ÂLEMLERE RAHMET BİR ŞAHSİYETİN VAHİYLE İNŞASI / Celaleddin VATANDAŞ

24.11.2018

Hz. Muhammed (s) hidayet rehberi ve hakikat elçisi olarak görevlendirildiğini öğrendiği zaman kendisine tevdi edilen görevin mahiyetini ve gereklerini bilmiyordu. O güne kadar fıtratının ve vicdanının hakikatle uyumlu sesini dinleyerek doğru, güzel, ahlaklı, adaletli bir hayatın mensubu olmuştu. Şirk bataklığına batmamıştı, fakat tevhit hakikatinin özellik ve gereklerini bilme imkânı da yoktu.

Seçilmeye Layık Olmak Peygamberler, yüce Allah tarafından hidayet rehberi olarak insanlara gönderilmiş şahsiyetlerdir. Onların her biri, insanlar için güzel ahlakın en mükemmel örneği ve her bakımdan rahmete vesile olacak örnek şahsiyetlerdir. En temel vasıflarıyla insandırlar ve insanlar arasından seçilerek görevlendirilmişlerdir. İnsandırlar ama herhangi bir insanda kolaylıkla bulunabilecek kişilik problemlerine, zihinsel kusurlara, ahlaki zafiyetlere sahip değillerdir.

Seçilmişlerdir, çünkü seçilmeye tamamen layık kimselerdir. Zira söz konusu ilahi görev, bu görevi layıkıyla yerine getirebilmeye imkân sağlayacak doğru, iyi, olgun bir şahsiyete; akıl, hafıza, zekâ gibi kusursuz zihinsel yeteneklere; doğru, güzel, mükemmel ahlaki özelliklere en üst düzeyde sahip olmayı gerektirmektedir. Fakat bu özellikler sadece ilahi görev süresi için olmazsa olmaz özellikler değildir.

Hidayet rehberi olarak seçilecek kişinin, ilahi görev öncesi inanç ve hayatıyla da hidayet rehberi olarak görevlendirileceği yüce görevle çelişen veya çatışan konum ve durumda bulunmaması gerekir. Yoksa elçiliğini yaptığı hakikati insanlara sunmaya başladığında kabul görmez; çünkü insanlar öncelikle söylenene değil söyleyene bakarlar.

 Bu itibarla hakikati söyleyenin, hakikati söylemeye layık bir hayat tarzına, ahlaki erdemlere sahip olması özel bir önem ifade etmektedir. Dolayısıyla her hakikat elçisi, elçi olarak seçilip görevlendirilmeden önceki hayatında elçiliğini yapacağı hakikate, ahlaka, hayat tarzına çelişir bir konumda olmamıştır. Bütün bunların ise beşeri bir çabanın ürünü özellikler olmadığını, ilahi bir planın gereğine uygun bir durum olduğunu anlamak hiçte zor değil. Son hidayet rehberinin şahsı ile ilgili olarak Kur’ân’da verilen bilgi ve hatırlatmalar bu gerçeği olanca açıklığıyla ortaya koymaktadır. Sadece örnek olması açısından bir grup ayet bu bakımdan önemlidir.

Bu ayetlerde, son hidayet rehberi olarak seçilip görevlendirilen Hz. Muhammed (s)’in risalet öncesi durumu Rabbin seni yetim bulup barındırmadı mı?

O seni şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi (Duha, 93/6,7) vurgusuyla hem kendi şahsına ve hem de kendisini tanıyanlara hatırlatılmıştır.

Allah elçiliği nereye vereceğini bilir (En’âm, 6/124) ayetinde ise, risâletin (elçiliğin, peygamberliğin) konulabileceği belli bir yeri olduğu değişmeyen ilahi bir ilke olarak ifade edilmiştir. Buna göre her kim risâletin verilmesine uygun özelliklere sahip ise, işte ancak o kimse peygamber olabilir.

Peygamberliğin bir kimseye verilebilmesi için gerekli olan en temel özellikler ise, O kimsenin, aldatma, zulüm, ahlâksızlık, kötülük gibi özelliklere sahip olmaması; İslâm üzere yaratılmış olan fıtratının şirk ve küfür gibi şeylerle bozulmamış olmasıdır. Zira Allah’ın elçisi olmak gibi yüce, ilâhî bir görevi üstlenmek basit bir durum değildir. Böylesi yüce bir göreve aday şahsiyetin sıradan birisi olmayacağı açık ve kesindir. O’nun mükemmel bir kişiliğe, üstün bir zekâya, derin anlayış gücüne, engin düşünce kabiliyetine, bozulmamış fıtrî özelliklere ve yüksek ahlâkî erdemlere sahip olması, üstleneceği görev gereği zorunludur.

Peygamber olacak kişi böylesi olumlu özelliklere sahip olmalıdır ki, hem görevine başladığında kabul görsün ve hem de peygamber olmak gibi yüce bir sıfatı üstlenip gereklerini yerine getirirken zorlanmasın; güzel, olumlu, iyi şeyleri doğal yapısının bir gereği olarak zorlanmadan yerine getirebilsin.

