara ne yapabiliriz?” diye soruyordu. Bugün o işin üzerindeyiz işte.

Babalığınız hayatınızın ayrı bir bölümü gibi. Alihan’ın doğuşu ile değil ameliyatı ile baba olduğunuzu söylüyorsunuz. O dönemi nasıl ifade edersiniz?

Oğlum Alihan’ın ciddi bir kalp sorunu olduğunu daha sonra öğrendim. O anda her şeyi bir kenara attım. Dünya silindi. Akademik çalışmalar, o, bu bitti. Ona bakılması gerekiyordu. O an evladın bir emanet olduğunu öğrendim. Çünkü 25’te bir felç, 40’ta bir de masada kalma ihtimali vardı. Ben o ameliyat kağıdını imzaladım ve Allah'a teslim ettim. Tam teslimiyet.

ASALA’nın avukatları oğlumun ameliyatı için gereken parayı teklif etti. Kabul etmedim, elimizde ne varsa verdik, kütüphanemi sattım.

Siz sadece Alihan’ın riskli ameliyatıyla değil, bu ameliyatı karşılamak için de bir imtihandan geçmişsiniz..

Bu süreçler çok ağırdı. O sırada TRT için Ermeni Sorunu ile ilgili bir proje yapıyordum. ASALA’nın buradaki avukatları “Bu projeyi değiştir sana para veririz, ameliyatı da yaptırırız” dediler. Ben kovdum adamları. En ihtiyacım olduğu anda oğlumu kurtaracak parayı reddedecek iradeyi Allah lütfetti bana. Ben de o parayı bulmak için borç aldım, kütüphanemi sattım, elimizde ne varsa verdik. Paraları iade etmem bir sene aldı.

Nazlı’nın hayatımda olmasını istemedim.

Alihan sağlığına kavuşuyor ancak 1990 yılında yeni bir babalık imtihanı ile sınanıyorsunuz. Nazlı ile ilk yüzleşmeniz nasıl oldu?

Rezil.. Mim Kemal’den nefret ettiğim anlardan.. Dindarlığı ile övünüp vaaz veren bir adam, bir anda zerre tanesi kadar küçük bir sınava girdiği vakit hemen çakabiliyor. Nazlı’nın hayatımda olmasını istemedim. Reddettim. Hani derler ya Allah insanı en düştüğü anda yakalar.. Tam da öyle bir anda elimden tuttu ve beni kurtardı. Oradan itibaren engellilerle ilgili serüvenimiz başladı. Nazlı sayesinde kendimi buldum.

Bu, kendinizi buluş süreciniz de bir Cuma namazına denk geliyor sanırım?

Evet, Cuma namazına gitmiştim. Yakaza hali gibi bir hal geldi. O anda bir uçurumun üzerindeydim. Düşüp cehennemin içinde fokur fokur yanabilirdim. Ama karşı tarafta Nazlı vardı ve o beni çağırıyordu. “Tut elimden ben seni geçireceğim baba” dedi. Bu yüzden Nazlı benim için çok özeldir. Hayatımı Nazlı’ya ve 'Yaralı Ceylanlar' ile aynı durumda olan çocuklara adadım. O çocuklara yaklaşımım bana kendimi buldurdu. Dünyadaki görevimi buldurdu. Nazlı beni mutlu ediyor. Beni aynı zamanda bir profesör olarak yetiştirdi. Ben Nazlı’ya 'hocam' diyorum. Neden mi? İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesindeyim. ‘İnsan ne?’ Nazlı bana insanın ne olduğunu öğretti. İnsan, sadece beden ve akıldan ibaret değilmiş, bir ruhmuş. Nazlı’da o ruhu gördüm. O ruh neyin ruhudur? 47. kromozom yani bizden bir kromozom fazla. Bizim unuttuğumuz kromozomu ona yerleştirmişler. Nedir bu, aşk kromozomu. Yani aşk var sevgi var, yalan ve nefret yok. Her şey saf ve pür.. İnsan olmanın yolunun iyilikten geçtiğini keşke camilerden ve anne babamızdan öğrenebilsek. Toplumun 'gerizekalı dediği' çocuk bana bunları öğretti. Türkiye’nin en genç profesörüne ‘insanın ne olduğunu’ öğretti...

Nazlı beni bir profesör gibi yetiştirdi. Ona ‘hocam’ diyorum. Hayatımı Nazlı’ya ve Yaralı Ceylanlar ile aynı durumda olan çocuklara adadım.

Prof. Dr. Mim Kemal Öke, hayatını değiştiren ve kendisini buluş sürecini başlatan olayı ve kızı Nazlı'nın bu konuda ona ne derece ilham verdiğini anlatıyor.

Nazlı’nın eğitiminden biraz bahseder misiniz?

Nazlı, herkesin gittiği bir anaokuluna gitti. Sonra iki dilli bir özel okula gitti. Oradan mezun oldu. Sonra baba-kız olarak bir musiki eğitim derneğinde konservatuvar eğitimi gördük. Çünkü müziği çok seviyordu. Ondan sonra da korolara gittik. Nazlı hala dahaİngilizcesini unutmadı.

Nazlı, okula gitmeden okuma yazmayı öğrenmiş ve iki dilde okuyup yazabiliyor. Ancak bu eğitimleri alırken insanların bakış ve davranışlarından dolayı bir depresyon süreci yaşıyor. Nasıl etkiledi sizi bu durum?