Bütün bu özellikler ise Peygamber olmadan önceki haliyle, yani sadece Abdullah’ın oğlu Muhammed olduğu zamanda dahi, Resûlüllah’ın sahip olduğu ve çevresindeki insanların her zaman görüp bildikleri özelliklerdi. O, risalet gibi ilahi bir görevle sorumlu kılınmadan, insanlar arasından seçilip elçi olarak görevlendirilmeden önceki hayatında sahip olduğu kişilik özellikleriyle, zihinsel nitelikleriyle, hayat tarzıyla ve inançlarıyla özel ve örnek bir şahsiyetti.

Hiç kimse O’nu güven vermeyen bir kişiliğin, yetersiz bir zihin ve hafıza gücünün, çelişkilerle dolu bir hayat tarzının veya batıl inançlarla irtibatlı bir inanç sisteminin mensubu olmakla niteleyememiş veya risalet dönemindeki düşmanları dahi geçmişe yönelik böylesi bir suçlamada bulunamamışlardır. Hatta geçmiş hayatında ve kişiliğinde veya risalet dönemindeki mevcut hayatında ve kişiliğinde bir eksik, kusur bulma çabalarının bir işe yaramadığını farklı zamanlarda değişik vesilelerle dile getirdikleri sözleriyle ifade etmek zorunda kalmışlardır.

 Bu konuda şu iki örneği hatırlamak yerinde olacaktır: Davetin ilk yıllarıdır. Uzaklardaki müşrik kabile mensuplarının Hac için Mekke’ye gelip Resûlüllah’ın İslâm davetinden haberdar olduklarında dinlerinin merkezi Mekke’de putperest dinlerini reddeden bir çağrıya izin verdikleri için kendilerine tepki vermelerinden korkan müşrik Mekke eşrafı istişare etmek için aralarından toplanıp durumu görüşürler. Resûlüllah sebebiyle tepkiye sebep olmamak için Resûlüllah ile ilgili kâhin, şair, mecnun gibi iddiaları gündeme getirmek isteyenler olur.

Toplantıya başkanlık yapan eşrafın en yaşlılarından ve İslâm davetinin en katı düşmanlarından Velid bin Muğire’nin sözleri, Resûlüllah’ın henüz birkaç yıl geride kalan ve hepsinin çok yakından bildikleri risâlet öncesi hayatına şahitliği açısından önemlidir: Siz bu söylediklerinizin hangisini söylerseniz söyleyin, yalan söylediğiniz açığa çıkar. Bunların asılsız iddialar olduğu hemen anlaşılır.

Bir başka sefer gerçekleşen toplantıda toplantıya başkanlık yapan Mekke eşrafının bir diğer yaşlı ve saygın üyesi Nadr bin Haris ise örnekleri çokça bulunabilecek bir konuşma yapar ve şunları söyler:

Ey Kureyş topluluğu!

Vallahi başımıza öyle bir şey geldi ki, henüz onu çözüme kavuşturamadık.

Muhammed içimizde genç bir delikanlıydı; en sevilen, en doğru sözlü, en güvenilir olanımızdı.

Ancak ne zaman ki, göz ile kulağı arasına ak düştü ve bizi bir şeylere davet etmeye başladı.

İşte o zaman getirdiği şey karşısında ‘Bu sihirbazdır’ dedik.

Hayır! Biliyoruz ki, vallahi o bir sihirbaz değildir.

Çünkü biz sihirbazları ve sihirbazların büyülerini gördük.

‘O kâhindir’ dedik. Hayır, vallahi o bir kâhin değildir. Çünkü biz kâhinleri ve hallerini gördük ve sözlerini dinledik.

‘O şairdir’ dedik. Hayır, vallahi o bir şair de değildir. Çünkü biz şiir çeşitlerini dinledik. Hecesiyle, receziyle ve karıziyla bütün şiir çeşitlerini biliyoruz.

 ‘Delidir’ dedik. Hayır, vallahi! Biliyoruz ki o asla deli değildir. Çünkü biz deli gördük. O, delilik boğuntusu ve vesvesesi içinde değil.

 Ey Kureyş topluluğu! Bu işin çaresini bulun! Çünkü vallahi başımıza büyük bir iş gelmiş bulunuyor. Çok daha önemlisi Kur’ân’ın şu çağrılarına ama sen daha önce bizim gibi…, şimdi böyle diyorsun ama önceleri sen de… gibi sözlerle itiraz edememişlerdir: Şüphe yok ki, Allah adaleti ve iyilik yapmayı, yakınlara karşı cömert olmayı emredip; çirkin işleri, haksızlığı ve taşkınlığı yasaklıyor ve size düşünesiniz diye öğüt veriyor. Sözleşme yaptığınızda Allah’ın sözleşmesini yerine getirin.

Sağlama bağladıktan sonra, yeminlerinizi bozmayın. Nasıl bozarsınız ki, Allah’ı kendinize kefil kılmışsınız. Şüphesiz ki Allah, ne yaparsınız hepsini bilir. İpliğini sağlamca büktükten sonra, onu söküp dağıtan kadına benzemeyin. Bir topluluk diğer bir topluluktan daha çok ve üstün diye yeminlerinizi bozup, hileli hareket etmeyin. Allah bütün bunlarla sizi imtihandan geçiriyor ve üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri, kıyamet gününde size açıklayıp bildirecek (Nahl, 16/90-92).

De ki: ‘Gelin Allah’ın gerçekten neyi yasakladığını size anlatayım: O’ndan başka şeylere asla ilâhlık yakıştırmayın; anne-babanıza iyilik yapın ve onlara karşı saygısızlıkta bulunmayın; çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin; çünkü sizin de, onların da rızıklarını sağlayacak olan biziz. Açık veya gizli hiçbir utanç verici fiil işlemeyin ve adaleti yerine getirmek dışında, Allah’ın kutsal saydığı insan hayatına haksızca kıymayın. Allah size aklınızı başınıza alasınız diye bunları emrediyor. Ergenlik çağına erişinceye kadar, yetimin mal varlığına, onun iyiliği için olmadıkça dokunmayın.Bütün alışverişlerinizde ölçü ve tartıyı tam olarak, adaletle yapın. Biz hiçbir insana, taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemeyiz. Ve bir görüş belirtiğinizde, yakın akrabanıza karşı olsa da, adaletli olun. Allah’a karşı verdiğiniz sözlere daima riayet edin. Allah bunu düşünüp öğüt alırsınız diye emretti.’ Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, diğer yollardan gitmeyin ki, sizi O’nun yolundan ayırıp saptırmış olurlar. Allah bütün bunları size emretti ki, yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmuş olasınız (En’âm, 6/151-153). Resûlüllah, risâlet öncesi hayatında kişilik ve karakteriyle, ahlak ve hayat tarzıyla önemli ve değerli bir şahsiyetti. Çevresindeki insanlar için doğru, güzel, ahlaklı, adaletli işlerde ve durumlarda örnek olabilecek nitelikteydi; ancak elbette ki tüm insanlık için rahmetlere vesile olacak, insanlığın zirve şahsiyeti olmasını sağlayacak mükemmellikte değildi; en azından hakikati bilme konusunda çevresindeki bazı insanlardan daha önde değildi; yaratılışın amacı, bireysel ve toplumsal hayatın temel ilkeleri ile ilgili konularda hakikati ve hakikatin gereklerini O da bilmiyordu. Bir kul olarak O’nun da bunları bilmeye ihtiyacı vardı. Takip eden dönemde, risalet sürecinde gerçekleşen de bundan başkası olmadı; kendisine vahyolunan ilahi hakikatler yaratılış amacına uygun kişilik ve karakter inşasına önce elçisinden başladı; O’nu her haliyle en mükemmel bir şahsiyete dönüştürdü; O’nun şahsında insanlığın zirvesini inşa etti. Başlangıç Hz. Muhammed (s) hidayet rehberi ve hakikat elçisi olarak görevlendirildiğini öğrendiği zaman görevi kapsamında ne yapacağını bilmiyordu. Zira kendisine tevdi edilen görevin mahiyetini ve gereklerini bilmiyordu .

O güne kadar fıtratının ve vicdanının hakikatle uyumlu sesini dinleyerek doğru, güzel, ahlaklı, adaletli bir hayatın mensubu olmuştu. Şirk bataklığına batmamıştı, fakat tevhit hakikatinin özellik ve gereklerini bilme imkânı da yoktu. Hira mağarasında vahyolunan ayetlerle seçildiğinin ilk işaretini aldı. Elçilik görevini başlatan ise Müddessir süresinin ilk yedi ayeti oldu. Bu ayetlerden ve Hıra mağarasında vahyolunan ayetlerden hareketle tevhid hakikatinin bazı temel özelliklerinden haberdar oldu. İlahi görevinin esasının, hemen hemen tüm insanların bir şekilde haberdar olduğu ve inandığı her şeyin yaratanı Allah’ı her türlü yanlış anlayış, inanç ve düşüncelerden tenzih etmek ve insanları bunun gereklerine göre bir hayat tarzına davetten ibaret olduğunu öğrendi. Kendisine, görevinin ilk gününde, yanlış inanç ve düşüncelerle bulandırılıp, hakikati bilinmez hale getirilmiş olan Rab sıfatı bağlamında Allah’ı her türlü yanlıştan ve batıldan tenzih ederek görevine başlaması gerektiği bildirildi: Ey (korku ve endişe) elbisesine bürünen! Kalk ve uyar. Rabbini (tüm eksiklik ve yanlış anlayışlardan tenzih edip) yücelt (Müddessir, 74/1-3).

Rab sıfatını aslına tevdi edip her türlü yanlıştan tenzih etmesi ilahi görevin ilk adımını, buna uygun bir kul olmak da ikinci adımını oluşturuyordu. Resûlüllah, insanları her türlü ahlaksızlıktan, fuhşiyattan, ricsten, yalandan, kötü sözden, yüz kızartıcı tüm davranışlardan uzak durmaya davet etmeli fakat davetini öncelikle kendi şahsında gerçekleştirip, davet ettiğine uygun bir kişilik, karakter ve hayat tarzının sahibi olmak zorundaydı. Zaten öyleydi; ama bundan sonra daha titiz olmalıydı.