Bütün kazanımlarımız, her şey bir anda bitti. İğneyle kazdığımız kuyuya buldozerle toprak dolduruldu. Daha sonra ritim terapi ile her şeye yeniden başladık. Bugün Yaralı Ceylanlarımız ile üzerinde durduğumuz terapisi ve tedaviyi üretmek imkanı hasıl oldu. Gönüllülerle birlikte müzik terapisi dediğimiz olayı yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Söylemek, ritmine vurmak ve bunun folklorunu yapmak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlı olarak bunun uygulamasını yapıyoruz. Ve sosyal medyada da yaygınlaşsın istiyoruz. Ben buna ‘konserans’ diyorum. Hem konferans hem konser.

İğneyle kazdığımız kuyuya buldozerle toprak dolduruldu. Daha sonra ritim terapi ile her şeye yeniden başladık.

Bir tasavvufi yönünüz var. Sanırım bu da Nazlı ile başladı. Size göre tasavvuf nedir?

Tassavvuf dinin sefasını sürmektir.

Aşktır. Allah’a yakınlaşmak.. Şeriat insana kulluğunu öğretir, tarikat Allah’ı öğretir, hakikat insana aşkı öğreti, marifet ise o aşkı tadan insanın da Allah için hizmetini öğretir. Aşk olmadan hizmet olmaz..Aşk olmadan hizmete kalkanların nasıl başka devletlere uşaklık yaptığını gördük. Aşk şarttır. Nazlı’ya dua almak için gittiğimiz bir mübarek zat vasıtasıyla girdim ve hiç ayrılmadım bu kapıdan.

Bugün bulunduğunuz yerde olmasaydınız hangi mesleği yapardınız?

Hz. Mevlana’nın sözü gibi; ben hünersizim. Tabi ki bir mesleğim var. Oğluma sorun, 'baban ne iş yapıyor' diye. Gazeteci, televizyoncu, danışman, diplomat, öğretim üyesi.. Ama bana Mim Kemal Öke nedir derseniz, cevabını şöyle veririm; ben muhabbet tellalıyım. Muhabbetin çekildiği bir devirde ortaya çıkıp, içinde yaşadığımız topluma biraz muhabbet katıp aşk cemresi indirmek istiyorum. İşimiz bu. Yaralı Ceylanlar bunun projesidir. Bir dernek değildir, bir vakıf değildir. Bir sestir, bir nefestir.. O nefes, neyin nefesidir? İşte tasavvuf burada devreye giriyor. Eğer insana Allah kendi nefesinden üfürmüşse ve o nefesin terkibi nur-u Muhammedi ise o nefesi temiz muhafaza et..Eğer o nefesi temiz muhafaza edersen iyilik yapmaya başlarsın. İyilik yapmaya başladığın vakit Allah’ın halifesi olursun.

Ben zamane dervişiyim. Dünyada iki cins insan var; hınzırlar ve Hızırlar. Herkes Hızır bekliyor, yakalayacak, para isteyecek.. Sen işini Hızır’a bırakma. Sen kendin Hızır ol. Birilerine bir şey yap, en azından sadaka niyetine bir selam ver. Komplo teorileriyle örülü bir dünyada iyilik yapmaktan hoşlanmayan, ne olduğunu bilmeyen, birbirini imha etmeye çalışan bireyler olduk. İnsan tüketim toplumunda kendini tüketiyor farkında değil. Biz diyoruz ki, insan insanın kurdu değildir, dostudur. Dost Allah’tır.

Tasavvuf aşktır. Nazlı’ya dua almak için gittiğimiz bir mübarek zat vasıtasıyla girdim ve hiç ayrılmadım bu kapıdan.

Son olarak, anne ve babanızla ilgili bir namaz anınız var. Sizden dinlesek?

Siz genç nesil bilmezsiniz, namaz kılmak için o kadar sıkıntı çekerdik ki. Nasıl uygun yer bulacağız derken içimiz pır pır ederdi. İngiltere’den geldim, orada bana yer tahsis edilmiş, kendi evinde namaz kılmaktan korkuyorsun, çekiniyorsun. Mahalle baskısı vesaire...

Ben de kapıyı kapattım. Geldiler. Hayrola dediler. “Nerden çıktı bu?”Valla dedim ‘Miraç’tan çıktı.’ Dediler, “Hep mi kılacaksın.” “Cumartesi-pazar dahil her gün var” dedim. “Tatil olmuyor. Bir de günde 5 vakit...” "Sen birilerine karışmadın di mi" dediler. "Papaz öğretti" dedim. İnandırıcı bir şey söyle dediler... Neyse ben kılmaya devam ettim. Sonraki gün geldiler, ‘ne olur bize de öğret’ dediler. Öğrettim ve onlar bunu devam ettirdi. Annem yatalak, kımıldayacak hali yok ama hala sureleri okur. Allah lütfetti.

Bu senin miracın…

Son demiştik ama Nazlı ile de ilgili bir namaz anınız vardı galiba?

Hiç unutmuyorum hayatımda. Çok küçüktü, beş yaşındaydı. Okula da gitmiyordu. Seccadeyi sermiş namaz kılıyordum, yanımdan gülerek geçti “oh bu senin miracın” dedi. Ölüyorum zannettim. Namazı bitirdikten sonra “sen ne dedin” dedim. “Bu senin miracın” dedi. İki kere tekrar ettirdim, üçüncüsünde güldü ve kaçtı. Nazlı’yla böyle çok özel anlarımız vardır. Onlar daha rahat görüyor, biz göremiyoruz. Biz engelliyiz, gözümüzdeki perdelerle..

(Yayına Hazırlayan: Harun Aykaç - Hertaraf Haber)

Yorum Ekle
Yorumlar
y karakan

03.06.2019

iyi yerler.iyi giyinirler. iyi otururlar.
Dürümiye / Lezzete Davetiye