Önceden sadece bir birey olarak iyi, ahlaklı, adil idi bundan böyle bir model olarak iyi, ahlaklı ve adil olmak zorundaydı. İlahi görevi dâhilinde yürüttüğü çabalar ve gösterdiği fedakârlıklar sebebiyle insanlardan bir beklentiye girmemeli, başa kakıcı tutum ve tavırlardan kaçınmalı ve görevini layıkıyla yerine getirmek konusunda dirençli olmalıydı: Elbiseni temiz tut . Pis şeylerden uzak dur. Yaptığın iyilikleri çok bularak başa kakma. Rabbin için sabret (Müddessir, 74/4-7). Görevi zordu, insanlara hakikati sunma ve hidayete sevk etme yolculuğu zorluklarla doluydu. Bu kendisine daha ilk günde bildirildi: Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz indireceğiz (Müzzemmil, 73/5).

Elçiliğini yapacağı hakikati çok iyi bir şekilde öğrenmesi ve anlaması gerektiği gibi, görevinin gerektirdiği zorlukların üstesinden gelmek için de eğitime ve öğretime ihtiyacı vardı. Eğitimin ve öğretimin bizzat kendisine vahyolunan ayetlerle sağlanacağı, bu sebeple kendisine vahyolunan ayetleri çok iyi şekilde anlaması, bu ayetlerden hareketle ne yapması gerektiğini iyi analiz etmesi gerektiği bildirildi.

Bunları takiben de görevinin gerektirdiği adımları gereken biçimiyle atmalıydı. Öyle ise kendisine vahyolunan hakikatlerle sürekli hemhal durumunda olmalı, öğrenme ve anlama çabasını kesintisiz sürdürmesi gerekmekteydi. Bu sebeple özellikle geceleri Kur’ân okuyarak hakikati ve öğrendiklerini insanlara bildirmenin yöntemini öğrenmeliydi.

Gerçi Kur’ân’ı anlama işini gündüz de yapabilirdi, bu konuda bir yasaklama yoktu; ancak hakikati insanlara bildirme işini gündüz yapacağına göre Kur’ân’ı okuma ve anlama iyi için en uygun zaman geceydi. Görevini yaparken insanlarla ilişkilerinde tepkiye yol açacak gerilimlere fırsat vermemeli ve sözlerini dinlemek istemeyen veya tepki vermek için dinleyenlerle husumete girmemeyi tercih etmeliydi: Ey örtüsüne bürünen! Az bir kısmı hariç olmak üzere geceleyin kalk.Gecenin yarısında kalk; yarısından biraz eksilt veya bunu biraz artır ve ağır ağır Kur’ân oku. Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz indireceğiz. Gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır. Gündüz senin için uzun bir meşguliyet olacak. Rabbinin adını an ve bütün gönlünle O’na yönel. O, doğunun ve batının Rabbidir.

O’ndan başka ilâh yoktur. O halde yalnız onu vekil tut. Başkalarının diyeceklerine sabret, güzellikle onlardan ayrıl (Müzzemmil, 73/1-10). İnsanlar Resûlüllah’ın işi insanlarla ilgiliydi; insanlara inançta ve hayat tarzında rehberlik yapacaktı. Öyle ise insan gerçeğinin ne olduğunu bilmesi özel bir önem ifade etmekteydi. Ancak böylelikle insanın yaratılış amacını ve yaratılış amacına uygun olabilmenin şartlarını doğru anlayıp, gereklerini doğru uygulayabilirdi. Bunları ise yine vahiyle öğrendi.

Risaletin ilk günleri denecek kadar erken bir dönemde vahyolunan küçük bir sûrede bütün bunlar mükemmel bir üslup ve formülasyonla bildirildi: Asra yemin ederim ki! İnsan hüsran içindedir. Ancak, iman edip, iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler istisna (Asr, 103/1-3).

Bu ayetler, yaratılış amacını bilmek ve gereklerini yerine getirmek konusunda özel bir çaba sarf etmeyen; yanlışlarla, batıl inanç ve kabullerle, haksızlıklarla, kötülüklerle, ahlaksızlıklarla… dolu mevcut bireysel veya toplumsal durumu sürdüren ve sürdürme eğilimi içerisinde olanların hüsranı hak ettikleri bildirildiği gibi, dünya ve ahiret esenliğine ulaşmanın yolu ve yöntemi de bildirildi. Hüsrana uğramamak, dünya ve ahiret esenliğine erişebilmek için hakikate iman etmek, bu iman ilkeleriyle uyumlu iyi işler yapmak, bilgili ve bilinçli bir şekilde iyiliğin temsilciliğini yapıp her türlü kötü ve yanlış durumlara karşı dirençli olmak gerektiği bildirildi. Yine aynı dönemde vahyolunan bir başka sûre ile (Fatiha sûresi) Rab-kul ilişkisinin olmazsa olmaz gereği bildirildiği gibi, tarihte somut örneği bulunan gazaba uğramış ve sapmış kimseler gibi olmamak gerektiği açıklandı:

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabb’ı olan Allah’adır. O, Rahman ve Rahimdir. Din gününün sahibidir. ‘(Ya Rab!) Sadece sana ibadet eder, sadece senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru olan yola (Sırat-ı müstakîm’e) ilet; Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş ve sapmışların yoluna değil (Fatiha, 1/1-7). Fatiha sûresi ile Allah’ın âlemlerin rabbi olduğu bildirildi.

Buna göre O (c.c.), insanların bireysel ve toplumsal hayatlarında söz sahibi olan veya olmaya çalışan, bu özellikleriyle de Kur’ânî bir ifade olarak rablık davasına kalkışmış olan kişi veya kişiler gibi değildir.

Çünkü söz konusu kişi veya kişiler ancak yeryüzünün bir kısmında sözlerini geçirebilirler. Saltanatları ancak yeryüzündedir. Dolayısıyla onların rablık davasına kalkışmalarına neden olan güçleri ve imkânları sınırlıdır. Hâlbuki Allah böyle değildir. O sadece yeryüzünün bir kısmında veya tamamında veya güneş sisteminde veya Samanyolunda veya maddî varlıkların tamamı üzerinde değil; bütün bunların yanı sıra madde dışı varlıklar üzerinde de irade sahibidir. Çünkü hepsinin yaratıcısı ve sahibidir.

Bu ve diğer başka nedenlerle tüm bunlar üzerindeki yegâne otorite O’dur. O bütün bu âlemlerin rabbidir (Bakara, 2/131; Haşr, 59/16; Maide, 5/28; En’âm, 6/164...). Her şeyin sahibi olan Allah, insanın ve insanın yararlandığı nimetlerin de sahibidir. Sizde olan her nimet Allah’tandır (Nahl, 16/53), Allah’ın nimetlerini saymakla bitiremezsiniz (Nahl, 16/58) gibi ayetlerin de işaret ettiği gibi Allah, insana sayısız nimetler bahşetmiştir ve bu nimetlerden bir tanesini dahi alacak olsa, onları geri verecek herhangi bir kimse veya irade yoktur. Dolayısıyla, insanın da kendisinden alınan nimeti geri almaya veya yaratmaya gücü yoktur. Allah insana sayısız nimetler vermiş ve bunu karşısında sadece bir şey istemiştir; şükür. Ancak bu özel bir şükürdür. Yani bütün hayatı kuşatacak, bütün bir hayatı etkileyip, yönetecek, kuşatacak bir şükür .

Kur’ân’ın bildirdiği üzere, şükür mutlak anlamda sadece Allah’a yapılmalıdır. Kalpten gelerek, içten bir saygı ile şükretmek ise Kur’ân’da özel bir durum olup hamd olarak ifade olunmuştur. Açıklanmıştır ki, hamd sadece Allah’adır. Çünkü hamde layık olan sadece Allah’tır; O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. Başta ve sonda hamd O’nadır... (Kasas, 28/70).

Fatiha sûresinde de konu edildiği ve hakikati açıklandığı üzere bazı insanların batıl inançlara sahip olmalarının, şirki bir inanç sistemi ve hayat tarzı olarak kabullenmelerinin en önemli sebeplerinden birisi, dünya hayatının muhasebesinin gerçekleştiği Hesap Günü’nde Allah’tan başkalarının da insanlar üzerinde yetkili olacağı inancıdır. Fatiha sûresi ile hesap gününde tek iradenin Allah olduğu, insanların hayat muhasebelerinde kendisine ortak veya yardımcı seçmeyeceği olanca açıklığıyla bildirildi: (Allah) Din gününün sahibidir (Fatiha, 1/4). Bu konu ile ilgili vahyolunan diğer ayetlerle de durum daha da açıklığa kavuşturuldu: Bilir misin? Nedir acaba o hesap günü?

O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır’ (İnfitâh, 82/18,19). Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden sakının (Bakara, 2/48). (O gün) ne alışverişin, ne dostluğun, ne de şefaatin olmadığı gün(dür) (Bakara, 2/254). (O gün) kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün emir yalnızca Allah’a aittir (Mü’min, 40/16). De ki ‘Bütün şefaat Allah’ındır’ (Zümer, 39/44). Fatiha sûresinde yer bulan ve takip eden dönemlerde vahyolunan ayetlerde gazaba uğramanın ve sapmanın niçin ve nasıl gerçekleştiği somut örnekleriyle bildirildi.

Bu aynı zamanda başta Resûlüllah olmak üzere tüm müminlere siz böyle olmayın mesajı veren bir bilgilendirme ve uyarıydı. Ayetlerle açıklandığı üzere geçmişte yaşamış ve Risalet döneminde takipçileri halâ hayat sürdüren gazaba uğramayı hak etmiş ve hakikatten sapmış olanların bu özelliklere sahip olmalarının birçok sebebi vardı. Bunlar, kendilerini yaratan, varlıklarını devam ettiren, rızıklarını veren, durumlarını gözeten ve kendilerine nimetler bahşeden, sıkıntılarını sona erdiren, zorbaların ve zalimlerin zulmünden kurtaran Allah’a karşı nankörlük yapıp, Allah’a değil başkalarına müteşekkir oldukları ve hayatlarını buna göre şekillendirdikleri için sapmış kimselerdi. Böyle oldukları için de Allah’ın kendileri için belirlediği ve fıtratlarına en uygun olan ilkeleri değil, kendi oluşturdukları ve bin bir türlü eksiği, yanlışı olan ilkelere göre yaşamayı tercih etmişler; sorulduğunda Allah’ın varlığına inandıklarını ifade etmelerine karşılık hayat tarzlarında Allah’ı kaale almamayı benimsemişlerdi (Bakara, 2/61; A’raf, 7/160-162).

Gazaba uğramayı hak etmenin ve sapmanın sebepleri arasında insanlar ve varlıklar arasında fitne ve fesat çıkarmak (Maide, 5/64); sadece dünya hayatını dikkate alıp, ahireti dikkate almayarak sorumsuz bir hayat yaşamak (Bakara, 2/96; Nisa, 4/53); farklı hilelerle ve zorbalıkla insanların mallarını gasp etmek (Âl-i İmran, 3/75; Nisa, 4/161; Tevbe, 9/34); Allah’a olan ahitlerinin veya insanlarla olan antlaşmaların gereklerine uymamak vardı (Enfal, 8/56,57).

İnsanlara hakikati sunma ve hidayete sevk etme görevi gereği insanlarla muhatap olan Resûlüllah’ın, insanların ilahi hakikatler ve fıtratlarının gereği olan sorumluluklar karşında potansiyel durumlarının ne olduğunu bilmesi gerekiyordu. Bir başka söyleyişle, ilahi hakikatlere yönelik tutum ve tavırların hangi biçimlerde açığa çıkacağını ve bunun kişisel sebeplerini iyi analiz etmesi ve daveti muhatabının durumuna göre gerçekleştirmesi gerekiyordu. Çünkü insan ön yargıları, korkuları, beklentileri, umutları olan bir varlıktır ve bunlar hakikat ve hakikatin gerektirdiği hayat tarzına davet karşısından farklı tepkilerin oluşmasına yol açar.

Resûlüllah’a birçok ayetle hakikatin potansiyel muhaliflerinin kimler olduğu kişilik özellikleri açıklanarak bildirildi. Bu, hem muhalifleri doğru tanımayı sağlayacak bilgi ve hem de siz böyle olmayın mesajını içeren bir uyarıydı. Örneğin bir ayette kişinin kendisini diğer insanlardan ayrıcalıklı ve üstün görmesinin kibirlenmeye yol açtığı ve bunun da kişide kendisi üzerinde güç, otorite tanımaz hale dönüştürdüğü açıklandı:

İnsan azar; kendisini her şeye muktedir gördüğü için (Alak, 95/6,7). İnsanın, kendisinden daha muktedir birisi olduğunu/olabileceğini kabul etmemesi, önceleri diğer insanlara karşı tepeden bakıcı, insanları aşağılayıcı ve değersiz bulucu tutum ve tavırlara yol açarken zamanla bu Allah’a karşı lakayt veya sorumsuz bir tutum ve tavra sahip olmaya yol açar. Böylelikle kişi sorumluluk duygusunu kaybeder ve kendisini bir şeylerden sorumlu hissetmemeye başlar. Bunun ilk planda yol açtığı bazı davranışlar ise şunlar olur: kibir, nankörlük, asilik, bencillik (Müddessir, 74/44), gurur (Kıyâmet, 75/31-33), şüphecilik (Kâf, 50/25), cimrilik (Leyl, 92/8), yetime, düşküne, ihtiyacı olana yardım etmeme (Fecr 89/17; Mâ’ûn, 107/2,7), aşırı mal sevgisi/eşyaya tapınma(Fecr, 89/20), hayra engel olma, saldırganlık, kabalık, itaatsizlik, günahkârlık, minnet etmeme, kabadayılık (Kalem, 68/13) Ad (kavmi) yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve ‘Bizden daha kuvvetli kim var?’ dediler.

Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?

Bizim ayetlerimizi de kasten inkâr ediyorlardı (Fussilet, 41/15) gibi ayetlerle insanlara ve Allah’a karşı büyüklük taslayanların tarihsel örneklerini hatırlatan vahiy, bunun sonucunu da hatırlatarak insanın sorumlu bir varlık olduğunu, sorumluluğunun öncelikle Allah’a karşı olduğunu, Allah’a yönelik sorumluluğun ise insanın bizzat kendisine, diğer insanlara ve diğer varlıklara karşı bazı sorumluluklara yol açtığını fakat bazı insanların buna yanaşmadıklarını ve yanaşmayacaklarını, fiziksel veya zihinsel güçlerini, ekonomik zenginliklerini, taraftarlarının çokluğunu kendileri için ayrıcalık olarak öne sürdüklerini ve süreceklerini ifade ederek Resûlüllah’ın muhataplarını daha iyi tanımasına imkan sağladı.

Şu açıklamalar Resûlüllah’ın söz konusu kesimlerle ilgili bilgilerinin referansları arasında yer aldı: Kanaatlerince kendilerini alt edecek hiç kimse yoktur (Enfâl, 8/48). Zenginliklerine güvenirler (Yunus, 10/88). Kendi üstünlükleri konusunda hiçbir şüpheleri yoktur (Mü’minûn, 23/47). Kuvvetlerine güvenirler (Fussilet, 41/15). Bu nedenlerden dolayı şımarıp, böbürlenirler (Mü’min, 40/75). Çalım satarak, gösteriş yaparak gezerler (Enfâl, 8/47). Zayıf, güçsüz kimseler, (siyasî ve ekonomik gücü olmayanlar) peygambere bağlanıyor diye, peygamberle alay ederler (Hûd, 11/27). Bozgunculuk yaparlar (İsrâ, 17/16). Kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların, güçsüzlerin inançlarını, hayat tarzlarını değiştirmelerine razı olmazlar (Tâhâ, 20/71). Şeytanı ve yandaşlarını kendilerine velî/dost edinirler (Mücâdele, 58/19). Onlar bütün bu ve benzeri özellikleri nedeniyle de tağutlaşırlar.

İnsanlar üzerinde sultalarını kurarak, onlar hakkında istedikleri gibi kararlar alırlar. İnanç, düşünce, yaşantı biçimleri (din) oluşturup, insanların bunlara uymasını isterler. Bunu gerçekleştirebilmek için de her yola başvururlar. Zorluklar Bütün peygamberlerin görevleri zorluklarla dolu olduğu gibi, Hz. Muhammed (s)’in yüce ve ilahi görevi de zorluklarla doluydu. Çünkü yerleşik inançlara itiraz edecek; hakikat zannedilen birçok inancın batıl olduğunu ilan edecekti. Zaten Ey (korku ve endişe) elbisesine bürünen! Kalk ve uyar. Rabbini (tüm eksiklik ve yanlış anlayışlardan tenzih edip) yücelt (Müddessir, 74/1-3) emri tamamen bununla ilgiliydi.

Üstelik sadece bununla kalmayacak, zulüm, haksızlık, kötülük, yanlışlık, ahlaksızlık üreten mevcut toplumsal statükoya itiraz edecekti. Halbuki her statüko birileri tarafından inşa edilmiştir ve bu birilerine diğer insanların aleyhine olmak üzere haksız, ahlaksız imkan ve imtiyazlar sağlar. Dolayısıyla statükonun değiştirilmesi talebi, statükodan beslenenlerin tepkilerini çeker; bunlar ise fiziken, ekonomik olarak, siyaseten güçlü oldukları gibi; bu güçleri aracılığıyla kitleleri de peşlerine takmış ve onları emir eri gibi kullanabilen kimselerdir. Resûlüllah’ın bunları bilmesi gerekiyordu; bunları bilerek işini yapmalıydı. Resûlullah, görevini yerine getirirken, görevinin yol açtığı zorlukların üstesinden gelmek için çaba sarf ederken kime güveneceğini, kimlerin kendisine gerçek dost olduğunu bilmeliydi. Yoksa yanlış kişi veya kişileri dost edinerek hem görevini yürütemez ve hem de insanlara hidayet rehberi olmak yerine, yanlış bir gidişata sahip hale gelerek bizzat kendisi de yoldan çıkmış olurdu. İlahi görevi bulunan bir elçi olmasının yanı sıra müminlerin de ilki olarak Resûlüllah’a gerçek dostun ve sığınağın kim olduğu birçok ayetle tekrar tekrar bildirildi: … gerçek dost yalnız Allah’tır... (Şura, 42/9),

Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! (Ankebut, 29/41),

Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de (Yunus, 10/62).

Diğer bazı ayetler de ise meleklerin de Resûlüllah’ın ve müminlerin dostu oldukları; müminlerin melekler tarafından desteklendikleri bildirildi: Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaat olunan cennetle sevinin!

Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır’ derler (Fussilet, 41/30,31).

Ve bütün bunların yanı sıra müminlerin dostları diğer müminlerdi; ancak bunlar kendilerini mümin veya Müslüman olarak nitelemekle yetinen kimseler değil; mümin veya Müslüman oluşlarının gereklerine göre olan kimselerdir: Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar.

Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlü’ne itaat ederler. Allah onlara rahmet edecektir (Tevbe, 9/71).

Resûlüllah için insanlara neyi sunacağı ne kadar önemliyse, nasıl sunacağı da en az o kadar önemliydi. Zira tecrübeyle sabittir ki, doğrular sırf doğru oldukları için kabul edilmezler. Doğruların kabul edilmesi için aynı zamanda doğru tarzda sunulmaları gerekir.

Sunuştaki yöntemin doğru olup olmaması o kadar önemlidir ki, doğru yöntemle sunulan şey yanlış bile olsa kabul edilebilir ama yanlış yöntemle sunulan şey doğru bile olsa kolaylıkla reddedilebilir. Bu nedenle İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum (Yusuf, 12/108),

Ey insanlar! Ben sizler için apaçık uyarıcıyım (Hac, 22/49) demesi ve kötülüğü en güzel bir tutumla savması (Mü’minûn, 23/96) istenen Resûlüllah, risâlet sürecinin ilk günlerinden itibaren İslâm davetinin yöntemi konusunda titizlikle bilgilendirilip, yetiştirildi. Özellikle de ilk ayetlerde, yönteme ilişkin bilgi ve açıklamalar hiç eksik olmadı. Şunlar, risâlet sürecinin ilk zamanlarında vahyolunan ayetlerden seçilmiş bazı örneklerdir: Müşriklerin sözlerine katlan, onlardan güzellikle ayrıl (Müzzemmil, 73/10).

Sen onlara aldırış bile etme, güzel bir bağışlama ile bağışla. (Hicr, 15/85).

Şimdi sen, onlardan yüz çevir ve ‘size selâm olsun’ de (Zuhruf, 43/89).

Boş kaldın mı hemen başka bir işe koyul! Yalnız Rabbine yönelip, güven (İnşirah, 94/7,8).

‘Ben, peygamberlik görevime karşılık sizden bir ücret istemiyorum’ de (En’âm, 6/90).

Kalpleri azim ve kararlılıkla doldurulmuş olan bütün peygamberler gibi, her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı sabırlı ve dirençli ol. Zorluklara katlan; onlar için azabın çarçabuk getirilmesini isteme (Ahkaf, 46/35).

Sen onların söyledikleri her şeye, sabırla katlanıp vazifene devam et (Sâd, 38/17).

Kur’ân’ı yalan sayanı bana bırak. Kendini üzme (Kalem, 68/44).

Sakın kafirlere arka çıkma (Kasas, 28/86).

Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın (Fussilet, 41/36).

Bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza karşı olsa da, adaletli olun (En’âm, 6/153).

Kötü arzularına uymuş, işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme (Kehf, 18/28).

O zalimler topluluğu ile oturma (En’âm, 6/68). Müminlere karşı alçak gönüllü ol (Hicr, 15/88).

Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam dua edenlerle birlikte candan sebat et!

Dünya hayatının süsünü isteyerek, yüzünü onlardan çevirme (Kehf, 18/28).

De ki: ‘Ben olduğundan başka görünenlerden değilim!’ (Sâd, 38/86).

Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam ona yalvaranları huzurundan kovma!... Onları kovup, zalimlerden olma! (En’âm, 6/52).

Bil ki Allah’ın vaadi gerçektir. Buna inanmayanlar sakın seni gevşekliğe sevk etmesin (Rûm, 30/60). Dünya malına göz dikme (Hicr, 15/88).

Resûlüm sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir (A’raf, 7/199).

Muhtaç olanı, el açıp isteyeni sakın azarlama (Duhâ, 93/10).

Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir (Zariyat, 51/55).

Kur’ân’la öğüt ver (Kâf, 50/45).

Bütün bunlar davetin seyrini belirleyen; karşılaşılan zorlukları aşmanın, daveti ileri bir aşamaya taşımanın yol ve yöntemini bildiren ayetlerdi. Benzerleri çokça bulunabilecek bu ayetler içerisinde özellikle bir tanesi vardı ki onun davet sürecinde özel bir yeri olacaktır. Davetin erken bir döneminde vahyolunan bu ayet, Resûlüllah’ı İslâm davetini gerçekleştirme yöntemiyle ilgili olarak bilgilendiren ayetlerden birisi ve belki de en önemlilerindendir.

Ayet şöyledir: Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel tarzda mücadele et (Nahl, 1/125). Ayette, üç temel özelliğe değinilmiş ve İslâm davetinin bu özelliklere dayanması gerektiğini bildirilmiştir. Bunlar hikmet, güzel öğüt ve en güzel tarzda mücadeledir.

Bunları bilmeden davet görevini uygun şekilde yerine getirmenin mümkün olmadığı açıklanmıştır.

Dipnotlar

1 Şura, 42/52.

2 Arapça bir deyim olan “elbiseyi temiz tutmak”, kişilik ve onurunu, inanç ve hayat tarzını her türlü aşağılık, kötü, ahlaksız, yanlış işlerden ve durumlardan uzak tut; Türkçe deyimle “başın dik, alnın açık olsun” anlamlarına gelmektedir.

3 Şükrün bu anlamıyla kullanımındaki işlevini anlamak açısından, şükrün karşıtı olan nankörlüğün, Kur’ân’da sıklıkla küfr anlamında kullanıldığını bilmekte fayda vardır (Örneğin bkz: İbrahim, 14/29; Nahl, 16/112-114; Bakara, 2/152; İsra, 17/66,67; Şura, 42/48; Ankebût, 29/65,66).

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye